

Hürmüz’de uzun süreli kapanmanın enerji, gıda, navlun ve sigorta maliyetlerini zincirleme biçimde yukarı itmesinden sadece İngiltere değil tüm dünya etkilenmeye başladı.
Perşembe günü Londra’nın öncülüğünde düzenlenen çevrim içi Hürmüz toplantısı ilk bakışta enerji güvenliği için atılmış teknik bir diplomatik adım gibi görünebilir. Gerçekten de temel amaç buydu ve Londra için elzemdi. Türkiye’yi temsilen Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın katıldığı çevrim içi toplantıda, Birleşik Krallık’ın biraraya getirdiği 35’ten fazla devletin temsilcileri, İran’ın fiilen kapattığı Hürmüz Boğazı’nda askeri tırmanmayı değil, öncelikle diplomatik ve siyasi yollarla seyrüsefer serbestisinin yeniden tesisini tartıştı.
Kamuoyuna yansıdığı kadarıyla toplantının temel amacı, küresel petrol akışının yaklaşlık beşte birinin geçtiği bu kritik su yolunu yeniden açmaktı. Bununla beraber ilk aşamada diplomatik-siyasi araçlar, daha sonra ise gerekirse mayın temizliği ve tanker koruması gibi daha sınırlı güvenlik önlemleri de masada. Bu tercih son derece rasyonel, çünkü Hürmüz’de uzun süreli kapanma enerji, gıda, navlun ve sigorta maliyetlerini zincirleme biçimde yukarı iter. Bundan sadece İngiltere değil tüm dünya etkilenir ki etkilenmeye başlandı bile. Kısacası bu konu Trump’ın gel-git aklına bırakılamayacak kadar önemli. İngilizler burada ciddiyetlerini gösterdiler.
Starmer’ın Üçlü Hesabı
1- Avrupa
Ancak bu toplantı sadece enerji krizi yönetimi ile özetlenebilecek basitlikte değil, aynı zamanda Starmer’ın ve ekibinin dış politikada yaptığı daha büyük bir tercihin işareti. Donald Trump’ın “Hürmüz bizim işimiz değil” çizgisine kayması ve yükü müttefiklere bırakması, Londra’ya yeni ve belki de hiç beklemediği bir alan açtı. Bu bağlamda İşçi Partisi hükümeti bir taşla üç kuş vurmaya çalışıyor.
Starmer’ın son dönemde verdiği mesaj, Londra’nın dış ve güvenlik politikasında Avrupa’yı yeniden merkezî bir ortak olarak görmeye başladığı yönünde. Bu, yalnızca diplomatik nezaket dili değil; Aynı zamanda Brexit sonrasında gevşeyen siyasal eşgüdümü, savaş ve enerji güvenliği gibi yüksek maliyetli krizler üzerinden yeniden kurma arayışı. İran savaşı ve Hürmüz hattındaki kırılganlık, Londra’ya ABD’ye tam bağımlı bir çizginin artık yeterli olmadığını bir kere daha gösterdi.
Washington’un giderek daha öngörülemez, daha işlemsel ve müttefiklerin güvenlik kaygılarını paylaşmaktan ziyade onları yönetmeye çalışan yaklaşımı karşısında Starmer, Londra’nın çıkarlarını AB ile daha yakın savunma, enerji ve diplomatik eşgüdüm içinde koruyabileceğini düşünüyor ki bu çok doğru. Dolayısıyla burada asıl mesele yalnızca Avrupa ile yakınlaşma değil, aynı zamanda da Brexit’in açtığı stratejik boşluğu, güvenlik ve enerji krizlerini kullanarak pragmatik biçimde daraltmak ve dahası İngiltere’yi yeniden kıta Avrupa’sıyla kader ortaklığı kurabilen bir aktör olarak konumlandırmak. Bu aynı zamanda Starmer’ın, Trump döneminin sert Atlantikçiliği yerine daha dengeli, çok taraflı ve Avrupa destekli bir İngiliz dış politikası inşa etme arzusunu da yansıtıyor.
2-Körfez
İkinci hamle doğrudan Körfez ile ilgili. Özellikle Katar burada merkezi bir örnek ama tek örnek değil elbette. Misal, Katar yalnızca 2024 sonunda Londra’ya 1 milyar sterlinlik iklim teknolojisi yatırımı taahhüt etmedi, aynı zamanda Canary Wharf, Barclays ve Heathrow gibi stratejik varlıklarda da güçlü bir yatırımcı konumunda. Buna savunma boyutunu eklediğimizde tablo daha da netleşiyor. Londra, Katar’daki ortak Typhoon filosunu güçlendirdi, Suudi Arabistan’a Sky Sabre hava savunma sistemi gönderdi, Bahreyn’in savunma sistemlerine entegrasyon sağladı, bölgede yaklaşık 1.000 askerlik ilave savunma konuşlandırmasına gitti. Yani Britanya, ABD-İsrail ekseninin yarattığı güven boşluğunu tümüyle dolduramasa da, Körfez monarşilerine Washington kadar saldırgan değilim ama sizi sahada yalnız da bırakmam mesajı veriyor. Bununla da hem jeopolitik hedeflerine koşuyor hem de ekonomik ortakları ile daha fazla yakınlık kuruyor.
3- “Eski Londra” refleksi
Üçüncü hamle ise tarihsel ve daha olgusal. Londra, Ortadoğu’da hâlâ diplomatik merkez olabildiğini göstermek istiyor. Bu, bir tür “eski Londra” refleksi ve İngiliz devlet aklında bir karşılığı var. Ancak tam bir geri dönüş mümkün değil. Britanya artık ne ekonomik kapasite ne de bölgesel nüfuz bakımından tek başına oyun kurucu bir imparatorluk. Ama ABD’nin karizmasının çizildiği, Trump’ın öngörülemezliğinin müttefikleri ürküttüğü bir konjonktürde, Londra kendisini daha öngörülebilir, daha koordinasyoncu ve daha diplomatik bir merkez olarak yeniden konumlandırabilir. Bunu tek başına değil, AB ile yaparsa dengeleme kapasitesi ciddi biçimde artar.
Türkiye İçin Çıkarılacak Dersler
Buradan Türkiye için çıkarılacak dersler de var. Stratejik akıl, kriz anlarında büyük güçlere duygusal sadakat göstermek değil, jeoekonomik kırılganlıkları, diplomatik fırsatları ve bölgesel boşlukları aynı anda okuyabilmek aynı zamanda. Ankara da Hürmüz krizini yalnızca güvenlik penceresinden değil, enerji, ticaret, arabuluculuk ve Avrupa ile yeniden dengeleme fırsatı olarak okuyor belki ama daha çok vurgulaması gerekiyor.
Kuşkusuz Türkiye zaten İran ile ABD arasında mesaj taşıyan aktörlerden biri olduğunu gösterdi. Bu kapasiteyi Körfez’le koordinasyon, AB ile ekonomik senkronizasyon ve enerji koridorları siyasetiyle birleştirebilirse daha etkili olur.
Türkiye’nin Önündeki Seçenekler
Bu bağlamda Türkiye’nin önünde üç gerçekçi seçenek var. Birincisi, AB ile daha yakın koordinasyon kurmak ve Yunanistan ile Kıbrıs kaynaklı tüm gerilimlere rağmen Avrupa’yla aynı büyük jeoekonomik gemide olduğunu kabul etmek ve ettirmek.
İkincisi, Türkiye Körfez’e kötü gün dostu olduğunu daha görünür biçimde göstermeli. Çünkü Körfez, özellikle Katar gibi aktörler, bugün sarsılsa da yarın yeniden yatırım, finansman ve bölgesel etki üretebilecek kapasiteye sahip. Ankara’nın bugün vereceği siyasi ve diplomatik destek, ileride ekonomik ve stratejik karşılık doğurabilir.
Üçüncüsü, Türkiye bu savaşı istemediğini tek başına değil, Londra gibi ortaklarla birlikte daha güçlü dile getirmeli. Britanya Hürmüz’de tam da bunu yapıyor. Tek başına çözüm dayatmıyor, ama çok taraflı diplomatik meşruiyet üretmeye çalışıyor. Ankara da benzer bir çizgi izlerse, bölgede doğan otorite boşluğundan yarın çok daha rahat faydalanabilir.


