

26-27 Şubat’ta Cenevre’de Umman’ın arabuluculuğunda gerçekleşen ABD-İran müzakeresinin ertesinde, Beyaz Saray’da Başkan Yrd. Vance ile de görüşen Umman Dışişleri Bakanı El Busaydi’nin görüşmelerde “kayda değer” sonuçlar sağlandığını açıklamasından birkaç saat sonra, İsrail ve ABD İran’a saldırmıştı. (Foto: X-@badralbusaidi)
İsrail ve ABD’nin İran’a yönelik saldırılarıyla başlayan askeri tırmanma, İran’ın İsrail’e misillemeleri ve bölgedeki Amerikan üslerine yönelik saldırılarıyla birlikte hızla genişleyen bir güvenlik krizine dönüşmüş durumda. Çatışmanın coğrafyası genişledikçe, Orta Doğu’nun yeni ve daha tehlikeli bir bölgesel savaşın eşiğine sürüklendiği yönündeki kaygılar da artıyor.
Bu noktada tartışma çoğu zaman askeri dengelere odaklanıyor. Oysa daha temel bir soru var.
Diplomasi bu savaşta tamamen devre dışı mı kaldı?
Çünkü bugün yaşanan gelişmeler yalnızca askeri bir çatışmanın büyümesini değil, aynı zamanda diplomatik mekanizmaların hızla erozyona uğradığı bir uluslararası ortamı da ortaya koyuyor. Taraflar sahada askeri hamlelerini sürdürürken, gerilimi düşürmeye yönelik diplomatik kanalların neredeyse tamamen ortadan kaybolmuş olması dikkat çekici.
Başka bir ifadeyle şu sorunun da test edildiği bir andayız: Bugünün uluslararası sisteminde büyük krizleri durdurabilecek bir diplomasi hâlâ var mı?
Diplomasi Neden Devre Dışı?
İran-ABD gerilimi aslında yeni değil. Nükleer program, yaptırımlar, vekil güçler ve bölgesel rekabet yıllardır bu ilişkinin temel başlıkları.
Ancak bugün farklı olan bir şey var: diplomatik kanalların neredeyse tamamen çökmüş olması.
2015’teki nükleer anlaşma, tüm eksiklerine rağmen taraflar arasında bir müzakere çerçevesi yaratmıştı. Bugün ise böyle bir çerçeve yok.
Üstelik kriz yalnızca ikili diplomasi açısından değil, uluslararası sistem açısından da dikkat çekici bir tablo ortaya koyuyor. Tarafların askeri operasyonlarını sürdürürken Birleşmiş Milletler mekanizmalarını büyük ölçüde görmezden gelmesi, çok taraflı diplomasiye dayanan uluslararası düzenin ne kadar zayıfladığını da gösteriyor.
Bu nedenle mevcut kriz klasik anlamda bir diplomatik pazarlık sürecinden çok, askeri baskı yoluyla yeni bir denge kurma girişimi gibi görünüyor.
Rejim Değişikliği Tartışması
Krizin daha da tehlikeli hale gelmesinin bir nedeni de söylem düzeyindeki sertleşme.
Donald Trump’ın İran liderliğini hedef alan açıklamaları ve İran’da üst düzey askeri ve siyasi isimlerin öldürülmesi, çatışmanın yalnızca askeri bir operasyon olmaktan çıkıp rejim değişikliği tartışmalarına doğru kaydığı izlenimini yaratıyor.
Bu tür bir algı İran açısından varoluşsal bir tehdit anlamına gelir.
Böyle bir durumda diplomasi daha da zorlaşır. Çünkü rejim güvenliği tehdit altında hissedildiğinde devletler müzakere yerine direniş stratejisine yönelir.
Böyle Bir Ortamda Arabuluculuk Mümkün mü?
Bütün bu gelişmeler şu soruyu gündeme getiriyor:
Bu savaşın ortasında diplomasi için hâlâ bir alan var mı?
Tarih bize gösteriyor ki en sert savaşların ortasında bile diplomasi tamamen ortadan kaybolmaz.
Ancak böyle durumlarda klasik büyük güç diplomasisi çoğu zaman işlemez. Çünkü tarafların birbirine güveni kalmamıştır.
Bu noktada devreye çoğu zaman orta büyüklükte devletler girer.
Katar, Umman ve Türkiye geçmişte İran ile Batı arasında çeşitli krizlerde arabuluculuk rolü oynamış ülkeler.
Ancak bugün şartlar daha karmaşık.
İsrail’in askeri üstünlük algısı ve ABD’nin bölgesel stratejisi kısa vadede diplomatik baskıya çok açık görünmüyor.
Türkiye ve Olası Diplomatik Rol
Bu tablo içinde Türkiye gibi ülkelerin rolü yeniden tartışılabilir.
Aslında savaş başlamadan önce diplomatik bir alanın oluşması için bazı girişimler vardı. Ankara son aylarda hem İran ile hem Batılı aktörlerle temaslarını yoğunlaştırmış, özellikle nükleer program ve bölgesel gerilimler konusunda diplomatik kanalların açık tutulması gerektiğini vurgulamıştı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hem Washington hem de Tahran ile kurduğu doğrudan temaslar da bu çabanın parçasıydı.
Türkiye’nin en önemli avantajı kriz taraflarının büyük bölümüyle konuşabilen nadir ülkelerden biri olmasıdır. Ankara hem NATO üyesi olarak Batı ittifakı içinde yer alıyor hem de İran ile uzun yıllara dayanan diplomatik ve ekonomik ilişkilere sahip.
Ancak arabuluculuk yalnızca böyle bir diplomatik kapasiteye sahip olmakla mümkün olmaz. En az bunun kadar önemli olan unsur, tarafların gerçekten bir diplomatik çıkış yolu arayıp aramadığıdır.
Bugün için en kritik soru da bu: Taraflar gerçekten bir çıkış yolu arıyor mu?
Eğer askeri hedeflerin henüz tamamlanmadığı düşünülüyorsa diplomatik girişimlerin etkisi sınırlı kalacaktır. Bu durumda Türkiye gibi ülkelerin çabaları daha çok gelecekteki bir müzakere sürecinin zeminini hazırlamakla sınırlı kalabilir.
Yeni Düzen: Diplomasi Yerini Güce mi Bırakıyor?
Belki de daha büyük bir soruyla karşı karşıyayız.
Soğuk Savaş sonrası dönemde uluslararası sistemin temel varsayımlarından biri şuydu: büyük krizler eninde sonunda diplomasi yoluyla yönetilir.
Bugün ise bu varsayım giderek zayıflıyor.
Ukrayna savaşı, Gazze krizi ve şimdi İran ile yaşanan askeri tırmanma, uluslararası sistemde askeri gücün yeniden merkezi bir araç haline geldiğini gösteriyor.
Diplomasi tamamen ortadan kalkmış değil. Ancak artık çoğu zaman savaşın önleyicisi değil, savaşın ardından devreye giren bir mekanizma gibi çalışıyor.
Belki de önümüzdeki dönemde asıl mesele şu olacak: Bu savaş yeni bir bölgesel düzen kurmak için mi yürütülüyor, yoksa taraflar bir noktada yeniden müzakere masasına dönmek zorunda mı kalacak?
Cevap henüz net değil.
Ama kesin olan bir şey var: Savaş büyüdükçe diplomasi zorlaşır. Diplomasi tamamen ortadan kalktığında ise savaşın sınırlarını çizmek de imkansız hale gelir.


