Tütün Rejisi meseleyi Anadolu köylüsünün tarlasına kadar taşımıştı. Reji’nin kaçakçılıkla mücadele için kendi “kolcu” teşkilatı vardı; akademik çalışmalar bu silahlı muhafız yapısını ve üreticiyle yaşanan çatışmaları ayrıntılı biçimde belgeliyor. (Tütün Rejisi Binası/ Bankalar Caddesi, Galata)
Atasözümüz “Borç yiğidin kamçısıdır” der. Doğru zamanda, doğru maliyetle ve doğru işe kullanırsanız sizi büyütür; fabrika kurdurur, teknoloji getirir, altyapı yaptırır, birkaç kuşakta yapılacak işi birkaç yılda yapmanızı sağlar.
Ama bir şartla: aldığınız para geri ödemesini kendi yaratabilmeli. Aksi halde bir süre sonra siz borcu değil, borç sizi yönetmeye başlar.
Devletlerde de böyledir. Hükümetler değişir, rejimler yıkılır, hatta devletler ortadan kalkar. Borç ise masada kalır.
Osmanlı Devleti’nin 1854’te Kırım Savaşı sırasında başlayan büyük dış borçlanma macerasının Türkiye Cumhuriyeti’ne düşen kısmının tasfiyesi 1954’e kadar uzandı. Neredeyse bir asırlık bir fatura; alacaklı unutmaz.
Osmanlı’nın ilk dış borçlanmasının gerekçesi anlaşılırdı: savaş vardı ve para gerekiyordu.
Fakat mesele kısa sürede değişti. Yeni borç eski borcun faizini ödemeye, bütçe açıklarını kapatmaya, devletin olağan harcamalarını çevirmeye başladı.
Üstelik borçlanmanın maliyeti de ağırdı. Tahviller nominal değerlerinin altında satılıyor, aracıların komisyonları düşülüyor, Osmanlı Hazinesi’nin eline borçlandığından çok daha az para geçiyordu.
Aynı yıllarda yarım kalan Dolmabahçe, Çırağan gibi, Beylerbeyi gibi görkemli sarayların, köşklerin ve yüksek temsil harcamalarının da dönemiydi. “Kırım borcu alındı, Dolmabahçe yapıldı” demek fazla kestirme olur. Ama insan yine de şu soruyu sormadan edemiyor: dışarıdan aldığımız para geleceği mi finanse etti, bugünün ihtişamını mı?
Bu, 1850’lerin sorusu olduğu kadar 2020’lerin de sorusu. Borcu fabrikaya yatırırsanız fabrika borcu öder. Liman, enerji tesisi, teknoloji, eğitim, ihracat kapasitesi yaratırsa ülke zenginleşir. Ama borçla sadece tüketiyor, günü kurtarıyor veya eski borcu çeviriyorsanız saatiniz işlemeye başlamıştır.
Osmanlı’da öyle oldu. 1875’te ödeme krizi geldi, 1881’de Muharrem Kararnamesi ve Düyûnu Umûmiye doğdu.
Düyûnu Umûmiye’yi bugün anlatırken bazen fazla steril anlatıyoruz. Sanki İstanbul’da kurulmuş bir muhasebe bürosuymuş gibi.
Öyle değildi. Tuz, tütün, damga resmi, alkollü içkiler, ipek ve bazı diğer gelirler alacaklıların kontrol ettiği mekanizmaya tahsis edildi. Tütün Rejisi ise meseleyi Anadolu köylüsünün tarlasına kadar taşıdı. Reji’nin kaçakçılıkla mücadele için kendi “kolcu” teşkilatı vardı; akademik çalışmalar bu silahlı muhafız yapısını ve üreticiyle yaşanan çatışmaları ayrıntılı biçimde belgeliyor. Bir düşünün. Kendi ülkenizde tütün yetiştiriyorsunuz ama üretim ve ticaretiniz üzerinde yabancı sermayeli bir imtiyaz şirketinin kuralları belirleyici hale geliyor.
İşte borç tam o noktada muhasebe konusu olmaktan çıkıyor. Egemenlik meselesine dönüşüyor.
Yıllar önce Nice açıklarında Ermeni asıllı bir dostumun teknesindeydik. Rothschild ailesinin bölgedeki muazzam mülklerinden konuşurken kıyıda başka bir yapıyı gösterdi: “Burası Said Halim Paşa’nınmış,” dedi.
Ardından yörede anlatılan bir hikâyeyi aktardı; Rothschild ailesinin Osmanlı’ya sağladığı finansmanla Paşa arasında bir bağ kuruyordu.
Ben bunun tarihsel belgesini bulamadım. Dolayısıyla gerçekmiş gibi yazamam.
Zaten Said Halim Paşa son derece varlıklı Kavalalı ailesindendi. II. Abdülhamid tarafından 1888’de Şûrâ-yı Devlet üyeliğine getirildi; 1912 ve 1913’te Şûrâ-yı Devlet Reisliği yaptı, ardından Hariciye Nazırı ve Sadrazam oldu. Yani hem Abdülhamid döneminde hem onu deviren İttihad ve Terakki yönetiminde en üst görevlerdeydi.
Ama teknede zihnime düşen soru kaldı: Devlet sürekli para arıyorsa, karar verici ile parayı sağlayan arasındaki sağlıklı mesafeyi kim korur?
Mesele Rothschild değil. Said Halim Paşa da değil. Mesele güç dengesi. Borçlu ile alacaklı hiçbir zaman tam eşit değildir.
Tarih bunun örnekleriyle dolu.
Arjantin’e bakın. 1990’larda uluslararası çevrelerde “başarılı reform ülkesi” diye gösteriliyordu. Sonra büyüme durdu, kamu borcu yükseldi, dolar cinsi yükümlülükler ağırlaştı ve uluslararası sermayeye erişim daraldı. 2001’de devlet borcunu ödeyemez hale geldi; bankacılık sistemi felce uğradı, ekonomi üç yılda yaklaşık yüzde 20 küçüldü. IMF’nin kendi değerlendirmesi bile krizin öncesinde sürdürülemez politikaların gereğinden uzun süre desteklendiğini sonradan kabul etti.
Yunanistan daha yakın bir örnek. 2015’te halk referandumda kreditörlerin önerdiği programı yüzde 61’le reddetti. Fakat bankalar kapandı, sermaye kontrolleri geldi, ATM’den para çekmeye sınırlamalar konuldu. Kısa süre sonra Atina, Avrupa ortaklarıyla 86 milyar avroya kadar ulaşan yeni bir program üzerinde anlaşmak zorunda kaldı.
Bu örneği “Brüksel Yunanistan’ı işgal etti” diye okumak yanlış olur. Ama şu gerçeği inkâr etmek de zor: finansmanınız bittiğinde siyasi tercih alanınız dramatik biçimde daralıyor.
Sri Lanka’da Hambantota Limanı başka bir tartışmayı doğurdu. Borç sıkıntısı yaşayan hükümet 2017’de limandaki çoğunluk payını ve 99 yıllık işletme hakkını Çinli China Merchants Port Holdings’e devreden anlaşmaya yöneldi.
Bu örneği basitçe “Çin borç tuzağı kurdu” diye anlatmak da tartışmalı; Sri Lanka’nın borç krizinin çok daha geniş nedenleri vardı. Fakat stratejik bir varlığın mali sıkışıklık ortamında pazarlık konusu haline gelmesi yine aynı soruyu önümüze koyuyor: Finansman ihtiyacınız arttığında pazarlık gücünüz ne kadar kalıyor?
Üç ülke, üç farklı tarih.
Ama ortak mekanizma tanıdık:
Hayır.
Bunu söylemek hem yanlış hem gereksiz bir felaket tellallığı olur.
Türkiye’nin kamu borcu/milli gelir oranı uluslararası karşılaştırmada yüksek değil. 31 Mart 2026 itibarıyla AB tanımlı genel yönetim borç stokunun milli gelire oranı yüzde 23,1. Türkiye bu açıdan alarm veren ülkelerden değil. https://www.karar.com/ekonomi-haberleri/imfden-2026-kuresel-borc-haritasi-abd-zirvede-turkiye-guvenli-bolgede-2061091
Ama madalyonun başka yüzü var. Türkiye’nin brüt dış borç stoku 2026’nın ilk çeyreğinde yaklaşık 518,5 milyar dolar. Bunun yaklaşık 166,6 milyar doları kısa vadeli dış borç niteliğinde. Bu rakamlar tek başlarına “tehlike” demek değildir.
Asıl sorular başka:
Ve aldığımız kaynak gelecekte döviz üretecek yerlere mi gidiyor?
Benim asıl kaygım borcun büyüklüğünden çok borca bağımlı büyüme modeli.
Her yıl yüksek miktarda dış kaynak bulmak zorundaysanız, dünyadaki faiz artışı, Londra’daki fon yöneticisinin Türkiye algısı, New York’taki yatırım komitesinin kararı veya kredi derecelendirme kuruluşunun notu sizin için içerideki bazı siyasi tartışmalardan bile daha önemli hale gelebilir.
Kimse Hazine ve Maliye Bakanınızı dışarıdan tayin etmez. Ama Ankara’da yeni ekonomi yönetimi oluşturulurken “Piyasalar kimi güvenilir bulur?”, “Yabancı yatırımcı ne der?”, “CDS ne olur?” soruları siyasi hesabın içine giriyorsa, finansmanın görünmez gücünü de kabul etmek gerekir.
Modern Düyunu Umûmiye’nin kapısında tabela olmayabilir. Ama ekranda fiyatı vardır.
Ben aynı meseleyi yıllardır enerji ve doğal kaynaklarda da görüyorum.
Türkiye dünyanın açık ara en büyük fındık üreticisi. Toprak bizim. Ağaç bizim. Üretici bizim. Peki çikolatanın, markanın, küresel dağıtım ağının, raf fiyatının ve kâr marjının ne kadarı bizim? Bir ton fındık ihraç etmekle Nutella satmak arasında yalnız fiyat farkı yok. Güç farkı var.
Aynı şey bor için, krom için, nadir mineraller için, enerji için de geçerli.
Bugün buna çipleri, yapay zekâyı, bulut altyapısını, ödeme sistemlerini, limanları ve veriyi de ekleyin.
21’inci yüzyılın egemenliği yalnız sınırı korumak değildir. Değer zincirinin hangi halkasını kontrol ettiğinizdir.
Türkiye’nin büyük bir ekonomi olmak için büyük miktarda sermayeye ihtiyacı var, bu yüzden endişeleniyorum. Ama umutluyum çünkü Türkiye 1881 Osmanlı’sı değil.
Güçlü bir özel sektörü, sanayi altyapısı, bankacılık sistemi, ihracat kapasitesi, büyük iç pazarı ve ciddi girişimcilik enerjisi var.
Bu yüzden çıkaracağımız ders yabancı sermayeden kaçmak olamaz. Tam tersine daha fazlasını çekmeliyiz.
Ama dört konuda çok daha seçici davranmalıyız.
Çünkü güçlü rezerv, öngörülebilir hukuk, güvenilir kurum ve düşük risk primi sadece ekonomistlerin sevdiği göstergeler değildir.
Bunlar bir devletin “hayır” diyebilme kapasitesidir.
Düyûnu Umûmiye’den, Arjantin’den, Yunanistan’dan, Sri Lanka’dan benim çıkardığım ortak ders bu.
Yabancıdan korkmayın. Borçtan da korkmayın. Seçeneksiz kalmaktan korkun. Çünkü egemenlik çoğu zaman bir sabah kalktığınızda elinizden alınmıyor. Önce finansman ihtiyacınız büyüyor. Sonra pazarlık seçenekleriniz azalıyor.
Sonra başkalarının kararları sizin kararlarınız üzerinde ağırlık kazanmaya başlıyor.
Bir gün bakarsınız bayrağınız hâlâ gönderdedir, hükümetiniz hâlâ yerindedir, sınırlarınız değişmemiştir, ama hareket alanınız daralmıştır.
1854’ten bugüne benim çıkardığım ders bu kadar basit: borç para alınır. Ama gelecekteki hareket alanı asla borç verilmez.
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Rusya Cumhurbaşkanı Vladimir Putin is 1 Eylül’de Kırgızistan’ın başkent Bişkek’te yaptığı görüşme…
Mansur Yavaş 2019’da Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı seçildikten sonra Ankaralı gazeteciler alışık olmadıkları bir davet…
Türkiye’nin değerli bilim, sanat, eğitim ve kültür insanlarıyla çalışmaları ve dünyaya bakışları üzerine sohbetleri Murat…
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve yandaşlarının “artık durdurulması gerektiğini” söyledi. Fidan,…
Bir enerji haritasına baktığınızda boru hatları görürsünüz. Ben baktığımda devlet başkanlarını, diplomatları, petrol şirketlerini,…
PKK’nın silah bırakma sürecinin bir darboğaza girdiği görülüyor. Ankara kendi açısından Meclis Komisyonu’nu kurdu, yasal…