Yetkin Report - Murat Yetkin

  • English
  • Siyaset
  • Ekonomi
  • Hafıza Kartı
  • Hayat
  • Yazarlar
  • Arşiv
  • İletişim

BM’de konuşurken herkes barışçı. Peki, savaşları kim çıkarıyor?

Yazar: Alpaslan Özerdem / 25 Eylül 2026, Cuma / Oda: Siyaset

BM Genel Sekreteri Antonio Guterres dünyadaki siyasi “çatlakların kanyona dönüştüğü” karamsarlığında. Konuşurken barışçı olmayan yok. Peki savaşları kim çıkarıyor? BM’nin işlevinin zayıfladığı bir gerçek, ama tek soru o değil. (Foto: BM/Laura Jarriel)

New York’taki Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu konuşmalarını birkaç saat dinleyince insanın aklına kaçınılmaz olarak tuhaf bir soru geliyor: Madem herkes barıştan yana, bu savaşları kim çıkarıyor?
Neredeyse bütün liderlerin sözlüğü aynı. Barış. Diplomasi. Diyalog. Uluslararası hukuk. Müzakere. İşbirliği. Sivillerin korunması. Sonra Genel Kurul salonundan çıkıp dünyaya bakıyorsunuz.
Gazze’nin yaraları kapanmış değil. Ukrayna savaşı sürüyor. Sudan dünyanın en ağır insani krizlerinden birini yaşamaya devam ediyor. ABD-İran savaşı altı ayı geride bıraktı. Yemen yeniden bölgesel hesaplaşmanın merkezinde.
BM Genel Sekreteri António Guterres de Genel Kurul’u açarken tabloyu saklamadı. Dünyadaki fay hatlarının genişlediğini, “çatlakların kanyonlara dönüştüğünü” söyledi. Savaşların uzadığını, sivillerin hedef alındığını, uluslararası hukukun bir kenara itildiğini anlattı.
Ama birkaç dakika sonra aynı kürsüye çıkan devlet liderlerini dinlediğinizde, neredeyse herkes çözümün parçası. Kimse sorunun parçası değil. Belki BM Genel Kurulu’nun asıl çelişkisi artık burada.

BM’de barış, eve dönünce reel politika

Genel Kurul bir bakıma dünyanın en büyük yıllık barış sahnesi. Liderler New York’a geliyor, uluslararası toplumun karşısına çıkıyor ve ülkelerini barıştan, hukuktan ve diplomasiden yana konumlandırıyorlar. Sonra uçaklarına binip başkentlerine dönüyorlar. Ve pazartesi sabahı reel politika yeniden başlıyor.
Silah satışları devam ediyor. Müttefiklere verilen askeri destek devam ediyor. Vekil aktörlerle ilişkiler devam ediyor. Jeopolitik rekabet devam ediyor. “Bizim güvenliğimiz”, “bizim çıkarlarımız”, “bizim nüfuz alanımız” yeniden dış politikanın temel ölçüsü haline geliyor.
Burada mesele liderlerin BM kürsüsünde söylediklerinin mutlaka samimiyetsiz olması değil. Daha rahatsız edici olan şu: Devletler barışı gerçekten isteyebilir ve aynı zamanda barışı imkânsızlaştıran politikalar izleyebilir. Çünkü devletler soyut olarak barış isterler. Ama kendi güvenliklerinden, nüfuzlarından, müttefiklerinden veya askeri avantajlarından vazgeçmeleri gerektiğinde barışın fiyatı birden yükselir.
İşte New York’ta pek konuşulmayan şey bu fiyat.

Barışın bedelini kim ödeyecek?

Otuz yılı aşkın süredir çatışma çözümü ve barış inşası üzerine çalışıyorum. Bana sorarsanız, barışın en zor tarafı hiçbir zaman insanları barışın iyi olduğuna ikna etmek olmadı. Asıl mesele, barış için neden vazgeçmeye hazır olduklarıdır.
Düşmanınızla konuşacak mısınız?
Müttefikinize gerektiğinde “buraya kadar” diyebilecek misiniz?
Savaş alanında elde ettiğiniz avantajın bir bölümünden müzakere masasında vazgeçebilecek misiniz?
Kendi kamuoyunuza “Evet, karşı tarafın da meşru bazı kaygıları var” diyebilecek misiniz?
Ve belki en zoru: Barış ile kendi kısa vadeli siyasi çıkarınız çatıştığında hangisini seçeceksiniz?
BM kürsüsünde bunların hiçbirinin bedeli yok. Gerçek barış siyaseti ise tam burada başlıyor.

Erdoğan’ın sorusundan daha zor bir soru

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan bu yıl da BM’nin uluslararası barış ve güvenliği koruma görevini artık yerine getiremediğini söyledi ve Güvenlik Konseyi’nin yapısını sorguladı. Mevcut sistemde 190’dan fazla ülkenin iradesinin beş daimi üyenin kararına bağlı olmasının adil olmadığını savundu.
Bu önemli ve uzun süredir tartışılan bir sorun. Ama artık daha rahatsız edici bir soruyu da sormamız gerekiyor: Ya sorun yalnızca BM değilse?
Güvenlik Konseyi reforme edilse, veto sınırlandırılsa, temsil daha adil hale getirilse bile devletlerin davranışları değişmezse ne olacak? Çünkü BM üyelerinden bağımsız yaşayan bir organizma değil. Onu işlemez hale getiren siyasi rekabetler, çıkar hesapları ve güç mücadeleleri zaten o salonun içinde oturuyor.
Başka bir ifadeyle, BM’nin barış üretme kapasitesindeki kriz ile devletlerin barış için siyasi bedel ödeme konusundaki isteksizliği birbirinden ayrı meseleler değil.

Savaşın altyapısı var, barışınki nerede?

Üstelik çok daha derin bir dengesizlik oluşuyor. Savaşa hazırlanmak için sürekli yatırım yapıyoruz. Daha gelişmiş dronlar. Daha hassas füzeler. Yapay zekâ destekli hedefleme sistemleri. Siber kapasite. İstihbarat teknolojileri. Yeni savunma ortaklıkları. Bir hedefi binlerce kilometre öteden vurma kapasitemiz her yıl gelişiyor.
Peki, düşmanları aynı masaya oturtma kapasitemiz? Arabuluculuğa, önleyici diplomasiye, yerel barış altyapılarına ve çatışma çözümüne aynı siyasi enerjiyi ve kaynağı ayırıyor muyuz?
Bence çağımızın asıl barış paradoksu burada. Savaşı daha hızlı, daha uzak mesafeden ve daha teknolojik biçimde yapmayı öğreniyoruz. Ama barışı aynı hızla geliştiremiyoruz.
Türkiye, Katar, Brezilya, Suudi Arabistan ve diğer orta güçlerin arabuluculuk alanında daha görünür hale gelmeleri bu nedenle önemli. Büyük güçlerin konuşamadığı aktörlerle bazen onlar konuşabiliyor. Ama burada da aynı ölçüt geçerli. “Biz arabulucuyuz” demek yetmez.
Arabuluculuk bazen dostunuzun duymak istemediği şeyi söylemeyi gerektirir. Bazen kendi jeopolitik çıkarınızı sınırlamayı. Bazen de yıllarca sonuç vermeyen bir süreci sabırla sürdürmeyi.

BM’den sonra ne olacak?

Belki bundan sonra BM Genel Kurulu konuşmalarını başka türlü dinlemeliyiz. Bir liderin kaç kez “barış” dediğini saymak yerine başka sorular sormalıyız. New York’tan döndüğünde ne yapacak?
BM Genel Kurulu bize her yıl dünyanın barış konusunda ne kadar güzel konuşabildiğini gösteriyor. Dünyanın asıl sorunu ise barışı nasıl anlatacağını bilmemesi değil. Barış ile çıkar çatıştığında hangisini seçeceğine karar verememesi.
Bu yüzden liderlerin barış konusundaki gerçek sınavı BM kürsüsüne çıktıklarında başlamıyor. O kürsüden indiklerinde başlıyor.

Yeni yazılardan haberdar olun! Lütfen aboneliğinizi güncelleyin.

İstenmeyen posta göndermiyoruz! Daha fazla bilgi için gizlilik politikamızı okuyun.

Aboneliğinizi onaylamak için gelen veya istenmeyen posta kutunuzu kontrol edin.

Etiketler: Barış Diplomasisi, Birleşmiş Milletler, diplomasi

OKUMAYA DEVAM EDİN

Kerkük’te Yüzde 15 Hisse, Türkiye İçin Yüzde 100 Stratejik Fırsat Olabilecek mi?
Erdoğan İsveç’e NATO üyeliği verdi, Türkiye’nin elinde ne kaldı?
ABD Suriye’de Güvenli Bölgeyi nihayet kabul etti ama…
  • BM’de konuşurken herkes barışçı. Peki, savaşları kim çıkarıyor?25 Eylül 2026
  • Fon krizinde yeni perde: Erdoğan’ın attığı neşter siyasete uzanacak mı?24 Eylül 2026
  • Fon Krizinde Asıl Soru: Para Nerede, Kim Geri Getirecek?24 Eylül 2026
  • Mansur Yavaş CHP’den istifa etti: bardağı taşıran bugünkü rest23 Eylül 2026
  • Erdoğan-Trump baş başa görüşmesi olmadı ama İran yaptırımları devrede23 Eylül 2026
  • MİT Başkanı Kalın’ın Afganistan-Pakistan trafiği ne anlatıyor?23 Eylül 2026
  • Borsa skandalı: o yatla yurt dışına kayıt dışı para da çıkarıldı mı?22 Eylül 2026
  • Kim bu 12 kişi? Borsa zararını halk değil, vurguncular ödemeli21 Eylül 2026
  • Terörsüz Türkiye Sürecinin Eksik Ayağı: Demokratikleşme21 Eylül 2026
  • Berlin Eyalet Meclisi seçimini Sol Parti Elif Eralp ile kazandı20 Eylül 2026
Haberler arşivinde arama yapın...

Siyaset

Ekonomi

Hafıza Kartı

Hayat

Arşiv

English

Hakkımızda

Künye

Yazarlar

Yardım

Reklam & İşbirliği

Bize Ulaşın

tbtcreative.com | UFKZDN © 2024 yetkinreport.com

Kurumsal Bilgiler     ·      Yardım     ·      Kullanıcı Sözleşmesi     ·      Yasal Çekince

TOP