Yetkin Report - Murat Yetkin

  • English
  • Siyaset
  • Ekonomi
  • Hafıza Kartı
  • Hayat
  • Yazarlar
  • Arşiv
  • İletişim

Barış Sürecinin Dört Adamı ve Sürecin En Büyük Kırılganlığı

Yazar: Alpaslan Özerdem / 24 Ağustos 2026, Pazartesi / Oda: Siyaset

Barış sürecinin ilerlemesinde DEM Parti İmralı heyetinintemaslarının da önemli payı oldu. Fotoğraf 13 Ağustos görüşmesinden. Soldan sağa; Mithat Sancar, DEM Şanlıurfa Milletvekili; Pervin Buldan DEM Partili TBMM Başkan Vekili; Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan; Efkan Ala, AK Parti Genel Başkanvekili; İbrahim Kalın, MİT Başkanı. (Foto: Cumhurbaşkanlığı)

Türkiye’deki yeni çözüm sürecinin belki de en dikkat çekici özelliği, ne kadar az sayıda insanın bu kadar çok şeyi aynı anda değiştirebilme kapasitesine sahip olması.

Recep Tayyip Erdoğan, Devlet Bahçeli, Abdullah Öcalan ve İbrahim Kalın.

Dördü aynı siyasi yerde durmuyor. Aynı yetkilere sahip değiller. Hatta aynı siyasal geleceği de paylaşmıyorlar. Fakat bugün PKK’nın silahsızlanmasından Meclis’teki yasal düzenlemelere, İmralı’daki temaslardan Irak ve Suriye’deki gelişmelere kadar uzanan sürecin farklı parçalarına baktığımızda, bu dört ismin oluşturduğu olağanüstü bir siyasi ve kurumsal yoğunlaşma görüyoruz.

Bu, sürecin belki de en büyük gücü.

Aynı zamanda en önemli zaaflarından biri olabilir.

Dört kişi, dört ayrı kaldıraç

Barış süreçlerinin temel sorunlarından biri koordinasyondur. Devlet, silahlı örgüt, siyasi aktörler ve güvenlik bürokrasisi farklı yönlere gittiğinde, herkes barıştan sözetse bile süreç ilerlemeyebilir. Türkiye’de bugün bunun neredeyse tersi yaşanıyor.

Bahçeli, milliyetçi siyasetin normal şartlarda direnç gösterebileceği adımlara alan açıyor. Öcalan, PKK üzerindeki otoritesini silahsızlanma yönünde kullanıyor. Kalın ve MİT, güvenlik bürokrasisinin yanı sıra Irak ve giderek Suriye boyutunu yönetiyor. Erdoğan ise bütün bunların gerçekleşmesini mümkün kılan siyasi gücü temsil ediyor. Dört aktörün aynı yönde hareket etmesi, normal şartlarda yıllar alabilecek siyasi ve bürokratik engellerin daha hızlı aşılmasını sağlıyor.

Meclis’ten geçen yasa da silahsızlanmanın teyidini artık belirsiz bırakmıyor. PKK/KCK ve bağlantılı yapıların fiili varlığının sona erdiği ve silahların teslim edildiği güvenlik kurumlarınca tespit edilecek, ardından MGK kararıyla teyit edilerek Resmî Gazete’de yayımlanacak.

Dolayısıyla artık asıl soru bir mekanizmanın olup olmadığı değil, bu mekanizmayı işleten siyasi mimarinin ne kadar dayanıklı olduğu. Burada da sürecin paradoksu ortaya çıkıyor. Türkiye’nin çözüm süreci, güçlü siyasi aktörlerin aynı hedef doğrultusunda hareket edebilmesi sayesinde ilerliyor. Fakat bu güç aynı zamanda bir kırılganlık yaratıyor. Bahçeli’nin milliyetçi siyasette açtığı alan, Öcalan’ın örgüt üzerindeki etkisi, Kalın’ın güvenlik diplomasisi ve Erdoğan’ın siyasi iradesinden herhangi birinin denklemden çıkması mevcut dengeyi ciddi biçimde değiştirebilir.

Sorun bu isimlerin süreci yönetmesi değil; şu aşamada bu belki de gerekli. Asıl sorun, sürecin henüz onları vazgeçilmez olmaktan çıkaracak kadar kurumsallaşmamış olması.

Ama süreç de artık onları taşıyor

İlişki aslında tek yönlü değil. Bu dört aktör süreci taşırken, süreç de giderek onların siyasi konumlarının bir parçası haline geliyor.

Bahçeli, 2024’te başlattığı açılımı liderliğinin en önemli siyasi girişimlerinden birine dönüştürdü. Öcalan’ın yeniden muhatap haline gelmesinin anlamı, büyük ölçüde PKK’nın silahlı varlığını gerçekten sona erdirebilmesine bağlı. Kalın açısından ise mesele artık istihbaratın ötesinde, Irak ve Suriye’yi de kapsayan önemli bir devlet projesinin yönetimi ve belki de kendi siyasi geleceğinin şekillenmesi.

Erdoğan ise daha ihtiyatlı görünüyor. Süreci mümkün kılan en güçlü aktör olmasına rağmen, en tartışmalı adımların kamuoyu önündeki siyasi sahipliğini büyük ölçüde Bahçeli’ye bırakıyor.

Ancak süreç çökerse, ona siyasi sermaye yatıran bu aktörlerin her biri farklı ölçülerde bedel ödeyecek. Belki de süreci bugün ayakta tutan güçlerden biri tam olarak bu karşılıklı bağımlılık.

Peki beşinci aktör?

Buraya kadar Türkiye’nin içinden baktık.

Fakat artık bir de dışarıdan bakmak gerekiyor.

Suriye, Türkiye’deki sürecin dış politika uzantısı olmaktan çıkıp en önemli kırılma noktalarından birine dönüşüyor. Çünkü PKK’nın Türkiye’deki silahlı varlığının sona ermesiyle SDG’nin Suriye devletine entegrasyonu siyasi olarak giderek birbirine bağlanıyor.

Tam da bu sırada Türkiye-İsrail ilişkilerinde son derece tehlikeli yeni bir gerilim ortaya çıktı.

İsrail 18 Ağustos’ta Halep yakınlarındaki Ebu Zuhur hava üssünü vurdu. İsrail tarafı bunu Suriye’deki muhtemel Türk askeri varlığıyla ilişkilendirirken Ankara saldırıyı sert biçimde kınadı. Washington ise olası bir tırmanmayı önlemek için Türkiye, İsrail ve Suriye arasında yeni bir çatışmasızlık mekanizması oluşturmaya çalışıyor.

Burada dikkatli olmak gerekiyor ve şu soruyu sormak meşru:

Türkiye’deki barış süreci, Suriye’de Türkiye ile İsrail arasında yaşanabilecek ciddi bir kırılmaya dayanabilecek mi?

İsrail’in Suriye Kürtleriyle ilişkileri, SDG’nin geleceği, Türkiye’nin Şam yönetimiyle geliştirdiği güvenlik işbirliği ve Ankara-Tel Aviv arasındaki giderek sertleşen rekabet aynı jeopolitik alanda buluşuyor.

Dolayısıyla bundan sonraki provokasyonun mutlaka Türkiye içinde gerçekleşmesi gerekmiyor.

Bir hava saldırısı, SDG ile Şam arasında çatışma, Türkiye-İsrail geriliminin askeri boyuta yaklaşması veya Suriye’nin kuzeydoğusunda yeni bir kriz, Türkiye’deki silahsızlanma sürecinin üzerine hızla düşebilir.

Barışın gerçek sınavı

Türkiye’nin bugün geldiği nokta küçümsenmemeli.

Meclis 467 oyla hukuki çerçeveyi kabul etti. Devletin güvenlik kurumları silahsızlanmanın teyidinde merkezi rol üstlenecek. Suriye ve Irak boyutlarında yoğun diplomasi yürütülüyor. Erdoğan, Bahçeli ve Öcalan farklı nedenlerle sürecin devamını istiyor; Kalın ise devlet tarafındaki operasyonel bağlantıları kuruyor.

Belki de Türkiye uzun zamandır ilk defa bu kadar yüksek bir siyasi koordinasyon kapasitesine sahip.

Fakat barışın kalıcılığı tam da burada sınanacak.

Erdoğan, Bahçeli, Öcalan ve Kalın’ın bugün sağlayabildiği koordinasyonun yarın kişilere ihtiyaç duymadan işlemesini sağlayacak kurumlar kurulabilecek mi?

Çünkü başarılı bir barış sürecinin nihai göstergesi, onu başlatan liderlerin ne kadar güçlü olduğu değildir.

Bir gün o liderlerden biri masada olmadığında da sürecin devam edip edemeyeceğidir.

Yeni yazılardan haberdar olun! Lütfen aboneliğinizi güncelleyin.

İstenmeyen posta göndermiyoruz! Daha fazla bilgi için gizlilik politikamızı okuyun.

Aboneliğinizi onaylamak için gelen veya istenmeyen posta kutunuzu kontrol edin.

Etiketler: Bahçeli, Barış Süreci, Erdoğan, Kalın, mit, Öcalan, PKK

OKUMAYA DEVAM EDİN

Yabancıların gözüyle depremin görünümü
Dünya Komşuda Savaş Riskini Konuşuyor, Bizde Gündem Katar
Ümmetin “öğrenilmiş çaresizliği” Filistin’e deva olur mu?
  • Barış Sürecinin Dört Adamı ve Sürecin En Büyük Kırılganlığı24 Ağustos 2026
  • Türkiye’nin İsrail’e Karşı Caydırıcılığı Sınanmak İsteniyor22 Ağustos 2026
  • Ali Nesin: matematiğe âşık oldu, şimdi gençlere sevdiriyor22 Ağustos 2026
  • Ankara’dan İsrail’e iki mesaj: Oyuna gelmeyiz, izin vermeyiz20 Ağustos 2026
  • Demokrasi yolu Silivri değil, İmralı’dan mı geçer? Öcalan neyi amaçlıyor?20 Ağustos 2026
  • Kuzey Buz Denizi Yeni Süveyş Olabilir mi?20 Ağustos 2026
  • İsrail, Suriye’yi vurmadan önce Türk heyeti oradaydı; gerilim yüksek19 Ağustos 2026
  • Dalgalandım da duruldum: Türkiye, Yunanistan’ı Deniz Parkı’yla yanıtladı19 Ağustos 2026
  • Filiz Ali: Müzik ve müzik eğitimine adanmış bir ömür18 Ağustos 2026
  • Erdoğan’dan Trump’a “İsrail’i durdurun” ve “savaştan kaçmayız” mesajları18 Ağustos 2026
Haberler arşivinde arama yapın...

Siyaset

Ekonomi

Hafıza Kartı

Hayat

Arşiv

English

Hakkımızda

Künye

Yazarlar

Yardım

Reklam & İşbirliği

Bize Ulaşın

tbtcreative.com | UFKZDN © 2024 yetkinreport.com

Kurumsal Bilgiler     ·      Yardım     ·      Kullanıcı Sözleşmesi     ·      Yasal Çekince

TOP