Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara’nın Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın davetiyle katıldığı NATO Ankara Zirvesi’nde ABD Başkanı Donald Trump ile de görüşmesi önemliydi. Türkiye’nin Suriye’nin yeniden inşasına katılması kadar savaş sırasında kaybettiği Arap Yarımadası’na ticaret yollarını açması da önemli. (Foto: Cumhurbaşkanlığı)
Suriye’de savaş gerçekten sona erdi mi?
Askerî çatışmaların büyük ölçüde azalması, ülkenin artık barış dönemine girdiği anlamına mı geliyor?
Bana göre hayır. Suriye’de savaş bitmedi. Sadece karakter değiştirdi.
Yaklaşık on beş yıl boyunca bu coğrafyanın kaderini tanklar, savaş uçakları, silahlı gruplar ve uluslararası koalisyonlar belirledi. Bugün ise aynı coğrafyada çok farklı aktörler sahneye çıkıyor. Askerlerin yerini yatırım fonları, enerji şirketleri, liman işletmecileri, altyapı konsorsiyumları, kalkınma bankaları, teknoloji firmaları ve egemen varlık fonları alıyor. Dün askerî haritaların çizdiği rekabet alanlarını bugün petrol ve doğal gaz ruhsatları, elektrik şebekeleri, limanlar, demiryolları, veri merkezleri, dijital altyapılar ve ticaret koridorları belirliyor.
Modern savaşların son perdesi artık ateşkes değildir.
Son perde ekonomik paylaşım masasıdır.
Bugün Şam’da yeniden yazılan hikâye yalnızca şehirlerin yeniden inşası değildir. Aynı zamanda Doğu Akdeniz’in, Levant’ın ve Basra Körfezi’ne uzanan yeni ekonomik düzenin nasıl şekilleneceğinin de hikâyesidir.
Türkiye açısından temel soru da değişmiştir.
Artık mesele Suriye iç savaşında ne kadar etkili olunduğu değildir. Asıl mesele, on beş yılda ödenen ağır askerî, ekonomik ve toplumsal bedellerin barış döneminde kalıcı ekonomik, diplomatik ve stratejik kazanca dönüştürülüp dönüştürülemeyeceğidir.
Türkiye, Suriye krizinin en ağır yükünü taşıyan ülkelerin başında yer aldı.
Şimdi sayıları azalsa da, yaklaşık beş milyon Suriyeli uzun yıllar Türkiye’de yaşadı. Eğitimden sağlığa, sosyal yardımlardan belediye hizmetlerine kadar çok geniş bir alanda kamu kaynakları kullanıldı. Hükümet yetkilileri yıllar içinde bu yükün 100 milyar doların üzerine çıktığını çeşitli vesilelerle dile getirdi.
Ancak kamuoyunun daha az konuştuğu bir başka maliyet daha oluştu: jeoekonomik kayıp.
Savaş başlamadan önce Suriye, Türkiye açısından yalnızca komşu bir ülke değildi.
Aynı zamanda Ürdün, Lübnan, Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerine açılan en kısa ve en düşük maliyetli kara ticaret koridoruydu.
2010 yılında Türkiye ile Suriye arasındaki ticaret hacmi yaklaşık 2,5 milyar dolar seviyesine ulaşmıştı. Daha da önemlisi, her yıl on binlerce Türk TIR’ı Cilvegözü ve Öncüpınar kapılarından geçerek Arap Yarımadası’na ulaşıyordu.
İç savaş bu sistemi neredeyse tamamen durdurdu.
Türk ihracatçısı deniz taşımacılığına yönelmek zorunda kaldı.
Ro-Ro hatları yaygınlaştı. Süveyş Kanalı üzerinden çok daha uzun rotalar kullanılmaya başlandı. Nakliye maliyetleri yükseldi. Teslim süreleri uzadı. Sigorta primleri arttı.
Özellikle gıda, yaş meyve-sebze, tekstil ve hızlı teslimat gerektiren sektörlerde rekabet gücü önemli ölçüde zayıfladı.
Hatay, Gaziantep, Kilis ve Mersin gibi şehirler doğal ticaret hinterlandının önemli bölümünü kaybetti. Türkiye yalnızca Suriye pazarını değil, Levant üzerinden Körfez’e uzanan lojistik üstünlüğünün de önemli bir kısmını geçici olarak yitirdi. Bu nedenle bugün Suriye’nin yeniden ayağa kalkması yalnızca komşu bir ülkenin toparlanması anlamına gelmiyor.
Türkiye’nin kaybettiği ticaret yollarının yeniden açılması anlamına da geliyor.
Dünya Bankası’nın son değerlendirmelerine göre Suriye’nin fiziksel yeniden inşa ihtiyacı yaklaşık 216 milyar dolar düzeyinde bulunuyor. Bu rakam, ülkenin bugünkü ekonomik büyüklüğünün kat kat üzerinde ve modern tarihin en büyük yeniden yapılanma projelerinden birine işaret ediyor.
Hasar gören yalnızca binalar değil.
Elektrik santralleri, su şebekeleri, karayolları, demiryolları, limanlar, hastaneler, okullar, sanayi tesisleri, telekomünikasyon altyapısı…
Kısacası, bir ülkenin ekonomik omurgası yeniden kurulmayı bekliyor.Başka bir ifadeyle, önümüzdeki on yıl boyunca Ortadoğu’nun en büyük yatırım pazarı muhtemelen Suriye olacaktır.
Sorulması gereken soru şudur: bu 216 milyar dolarlık ekonomik pastadan kim pay alacak?
Türk müteahhitleri mi? Körfez fonları mı? Amerikan enerji şirketleri mi? Avrupalı altyapı devleri mi? Çin devlet şirketleri mi?
Yoksa hepsi birlikte mi?
Asıl rekabet artık burada başlayacaktır.
Ahmed el-Şara yönetiminin son aylarda izlediği dış politika dikkatle okunmalıdır.
Ankara’nın Şam üzerinde etkisi olduğu doğru ama Şam artık yalnızca Ankara üzerinden dünyaya açılan bir yönetim değildir.
Bugün aynı anda Riyad, Doha, Abu Dabi, Washington, Brüksel, Paris ve Londra ile ilişkilerini geliştirmeye çalışıyor.
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın davetiyle katıldığı NATO Ankara Zirvesi sırasında ABD Başkanı Donald Trump ile görüşmesi buna örnek.
Bu rasyonel bir devlet davranışıdır. Çünkü savaş sonrası yeniden yapılanma yalnızca siyasi tanınma ile değil, sermaye, teknoloji ve finansmanla mümkün olacaktır.
Dolayısıyla Şam, mümkün olduğu kadar çok yatırımcıyı ve uluslararası finans kuruluşunu ülkeye çekmeye çalışıyor.
Ankara, savaş yıllarında Şam’daki mevcut yönetim bileşenlerinin vazgeçilmez güvenlik ortağıydı. Şimdiyse aynı zamanda ekonomik ortağı olmak zorunda.
Türkiye’nin Suriye’deki askerî ve siyasi ağırlığını jeoekonomik güce dönüştürebilmesi; özel sektörünü, kamu kurumlarını ve uluslararası finans çevrelerini ortak bir strateji etrafında buluşturmasına bağlı olacak.
Suriye’de rekabet artık yatırım masalarında.
Yirmi birinci yüzyılda güç kavramı köklü biçimde değişiyor. Eskiden ülkeler toprak kazanarak güçlenirdi. Bugün ise enerji akışını, veri trafiğini, finansmanı ve ticaret koridorlarını kontrol eden ülkeler stratejik üstünlük sağlıyor.
Bu nedenle jeopolitik ile jeoekonomi artık birbirinden ayrılmaz iki kavram hâline geldi.
Bugün Suriye’de paylaşılmakta olan yalnızca yeniden imar ihaleleri değildir.
Petrol ve doğal gaz sahaları, elektrik üretim ve iletim sistemleri, Lazkiye ve Tartus limanları, serbest ticaret bölgeleri, sanayi kümeleri, demiryolları, lojistik merkezler, fiber optik veri hatları, 5G ve devamındaki haberleşme altyapıları, önümüzdeki elli yılın ekonomik ve siyasi nüfuz alanlarını oluşturacaktır.
Dolayısıyla Suriye’nin geleceğini yalnızca güvenlik penceresinden okumak artık yeterli değildir, asıl rekabet ekonomi olacaktır.
Bu büyük paylaşımda artık yalnızca devletler yok, şirketler de var.
Katar, Suudi Arabistan ve BAE kamu yatırım fonları finans, enerji, konut ve liman işletmeciliğinde pozisyon almaya çalışıyor.
Avrupa’nın büyük mühendislik şirketleri ve liman işletmecileri yaptırımların gevşemesiyle yeniden Suriye pazarını yakından izlemeye başladı.
ABD enerji şirketleri petrol, doğal gaz ve elektrik sektöründe oluşacak yeni fırsatları değerlendiriyor.
Türk şirketleri de büyük ihalelerden pay almaya başladı.
Uzun vadede belki de en dikkat edilmesi gereken ülkeyse Çin.
Pekin bugün sessiz, fakat bu ilgisizlik anlamına gelmiyor.
Çin’in yatırım modeli bellidir: önce siyasi riskleri izler. İstikrar oluştuğuna kanaat getirdiğinde ise çok büyük ölçekli sermaye, mühendislik kapasitesi ve uzun vadeli finansmanla sahaya iner.
Afrika’dan Orta Asya’ya kadar onlarca ülkede aynı modeli gördük.
Suriye’nin Kuşak ve Yol Girişimi açısından Doğu Akdeniz’e açılan doğal kapılardan biri olması nedeniyle Pekin’in önümüzdeki yıllarda limanlara, sanayi bölgelerine, enerji altyapısına ve dijital şebekelere ilgisinin artması şaşırtıcı olmayacaktır.
Türkiye’nin bu tabloyu yalnızca Batı ile rekabet olarak okuması doğru olmaz.
Türkiye’nin Suriye iç savaşı nedeniyle bütün Arap Yarımadası’na açılan kara yollarının yeniden işler hale gelmesi, bu hinterlandın yeniden canlanması Türkiye ekonomisine milyarlarca dolarlık ilave ticaret potansiyeli kazandırabilir.
Bu nedenle Suriye’nin yeniden istikrara kavuşması yalnızca komşu bir ülkenin toparlanması değil, Türkiye’nin kaybettiği ekonomik coğrafyanın yeniden açılması anlamına da geliyor.
Suriye’nin geleceğini belirleyecek en önemli başlıklardan biri de ulaştırma ağları olacaktır.
– Basra Körfez’ini Türkiye üzerinden Avrupa ve Orta Asya’ya bağlayacak Irak Kalkınma Yolu Projesi,
– Türkiye ve Suudi Arabistan’ın, Umman’a dek uzatarak canlandırmaya çalıştığı Hicaz Demiryolu projesi,
– Kerkük-Ceyhan petrol boru hattını etkileyebilecek Kerkük-Baniyas petrol hattının yeniden gündeme gelmesi,
– Doğu Akdeniz limanları, Lazkiye ve Tartus’un canlandırılması,
– Elektrik, fiber optik veri kabloları…
Bütün bunlar birbirinden bağımsız projeler değil, Ortadoğu’nun yeni ekonomik haritasının parçalarıdır.
Türkiye bu projeleri birbirine rakip olarak değil, birbirini tamamlayan bir bölgesel ağ olarak okumalıdır.
Kazananlar, bu ağları birbirine bağlayabilenler olacaktır; Türkiye’nin hedefi yalnızca transit ülke rolü olmamalıdır.
Muhsin Yazıcıoğlu’nun geçirdiği şaibeli kazayla ölümünden 17 yıl sonra yeniden açılan soruşturma sonucu gözaltına alınan…
İster manşet çıkarmaya çalışan gazeteci olun, ister casusu bulmaya çalışan istihbaratçı, ister hastalığı teşhis etmeye…
Avrupa Birliği’nin yasama organı olan Avrupa Parlamentosu, 8 Temmuz tarihli oturumunda, “1974 yılındaki Türk işgalinin…
İran Savaşı, Temmuz ayının ikinci haftasında yeni bir aşamaya evrildi. Sahada askeri, istihbari, diplomatik, ekonomik…
Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Sergey Verşinin (*) 16 Temmuz’da ilginç bir toplantıya ev sahipliği yapacak. Bu…
CHP’de Kemal Kılıçdaroğlu ile Özgür Özel arasında söz düellosu devam ediyor. Özel’in “Kurultay yoksa yeni…