

Geri dönüşüm de sıfır etkili bir işlem değil. Plastiğin parçalanması, yıkanması ve öğütülmesi sırasında çok küçük parçacıklar açığa çıkıyor. Arıtma ve filtrasyon yetersizse bu parçacıklar atık suyla kanallara, oradan da tarım arazilerine taşınıyor. (Foto: Wikicommons-User:Sharafali ummathoor/Plastik Geri Dönüşüm Tesisi)
Türkiye kıyılarındaki plastik kirliliği artık yalnızca deniz ekosistemlerini değil, gıda zincirini de tehdit eden kalıcı bir çevre sorunu. Daha önce Neptün toplarında biriken mikroplastiklerden ve bu görünmez yükün tuz ve balık aracılığıyla soframıza kadar uzanan yolculuğundan söz etmiştik ; şimdi aynı sorunun bir başka yüzüne, Avrupa’dan Türkiye’ye taşınan plastik atığa bakalım.
The Guardian’ın 4 Ağustos’ta yayımladığı araştırma, Türkiye’nin yıllardır tartıştığı plastik atık ithalatını yeniden gündeme taşıdı. Habere göre İngiltere 2025 yılında 675 bin ton plastik atık ihraç etti; bunun 139 bin tonu Türkiye’ye gönderildi. Bir başka ifadeyle, İngiltere’nin sınır dışına çıkardığı her beş ton plastik atığın yaklaşık biri Türkiye’ye geldi. Bu miktar genel “çöp” değil, ticaret kayıtlarında plastik atık olarak sınıflandırılan yükü ifade ediyor. Aynı veri Basel Action Network tarafından da doğrulanıyor.(1)
Fakat haberin asıl çarpıcı yanı tonajdan ibaret değil. İngiltere’den çıkan plastiklerin önemli bir bölümünün ulaştığı Adana’da, geri dönüşüm tesislerinden yapılan deşarjların tarımsal sulama kanallarındaki mikroplastik yükünü ciddi biçimde artırdığı görülüyor. Böylece Avrupa’da bir ambalajın “geri dönüştürüldü” hanesine yazılması, Çukurova’da suyun, toprağın ve tarımsal üretimin üzerine yeni bir çevresel maliyet olarak ekleniyor.
Burada söz konusu olan yalnızca sınır aşan bir hammadde ticareti değil. Bu ölçekte ve yetersiz denetim altında yürütülen atık ithalatı, geri dönüşümden çok çevresel maliyetlerin sınır ötesine devredilmesi anlamına geliyor. İhracatçı ülkeler atıklarını kendi sistemlerinin dışına çıkarıp geri dönüşüm hesaplarına yazarken; ayrıştırma kayıpları, kirli su, yangın riski ve bertaraf maliyeti Türkiye’nin üzerinde kalıyor. Plastik sınırı geçiyor, fakat çevresel bedel geçtiği yerde kalıyor.
Çin kapıyı kapattı, Türkiye açtı
Türkiye’nin Avrupa’nın plastik atık merkezi hâline gelmesi tesadüf değil. Çin’in 2018’de yabancı atık ithalatını büyük ölçüde durduran “National Sword” politikasından sonra küresel atık ticaretinin rotası değişti. Daha önce Çin’e gönderilen düşük kaliteli ve kirli plastikler Malezya, Endonezya, Vietnam ve Türkiye gibi ülkelere yöneldi. Akademik bir araştırmaya göre Türkiye’nin yıllık ortalama plastik atık ithalatı Çin yasağından önce 261 bin ton dolayındayken 2020’de 772 bin tonu aştı.(2)
Son veriler bu yönelimin geçici olmadığını gösteriyor. Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye plastik atık ihracatı 2025’te yüzde 19 artarak 503 bin tona ulaştı. Bu, AB’nin birlik dışına gönderdiği 1,46 milyon ton plastik atığın yaklaşık üçte biri demek. İngiltere’den gelen 139 bin ton da eklendiğinde Türkiye’nin Avrupa atık ticaretindeki merkezi konumu daha açık görülüyor.
Türkiye’nin toplam plastik atık ithalatı konusunda ise ciddi bir veri sorunu var. 2024 yılı için ticaret kayıtlarına dayanan hesaplar yaklaşık 678 bin ton gösterirken, Ticaret Bakanlığı kaynaklı başka bir açıklamada 1,29 milyon tonluk bir büyüklükten söz ediliyor. Aradaki farkın kullanılan gümrük kodları, kayıt dönemleri ve atığın sınıflandırılma biçiminden kaynaklanabileceği belirtiliyor; ancak kapsamları karşılaştırmaya imkân veren ayrıntılı ve kamuya açık veri bulunmuyor.(3). Çevre politikasının daha ilk basamağında, ülkeye ne kadar ve ne nitelikte plastik atık girdiğini kesin olarak bilemiyoruz.
Geri dönüşümün görünmeyen çıktısı
Plastik atık ithalatını savunanların temel tezi, bu malzemenin sanayi için hammadde olduğu ve döngüsel ekonomiye katkı sağladığıdır. Temiz, ayrıştırılmış ve gerçekten geri dönüştürülebilir plastik için bu sav tümüyle geçersiz sayılamaz. Sorun, sınırdan geçen her balyanın aynı nitelikte olmamasıdır. Kirli ve karışık atığın ekonomik değeri düşük bölümü ayrıştırıldıktan sonra geriye kalan malzeme, uygun biçimde bertaraf edilmezse yasa dışı döküm, yakma veya kontrolsüz deşarj yoluyla çevreye bırakılabiliyor.
Bu risk Adana’da yoğunlaşıyor. Türkiye’nin ithal plastik atığının yaklaşık yüzde 60’ının Adana’ya gittiği ve kentte plastik işleyen yaklaşık 180 tesis bulunduğu bildiriliyor. Guardian için yapılan analiz, Mayıs 2021 ile Temmuz 2024 arasında 13 İngiliz şirketinin yalnızca Adana’daki sekiz tesise 545 sevkiyatla 52 bin ton plastik gönderdiğini ortaya koyuyor. Bu yoğunlaşma, Adana’yı sadece bir geri dönüşüm merkezi değil, Avrupa’nın tüketim sonrası atığının çevresel risklerini üstlenen bir bölge hâline getiriyor.
Geri dönüşüm de sıfır etkili bir işlem değil. Plastiğin parçalanması, yıkanması ve öğütülmesi sırasında çok küçük parçacıklar açığa çıkıyor. Arıtma ve filtrasyon yetersizse, bu parçacıklar atık suyla kanallara, oradan da tarım arazilerine taşınıyor. Dolayısıyla tartışılması gereken yalnızca boş araziye dökülen görünür çöp değil; geri dönüşüm tesisinin rutin çalışması sırasında suya karışan, gözle görülmeyen kirlilik.
Sulama kanalından tarlaya
Mart 2026’da yayımlanan akademik bir çalışma, Adana’daki sulama kanallarında litre başına 16,5 ile 2.174,5 arasında mikroplastik parçacığı saptadı. Deşarj noktalarının aşağısında yoğunluk, yukarı kesimlere göre 132 kata kadar yükseldi. Araştırmacılar bazı kanallarda saatte 5,3 milyardan fazla parçacığın taşındığını hesapladı; baskın polimerler polietilen, polipropilen ve PET’ti. Endüstriyel pelet ve bazı kopolimerlerin yalnızca deşarj sonrasında görülmesi, geri dönüşüm tesislerinin önemli bir kaynak olduğuna işaret ediyor.(4)
Burada dikkatli bir ayrım gerekli. Çalışma, kanaldaki her mikroplastiğin İngiltere’den veya başka bir ülkeden geldiğini göstermiyor. Yerli plastik atıklar da aynı tesislerde işleniyor. Ancak ithalat, işlenen toplam hacmi büyütüyor; denetim ve arıtma kapasitesi aynı hızda gelişmediğinde çevreye kaçak yükünü artırıyor. Sorun tek tek ülkelerin çöplerinin “parmak izini” bulmaktan çok, Türkiye’nin kaldırabileceğinden fazla ve niteliğini yeterince denetleyemediği bir atık akışını kabul etmesi.
Mikroplastiklerin tarımsal toprak, ürün verimi ve insan sağlığı üzerindeki uzun vadeli etkileri henüz bütün ayrıntılarıyla bilinmiyor. İnsan hastalıklarıyla doğrudan nedensellik kuran kanıt sınırlı; güvenli kabul edilebilecek ortak bir maruziyet eşiği de bulunmuyor. Bu belirsizlik, riski yok saymanın değil, ihtiyatlı davranmanın gerekçesidir. Çünkü sulama suyuyla sürekli taşınan parçacıklar ve plastik katkı maddeleri, geri çağırmaları son derece güç, kalıcı bir çevresel birikim yaratabilir.
Üstelik mesele yalnız mikroplastik değildir. Greenpeace’in 2021’de Adana’daki beş yasa dışı döküm ve yakma alanından aldığı örneklerde klorlu benzenler, polisiklik aromatik hidrokarbonlar, ftalatlar ve alkilfenoller saptandı. Bulgular, plastiklerin açıkta yakılmasının mikroplastik kirliliğine toksik kimyasal maruziyet riskini de eklediğini gösteriyor.
Denetim var, izlenebilirlik eksik
Türkiye 2021’de polietilen atık ithalatını yasakladı, ancak karar yaklaşık on gün içinde geri alındı. Bunun yerine lisans, kota ve mobil atık takip sistemi gibi önlemler getirildi. Bugün ithalat kotası tesis kapasitesinin yüzde 50’sine bağlanıyor. Ne var ki kâğıt üzerindeki kapasite, çevreye zarar vermeden işlenebilen gerçek miktarı göstermiyor.
Resmî açıklamalara göre Ocak 2021 ile Şubat 2025 arasında atık bertaraf ve geri kazanım tesislerinde 29.126 denetim yapıldı; 1.898 idarî yaptırım uygulandı, 227 tesis faaliyetten men edildi ve 913 milyon lirayı aşan ceza kesildi.(5) Bu sayılar yoğun bir denetim faaliyetine işaret etse de, cezaların tahsilat oranı, tekrar ihlal eden tesisler ve bertaraf edilmeyen kalıntının miktarı kamuoyuna açıklanmıyor. Denetim sayısını bilmek, atığın gerçekten nereye gittiğini bilmek anlamına gelmiyor.
Çözüm, yalnızca daha fazla ceza yazmak değil, malzemenin kütle dengesini kurmak anlamına geliyor. Her tesis için giren balya, çıkan geri dönüştürülmüş granül ve lisanslı biçimde bertaraf edilen kalıntı eşleştirilmelidir. Gümrükte başlayan dijital izleme, atığın tesise varmasıyla bitmemeli; geri dönüştürülemeyen bölümün nihai bertarafına kadar sürmelidir. Sulama kanallarında düzenli mikroplastik ölçümü yapılmalı, geri dönüşüm tesislerinin yıkama sularına filtrasyon ve deşarj standardı getirilmelidir.
Türkiye başkasının hedefini değil, kendi sınırını belirlemeli
AB’nin yeni Atık Sevkiyatı Tüzüğü kapsamında OECD dışındaki ülkelere plastik atık ihracatı 21 Kasım 2026’da yasaklanacak. Türkiye OECD üyesi olduğu için bu yasağın dışında kalıyor. Bu nedenle başka ülkelere gidemeyen plastiklerin Türkiye’ye yönelmesi ihtimali var. 2027’den itibaren ihracatçılara bağımsız denetim şartı gelecek olsa da Türkiye açısından asıl güvence, Avrupa’nın kuralları değil kendi ithalat sınırlarıdır(6).
Türkiye plastik atık ithalatını takvimli biçimde azaltmalı; yalnızca temiz, tek tür ve yüksek kaliteli malzemeye izin vermeli; ithalat kotasını beyan edilen kapasiteye değil, önceki yılın doğrulanmış geri dönüşüm çıktısına bağlamalıdır. İhracatçı şirket ile alıcı tesis eşleşmeleri, gümrük kodları, aylık tonajlar, denetim sonuçları ve yaptırımlar açık veri olarak yayımlanmalıdır. Tekrarlanan ihlallerde lisans iptali otomatikleşmeli; ithalatçıdan alınan mali teminat, kirlenen suyun ve toprağın gerçek rehabilitasyon maliyetini karşılayacak düzeye çıkarılmalıdır.
Asıl öncelik ise Türkiye’de kaynağında ayrı toplamayı ve depozito sistemini işler hâle getirmektir. Kendi ambalaj atığını düzenli toplayamayan bir ülkenin, geri dönüşüm tesislerini Avrupa’dan gelen ucuz balyalarla beslemesi döngüsel ekonomi değildir. Bu model, ekonomik kazancı sınırlı sayıda işletmeye bırakırken çevresel maliyeti çiftçiye, işçiye, mahalleliye ve gelecek kuşaklara dağıtır.
Çukurova’nın sulama kanallarında ölçülen mikroplastikler bu nedenle yerel bir kirlilik vakasından fazlasıdır. Tüketimin Kuzey’de, çevresel bedelin Güney’de kaldığı atık ticaretinin somut sonucudur. Türkiye’nin önündeki tercihler, Avrupa’nın geri dönüşüm istatistiklerini iyileştiren ucuz bir atık işleme sahası olmakla; toprağını, suyunu ve gıda güvenliğini merkeze alan bağımsız bir atık politikası kurmak arasındadır. Çöp ithalatı tartışmasının gerçek adı da budur.
Notlar:
(1)Bu rakamlar, İngiltere’nin resmî dış ticaret kayıtlarında “plastik atık” olarak beyan edilen sevkiyatları göstermektedir. Atıkların Türkiye’ye ulaştıktan sonra ne kadarının geri dönüştürüldüğü, ne kadarının bertaraf edildiği veya çevreye karıştığı konusunda aynı ölçüde ayrıntılı ve kamuya açık veri bulunmamaktadır. Dolayısıyla ithalat miktarı, fiilen geri dönüştürülen plastik miktarıyla eş anlamlı değildir.
(2)Gündoğdu S, Walker TR. Why Turkey should not import plastic waste pollution from developed countries? Mar Pollut Bull. 2021 Oct;171:112772. doi: 10.1016/j.marpolbul.2021.112772. Epub 2021 Jul 30. PMID: 34333304.
(3)Plastik atık: Türkiye Avrupa’nın çöp deposu mu? Pelin Ünker 05.06.20265 Haziran 2026, DW Türkçe – https://www.dw.com/tr/g%C3%BCndem/s-10201
(4)Gündoğdu S, Avcıoğlu S. Illicit discharges, global waste trade, and microplastic contamination in irrigation canals: evidence from Adana, Turkey. Environ Monit Assess. 2026 Mar 29;198(4):379. doi: 10.1007/s10661-026-15263-8. PMID: 41904752.
(5) T.C. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı Dezenformasyonla Mücadele Merkezi, Dezenformasyon Bülteni, Sayı 163, “Türkiye’nin Atık Geri Dönüşüm Çalışmaları ve Sıfır Atık Hareketi ile İlgili Manipülasyon Kampanyası”, s. 6. Bültene erişim. – https://www.iletisim.gov.tr/images/uploads/dosyalar/Dezenformasyon_Bulteni_Sayi_163.pdf
(6) Tüzük, Türkiye’ye plastik atık ihracatını otomatik olarak serbest bırakmıyor. OECD ülkelerine yapılan sevkiyatlar daha sıkı izleme, bildirim ve denetim koşullarına bağlanıyor; atıkların çevreye duyarlı biçimde yönetilmediğinin belirlenmesi hâlinde Avrupa Komisyonu belirli ülkelere ihracatı askıya alabilecek. Bağımsız denetim yükümlülüğü ise AB dışındaki alıcı tesislerin gerçekten yeterli çevre standartlarına sahip olduğunu kanıtlamayı amaçlıyor.


