Hayat

Filenin Sultanları Kazandı. Peki Ya Kaybetseydiler?

Türkiye’de başarıyla kurduğumuz ilişki çoğu zaman koşullu. Başarı varsa alkış var. Başarısızlık varsa hızla suçlu arayışı başlıyor. Kazandığımızda “Biz şampiyon olduk” diyoruz. Kaybettiğimizde ise “Onlar kaybetti.” (Foto: tvf.org.tr))

Türkiye yine haklı olarak gururlu. Filenin Sultanları, Brezilya’yı finalde mağlup ederek 2026 Voleybol Milletler Ligi şampiyonu oldu. Bu başarı birkaç iyi maçın değil; yıllardır sabırla kurulan bir sistemin, doğru yatırımların, fedakâr sporcuların ve Daniele Santarelli liderliğindeki teknik ekibin ortak emeğinin ürünü. Dünya voleybolunun zirvesine ikinci kez çıkmak tesadüf değildir.

Bugün ülkenin dört bir yanında ortak bir duygu hakim: Gurur. Haklı olarak. Fakat bu büyük sevincin içinde aklıma başka bir soru geliyor: Ya kazanamasalardı? Diyelim ki yarı finalde elendiler ya da finali kaybettiler. Bugün aynı isimlerden aynı hayranlıkla söz ediyor olur muyduk? Doğrusu, bundan pek emin değilim.Muhtemelen Santarelli’nin teknik yeterliliği sorgulanacak, bazı oyuncular günlerce sosyal medyada hedef gösterilecek, televizyon ekranlarında “Nerede hata yapıldı?” tartışmaları başlayacak ve birkaç kötü performans yılların başarısını gölgede bırakacaktı.

İşte tam da bu ihtimal, voleyboldan çok daha büyük bir meseleyi düşündürüyor.

Koşullu aidiyet kültürü

Türkiye’de başarıyla kurduğumuz ilişki çoğu zaman koşullu. Başarı varsa alkış var. Başarısızlık varsa hızla suçlu arayışı başlıyor. Kazandığımızda “Biz şampiyon olduk” diyoruz. Kaybettiğimizde ise “Onlar kaybetti.” Bu küçük dil değişikliği toplumsal psikolojimiz hakkında çok şey anlatıyor.

Aidiyet kültürü, bir topluluğun üyelerine hangi koşullarda sahip çıktığını gösterir. Bir insan kendisini ancak başarılı olduğu sürece o topluluğun değerli bir parçası olarak hissediyorsa, orada koşullu aidiyet vardır. Oysa gerçek aidiyet, başarı kadar başarısızlığı da birlikte taşıyabilmektir. Bir topluluğun gücü, üyelerini yalnızca kazandıklarında değil, kaybettiklerinde de sahiplenebilmesinden gelir. Başarıyı kolayca sahipleniyor, başarısızlığı ise aynı hızla bireyselleştiriyoruz. Oysa spor yalnızca bireylerin hikayesi değildir. Kazanan da kaybeden de bir sistemin, bir kültürün ve yıllara yayılan ortak emeğin ürünüdür.

Gerçekçi Beklentiler

Sezar’ın hakkını Sezar’a vermek gerekir. Bu hafta Filenin Efeleri, Voleybol Milletler Ligi tarihinde ilk kez çeyrek finale yükselerek Türk voleybolu adına tarihi bir başarıya imza attı. Slovenya karşısındaki unutulmaz mücadeleyi kaybetmelerine rağmen, kamuoyunun tepkisi suçlama değil takdir oldu. Oyuncular da teknik ekip de büyük ölçüde alkışlandı. Bunun önemli nedenlerinden biri, takımın zaten beklentilerin ötesine geçmiş olmasıydı.

Bu örnek bize önemli bir gerçeği gösteriyor: Toplum olarak yalnızca sonuca değil, önceden oluşturduğumuz beklentilere de tepki veriyoruz. Beklentiler gerçekçi olduğunda mağlubiyet bile saygıyla karşılanabiliyor. Beklentiler mutlak zafere dönüştüğünde ise en küçük başarısızlık hızla hayal kırıklığına ve suçlu arayışına dönüşüyor.

Voleybol ve Futbol

Türkiye’de ilginç bir çelişki var. Filenin Sultanları yıllardır başarılarını yeniden kanıtlamak zorunda kalırken, uluslararası düzeyde benzer sonuçlar üretemeyen erkek futbolu tüm hayal kırıklıklarına rağmen ilginin, yatırımın ve görünürlüğün merkezindeki yerini koruyor.

Bazı okuyucular bana katılmayabilir; ancak 2026 Dünya Futbol Şampiyonası’nda yaşananlar da bu tartışmaya örnek oluşturuyor. Evet, başarısız bir performans izledik ve futbolcularımızın birçoğu da bunu açıkça kabul etti. Fakat beklentileri toplum, futbol yöneticileri, medya ve siyasetçiler olarak biz yükseltmedik mi?

Bir başka deyişle, yalnızca aidiyeti koşullara bağlamıyoruz; o koşulun çıtasını da bazen ulaşılamaz bir yere koyuyoruz. Şampiyonluk dışındaki sonuçlar başarı sayılmıyor. Filenin Sultanları açısından da tehlike burada başlıyor: Çıtayı o kadar yükseltiyoruz ki, şampiyonluk dışındaki her derece başarısızlık gibi görülebiliyor.

Barış kültürü neden burada başlıyor?

Barış kültürü yalnızca savaşların sona ermesi ya da çatışmaların çözülmesi değildir. Aynı zamanda hayal kırıklığı ve başarısızlık karşısında nasıl davrandığımızla ilgilidir. İnsanları yalnızca başarılı olduklarında değil, zor zamanlarında da aynı topluluğun değerli üyeleri olarak görebilmektir.

Çatışma çözümü alanında yıllardır üzerinde çalıştığımız meselelerden biri, toplumların hayal kırıklıklarıyla nasıl baş ettiğidir. Olgun toplumlar başarısızlığın nedenlerini süreçlerde, kurumlarda ve öğrenme fırsatlarında arar. Daha kırılgan toplumlar ise karmaşık bir sorunu tek bir kişiye yükleyerek rahatlamaya çalışır. Bir teknik direktör, sporcu ya da yönetici hızla günah keçisine dönüştürülür.

Sosyal medya bu eğilimi daha da sertleştiriyor. Bir maçın ardından yılların emeği birkaç saat içinde silinebiliyor. Bir sporcunun performansı tartışılmakla kalmıyor; kişiliği, niyeti, karakteri ve hatta ülkesine bağlılığı sorgulanabiliyor. Geçici bir performans düşüklüğü, sanki o insanın bütün emeğini ve kimliğini tanımlıyormuş gibi ele alınabiliyor. Oysa eleştiri davranışı değerlendirir; karakter yargısı ise insanın kendisini hedef alır.

Bunun bedelini yalnızca sporcular ödemiyor. Sanatçılar, bilim insanları, akademisyenler, girişimciler ve toplum adına risk alan herkes aynı baskıyı hissediyor. Hata yaptığında dışlanacağını düşünen insanlar daha az risk alır, daha az yenilik üretir ve kendilerini korumayı öğrenmekten daha fazla önemser.

Oysa yüksek performans kültürü korkuyla değil, güvenle beslenir. Hata yapmanın ömür boyu taşınacak bir damgaya dönüşmediği toplumlarda insanlar daha cesur kararlar alabilir, başarısızlıktan öğrenebilir ve yeniden deneyebilir. Barış kültürü de tam olarak burada başlar: insanları tek bir yenilgiye indirgememek, eleştirirken insanlık onurunu korumak ve aidiyeti yalnızca başarıya bağlamamak.

Asıl kutlamamız gereken şey

Filenin Sultanları bize bir kez daha şampiyonluğu getirdi. Belki de şimdi sıra bizde. Gerçek sınavımız, onlara yalnızca kazandıklarında değil, kaybettiklerinde de aynı güveni, saygıyı ve desteği gösterebilmektir.

Çünkü uzun vadede şampiyonlukları getiren şey yalnızca yetenek değildir.

Güvendir. Ve güven, alkışın en gür çıktığı günlerde değil; sessizliğin hakim olduğu zor zamanlarda inşa edilir.

Alpaslan Özerdem

Prof. Dr. George Mason Üniversitesi, Barış ve Çatışma Çözümleri Carter Okulu Dekanı

Recent Posts

İspanya’ya Fas Göçü Altındaki ABD-İsrail Tezgâhı Kuşkusu

Fas’tan İspanya’ya 30-31 Temmuz tarihindeki kaçak göçmen sağanağının siyasi ayrıntıları ortaya çıkmaya başladıkça şu soru…

21 saat ago

Kerkük’te Yüzde 15 Hisse, Türkiye İçin Yüzde 100 Stratejik Fırsat Olabilecek mi?

Enerji sektöründe bazı anlaşmalar yalnızca ticari değildir. Bazıları enerji haritalarını, bazıları ise ülkelerin jeopolitik konumunu…

24 saat ago

Fas’tan İspanya’ya göçmen akını: Dip Dalga Akdeniz’in Batısını Vurdu

  Siyaset konuşurken “dip dalgası geldi, gelecek” diye konuşmayı pek seviyoruz ya… Aslında arada başımızı…

2 gün ago

“Yeni”nin cazibesi ve Yeni Parti programı

CHP'nin 38. Olağan Kurultayı ile 21'inci Olağanüstü Kurultayı'nın iptali istemiyle açılan davada  Ankara Bölge Adliye…

2 gün ago

Ankara’da büyük kırılma yaklaşırken öncü sarsıntılar devam ediyor

Tek başına baktığınızda, Ahmet Davutoğlu’nun Gelecek Partisi’ni feshedip aktif siyaseti bırakması da, CHP’nin kara kutusu…

2 gün ago

CHP’li Belediyelere Yönelik Operasyonlar Devam Ediyor:Erdal Beşikçioğlu’na da Gözaltı

Bugün (30 Temmuz) sabah saatlerinde  "Sayıştay raporları, etkin pişmanlık hükümleri çerçevesinde alınan şüpheli ifadeleri, müşteki…

3 gün ago