Yetkin Report - Murat Yetkin

  • English
  • Siyaset
  • Ekonomi
  • Hafıza Kartı
  • Hayat
  • Yazarlar
  • Arşiv
  • İletişim

ABD’nin Çin’in Yükselişini Yavaşlatma Stratejisi

Yazar: Mehmet Öğütçü / 23 Nisan 2026, Perşembe / Oda: Siyaset

Donald Trump ve Şi Jinping 30 Ekim 2025’te ikili görüşmeleri öncesinde görülüyor. Pekin’de (muhtemelen 2026 Mayıs ortasında) yeniden biraraya geldiklerinde, özellikle Hürmüz krizi, İran’ın geleceği ve ekonomik-teknolojik başlıklarda yoğun pazarlıkların yaşanması bekleniyor. (Foto: Beyaz Saray)

Amerika Birleşik Devletleri ile Çin arasındaki ilişki artık klasik anlamda bir düşmanlık olarak ilerlemiyor. Bugün karşımızda çok daha karmaşık, çok katmanlı ve derin biçimde iç içe geçmiş bir rekabet var. Yeni dönemde Washington, Pekin’i açıkça “baş düşman” olarak tanımlamıyor. Bunun yerine Çin’i “sistemik bir stratejik rakip” olarak konumlandırıyor.

Bu dil değişimi tesadüfi değil; Amerikan stratejik aklının bugünkü yönünü açıkça yansıtıyor. ABD, Çin’in yükselişini durduramayacağını görüyor, ancak onu yavaşlatabileceğine inanıyor.

Doğrudan Çatışma Yerine Dolaylı Baskı

Bu nedenle ABD, doğrudan çatışma yerine dolaylı ve çoklu güç araçlarına yöneliyor. Çin’i askerî olarak karşısına almak yerine, onun hızını kesmeye odaklanıyor. Teknoloji transferlerini sınırlıyor, kritik sektörlerde erişimi zorlaştırıyor ve enerji ile tedarik zincirlerini yeniden şekillendiriyor. Finansal sistemdeki ağırlığını kullanarak Çin’in küresel hamlelerini daha maliyetli hâle getiriyor. Bu yaklaşımın amacı açık: Çin’i durdurmak değil, onun yükseliş temposunu kontrol altında tutmak. Bu strateji bugün aktif biçimde uygulanıyor ve etkileri küresel ölçekte hissediliyor.

Çin’in “yeniden” yükselişi yalnızca ekonomik büyüme olarak ilerlemiyor; aynı zamanda tarihsel bir meydan okuma oluşturuyor. 1945 sonrası kurulan uluslararası düzen ilk kez bu ölçekte zorlanıyor. Daha önce Sovyetler Birliği ile yaşanan rekabet ideolojik bir karşıtlık içeriyordu ve ekonomik bağlar sınırlıydı. Bugün ise durum tamamen farklı. Çin, sistemin dışında değil, tam merkezinde yer alıyor. Küresel ticaret, üretim ve finans ağlarının ayrılmaz bir parçası olarak hareket ediyor. Bu da rekabeti daha karmaşık ve yönetilmesi zor hâle getiriyor.

 Sistemin İçinden Dönüşüm

ABD’nin karşı karşıya olduğu durum klasik bir tehdit olarak şekillenmiyor. Bu, sistemin dışından gelen bir meydan okuma değil; sistemin içinden yükselen bir dönüşüm olarak ilerliyor.

Çin, mevcut düzeni yıkmadan onun içinde güç kazanıyor ve kuralları kademeli olarak etkiliyor. Bu durum ABD için daha zor bir stratejik denklem yaratıyor. Çünkü rakip dışarıda değil; sistemin içinde, onunla birlikte hareket ediyor. Bu gerçeklik, alışılmış stratejik reflekslerin yetersiz kalmasına neden oluyor.

Bir Süper Gücün Süregelen İkilemi

ABD açısından temel mesele açık kalıyor ama çözümü zorlaşıyor. Washington, Çin’i sınırlamak istiyor, ancak onu tamamen dışlayamıyor. Çünkü Çin olmadan küresel üretim ve ticaret sistemi aksıyor. Tedarik zincirleri kırılıyor, maliyetler artıyor ve finansal dengeler bozuluyor. Bu nedenle ABD, Çin’e karşı baskı uygularken aynı zamanda onunla birlikte yaşamaya devam ediyor. Bu ikilem, Amerikan stratejisinin merkezinde yer almayı sürdürüyor.

Bugün ABD ile Çin arasındaki ekonomik bağlar son derece derin biçimde devam ediyor. Ticaret, yatırım ve finansal ilişkiler iki ekonomiyi birbirine bağlı tutuyor. ABD şirketleri için Çin hâlâ hem üretim merkezi hem de büyük bir pazar olmayı sürdürüyor. Bu nedenle “tam ayrışma” söylemi pratikte karşılık bulmuyor. Gerçekte yaşanan süreç, kopuştan çok yeniden konumlanma ve dengeleme olarak ilerliyor. Bu durum küresel sistemin bütünlüğünü korurken gerilimi de sürekli kılıyor.

Çelişkili Ama Kaçınılmaz Politika

ABD’nin Çin politikası bugün tek boyutlu bir çizgide ilerlemiyor. Aksine, çok katmanlı ve zaman zaman çelişkili bir yapı sergiliyor. Bazı alanlarda sert rekabet devam ederken, bazı alanlarda işbirliği sürüyor. İklim değişikliği, finansal istikrar ve küresel kriz yönetimi gibi başlıklar bu iş birliğinin sürdüğü alanlar arasında yer alıyor. Bu durum ilişkilerin doğasını daha da karmaşık hâle getiriyor ve net sınırlar çizilmesini zorlaştırıyor.

ABD’nin stratejisi bugün üç temel eksen üzerinden uygulanıyor:

  • Kritik teknolojilere erişim sınırlanıyor ve Çin’in bu alanlardaki ilerlemesi yavaşlatılıyor.
  • Müttefiklerle birlikte alternatif üretim ve tedarik zincirleri kuruluyor.
  • Aynı zamanda Çin’in küresel hamlelerinin maliyeti artırılıyor. Bu yaklaşım doğrudan çatışmadan kaçınarak rekabeti yönetmeyi amaçlıyor. Strateji yürürlükte kalıyor ve sürekli güncellenerek uygulanıyor.

Stratejinin Sınırları

Ancak bu strateji sınırsız bir etki yaratmıyor. Çin’in ekonomik ölçeği ve iç pazarı güçlü bir direnç oluşturuyor. Teknolojik gelişimini tamamen durdurmak mümkün değil. Ayrıca Çin alternatif finansal ve ticari mekanizmalar geliştirerek bağımlılıklarını azaltıyor. Bu gelişmeler ABD’nin etkisini sınırlayan yeni bir gerçeklik oluşturuyor. Bu nedenle rekabet giderek daha dengeli bir yapıya dönüşüyor.

Ortaya çıkan tablo bir kazanan-kaybeden denklemine oturmuyor. Bu rekabet sıfır toplamlı bir oyun olarak ilerlemiyor. ABD ve Çin birbirlerini sınırlamaya çalışırken aynı zamanda sisteme bağlı kalıyor. Bu durum rekabetin kopuş yerine kontrollü gerilim şeklinde sürmesine neden oluyor. Küresel sistem tamamen bölünmek yerine iç içe geçmiş bir yapı içinde varlığını sürdürüyor.

Yeni Düzen: Esneklik ve Denge

Bugün belirleyici olan mutlak güç değil, stratejik esneklik oluyor. Taraflar sertlik ile iş birliği arasında sürekli pozisyon değiştiriyor. Küresel sistem iki ayrı bloktan ziyade çok katmanlı bir yapıya dönüşüyor. Bu yapı içinde hem rekabet hem bağımlılık aynı anda varlığını sürdürüyor. Bu durum klasik güç dengesi anlayışlarının ötesinde yeni bir yaklaşım gerektiriyor.

ABD–Çin rekabeti kısa vadede sona ermiyor; aksine uzun vadeli bir süreç olarak devam edecek. Taraflar birbirlerini sınırlandırırken aynı zamanda birlikte hareket etmek zorunda kalıyor. Bu süreçte kazanan en güçlü olan değil; en iyi uyum sağlayan ve denge kurabilen taraf oluyor. Bu nedenle rekabetin sonucu tek bir galipten çok sistemi doğru okuyabilen aktörlerle şekilleniyor.

Önümüzdeki dönemde Donald Trump ile Şi Jinping Pekin’de (muhtemelen Mayıs ortasında) bir araya geldiğinde, özellikle Hürmüz krizi, İran’ın geleceği ve ekonomik-teknolojik başlıklarda yoğun pazarlıkların yaşanması bekleniyor.

 “Yeni Dünya Düzensizliği” ve Türkiye

Türkiye bu yeni küresel düzende pasif bir izleyici olarak kalmıyor, kalamaz. Küresel sistem tek merkezli bir yapıdan uzaklaşıyor; parçalı, rekabetçi ve öngörülmesi zor bir düzene dönüşüyor. Bu “düzensizlik”, Türkiye gibi orta ölçekli bölgesel güçlere daha geniş bir manevra alanı açıyor. Büyük güçlerin birbirini dengelediği bu ortamda arada kalan ülkeler daha esnek hareket edebiliyor.

Ancak bu alan, güçlü bir stratejik vizyon, akıllı liderlik ve ehil kadrolar olmadan bir avantaja dönüşmüyor.

Türkiye’nin en büyük gücü coğrafyasından ziyade çok yönlü ilişki kurabilme kapasitesidir. Batı ile kurumsal bağlarını sürdürürken, Asya ile ekonomik ilişkilerini geliştiriyor. Bu durum bir çelişki değil; doğru yönetildiğinde stratejik bir kaldıraç hâline geliyor. Ancak bu denge hassas ve sürekli yönetim gerektiriyor. NATO, ABD ve OECD gibi kurumsal aidiyetler önemli, ancak tek bir eksene aşırı bağımlı kalmak Türkiye’nin esnekliğini zayıflatır.

Yeni dünya düzensizliği klasik dış politika araçlarını yetersiz bırakıyor. Diplomasi, ekonomi, teknoloji ve güvenlik aynı anda yönetiliyor. Türkiye bu nedenle bütüncül bir güç yaklaşımı geliştirmek zorunda. Sadece siyasi söylem değil, somut kapasite belirleyici hâle geliyor. Güç artık tek boyutlu değil; çok katmanlı bir yapı hâline geliyor.

Bu süreçte üç unsur belirleyici: akıllı stratejik liderlik, usta diplomasi, ekonomi ve teknoloji yönetimi. Bu üç alan birbirini tamamlamadığında elde edilen avantajlar hızla kaybolur. Buna ek olarak güçlü askerî caydırıcılık kritik önem taşır. Türkiye’nin savunma sanayiinde attığı adımlar önemli bir temel oluşturuyor, ancak bu kapasitenin sürekli gelişmesi ve teknolojik derinlik kazanması gerekiyor.

Sonuç olarak dünya artık düzenli bir sistemle değil, düzensiz bir dengeyle ilerliyor. Bu ortamda Türkiye için fırsatlar kadar riskler de büyüyor. Türkiye, akıllı stratejik liderlik, güçlü diplomasi, sağlam ekonomi ve ileri teknoloji ile desteklenmiş bir askerî caydırıcılık inşa ederse yeni dünyada hak ettiği konumu daha da güçlendirecektir. Aksi hâlde büyük güç rekabeti içinde sıkışma riskinden kurtulması zor olacak.

Yeni yazılardan haberdar olun! Lütfen aboneliğinizi güncelleyin.

İstenmeyen posta göndermiyoruz! Daha fazla bilgi için gizlilik politikamızı okuyun.

Aboneliğinizi onaylamak için gelen veya istenmeyen posta kutunuzu kontrol edin.

Etiketler: ABD-Çin

OKUMAYA DEVAM EDİN

AYM kararını verdi ama Can Atalay bırakılıp Meclis’e katılacak mı?
Erdoğan tepkilerin ardından memur zammını yüzde 30’a çıkardı
Muhalefetten AB’ye: sorunları çözeceğiz, siz hazır mısınız?
  • 23 Nisan’ın 106’ıncı Yılında Çocukların ve TBMM’nin Durumu23 Nisan 2026
  • ABD’nin Çin’in Yükselişini Yavaşlatma Stratejisi23 Nisan 2026
  • Von der Leyen Vakası: AB’nin Türkiye Çıkmazı22 Nisan 2026
  • Erken Seçim Yok Dense de Mayıs-Haziran 2027 Senaryosu Potada21 Nisan 2026
  • Trump NATO Zirvesi İçin Ankara’ya Gelecek mi? F-35 Müjdesi Verecek mi?21 Nisan 2026
  • Barrack’ın Antalya konuşmasına dair tartışma bize ne anlatıyor?20 Nisan 2026
  • İktidar Saflarında Şimşek ve Ekonomi Programı Çatlağı20 Nisan 2026
  • Fidan “İsrail’in başındakiler deli” derken ABD’nin Bölge Valisi ne dedi?18 Nisan 2026
  • Okullara Polis mi, Psikolog mu?18 Nisan 2026
  • İş Bankasından Sert Çıkış: Enflasyonla Mücadele Programı Fiilen Bitti17 Nisan 2026
Haberler arşivinde arama yapın...

Siyaset

Ekonomi

Hafıza Kartı

Hayat

Arşiv

English

Hakkımızda

Künye

Yazarlar

Yardım

Reklam & İşbirliği

Bize Ulaşın

tbtcreative.com | UFKZDN © 2024 yetkinreport.com

Kurumsal Bilgiler     ·      Yardım     ·      Kullanıcı Sözleşmesi     ·      Yasal Çekince

TOP