Türkiye Ankara İçişleri Siyaset Kulisleri Haber ve Yorumlar

Erdoğan’ın manifestosu, Cehape Zihniyeti ve ekonominin seçime etkisi

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın 31 Ocak’ta açıkladığı 31 Mart yerel seçim manifestosunu okuyunca doğrusu aklım iyice karıştı.
Hayır, mesela,  çok rahat 5 maddede toplanabilecek vaatlerin (hazır zengin göstermişken neden 12 değil de) 11 madde altında sayılması nedeniyle değil. Eminim o soruya verecek “Hesapladık herhalde, ezbere konuşmuyoruz” türünden  bir cevapları vardır.
Ama şunu anlamakta zorlandım: benim bildiğim İstanbul Büyükşehir Belediyesi, bizzat Erdoğan’ın kazandığı 27 Mart 1994 seçimlerinden itibaren hep Milli Görüş ve o zihniyetteki hareketlerin elinde oldu; Refah Partisinden başladı, şimdi AK Parti’de. Dile kolay, 25 yıl.
Yani bu şehirde “Cehape zihniyetinin” bıraktığı çöplerin kaldırılması da, şimdi Cumhurbaşkanının çok şikâyetçi olduğu şehrin kültürel yapısını, siluetini bozan dehşetengiz gökdelenlerin dikilmesi de, çok şikâyetçi olduğu “şehirlerimizin gayrimenkul odaklı zenginleşme aracı olarak görülmesi” hadisesi de hep bu 25 yıl içinde patladı. Merak ediyorum, acaba o binaları kaşla göz arasında yasadışı Fethullahçı örgütlenme ile işbirliği içindeki CHP’li müteahhitler mi dikti, saf ve iyiniyetli AK partili belediye başkanlarından, mesela bir gönül insanı olan Kadir Topbaş’tan habersiz? Yoksa kimse geçemesin de hükümet hakkında kötü düşünceler beslesinler diye Cehape Zihniyeti mi Hazineyi dünya borcun altına sokup üçüncü “Yavuz Sultan Selim” köprüsü ve Avrasya tüneline o felaket geçiş ücretlerini koydu?
Aynı şekilde CHP, DSP, SHP’nin büyük bir başarıyla ayrı adaylar çıkararak 4 bin oy farkla Melih Gökçek’e hediye ettikleri Ankara da 1994’ten bu yana, yakın zamanda istifa ettirilene dek Refah’tan AK Parti’ye aynı zihniyetin elindeydi. Acaba Erdoğan dün yayalara yürünecek kaldırım bırakılmayan şehirlerden şikâyet ederken yine bu Cehape Zihniyetinin Atatürk Bulvarını iki kişinin yan yana kaldırımdan yürüyemeyeceği hale getirmesinden mi söz ediyordu; yürüme engelli vatandaşları, bebek arabası iten anneleri hiç saymıyorum. Yoksa dönemin Ulaştırma Bakanı, Cehape Zihniyetinin Ankara’yı metrodan mahrum bırakma kumpasını boşa çıkarmak için mi Gökçek’in BOTAŞ borçlarına bağladığı metro projesini ondan alıp devlet adına üstlenmişti? Kimdi o sırada Ulaştırma Bakanı hatırlıyorsunuz değil mi? Halen Anayasa’ya rağmen hem Meclis Başkanı, hem İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayı olan, son Başbakan Binali Yıldırım.
Binali Yıldırım deyince, daha önce CHP’li Aziz Kocaoğlu’na seçim kaybettiği İzmir aklıma geldi. İstanbul’da yağmur yağıp bulvarları, dere yatağına imar izni verilmiş konutları sel basınca doğal afet, Allah’ın işi, CHP’nin yönetiminde İzmir’de yağmur yağınca Cehape Zihniyeti, öyle mi? İzmir’in yurt dışı kredi itibarının Türk Hazinesinden yüksek olmasından söz etmeyelim ama neme lazım…
Aslında bu manifestonun seçmenin tercihleri açısından bir önemi olmayacağını, sadece, artık yüzde 80 kadarı kontrolünde olan medyanın iman tazelemesine vesile vereceğini biliyor; Türkiye’nin gelmiş geçmiş en başarılı ve tecrübeli siyasetçilerinden birisi ne de olsa.
Asıl sorunun büyük ölçüde inşaat ve gayrimenkul rantına dayanan ekonomiden kaynaklandığını elbette hepimizden iyi biliyordur; Beştepe’de işi farklı göstermeye çalışanlara rağmen.
Kadir Has Üniversitesinin 30 Ocak’ta yayınladığı Türkiye’nin 2018’deki sosyal ve siyasal görünümü araştırmasına göre, işsizlik ve hayat pahalılığı, birkaç yıldan beri yeniden gündemdeki en önemli sorunlar olarak belirtilmiş; FETÖ ile mücadele üçüncü, PKK demek olan terörle mücadele dördüncü sırada. Üstelik artık Suriye ya da Irak’a yapılacak bir harekatın yerel seçimler üzerinde pek etkili olmayacağı da anlaşılıyor; vatandaşın dış politikaya da göçmen politikasına da desteği azalıyor; AK Partililer dahil.
Dolayısıyla ben 31 Mart seçimlerini her türlü sürprize açık görüyorum; AK Parti cephesi için de, doğrusu hiç de parlak bir profil çizmeyen CHP cephesi için de.

Turkish Domestic Politics Analysis and Forecast, Turkish Economy Economic Problems Developments Analysis

Erdoğan’s biggest problem ahead of elections is economy, more than terrorism

Turkish President Recep Tayyip Erdoğan’s biggest problem ahead of the key March 31 local elections is economic difficulties which occupied the first two ranks of a survey revealed on Jan 30 in Istanbul, hurting people more than terrorism after a number of years.

According to the annual “social-political tendencies research” of the Center for Turkish Studies (CTRS) of the Kadir Has University (KHAS) in Istanbul, 26.9 percent of people who answered the survey said that the biggest problem of 2018 was “unemployment”. In 2017 the answer to that question was “terrorism” by 29.0 percent which dropped to 13.8, the fourth rank in the popular agenda.

The unemployment answer in the questionnaire was followed by “cost of living” by 17.8 pct. The third in the rank is the struggle against the illegal network of the U.S.-resident Islamist preacher Fethullah Gülen, or FETÖ as it was indicted against masterminding the 2016 military coup attempt in Turkey; 16.2 pct. And the fifth on the list is another economy related problem: depreciation of Turkish lira against foreign currencies, especially the U.S. dollar.

It is not a surprise that the anti-American sentiment in Turkey hit 82 pct according to the same survey as three of the five biggest problems listed are somehow related with U.S. in people’s eyes, including the American collaboration with the Syria branch of the outlawed Kurdistan Workers’ Party (PKK) which has been designated as terrorist also by the U.S. government.

The survey says that the slight drop in the confidence shown by the AK Parti voters to Erdoğan’s presidency from 89.9 to 80.7 was mainly due to the economic reasons.

The approval rate for government’s economy politics in 2017 was 47.7 which dropped to 33.5 in 2018 according to the survey; 57.1 percent said their economic stance got worse in 2018, but 21,9 percent said they were not negatively affected by the economic situation.

The overall satisfaction of the ruling AK Parti voters to the government performance, despite the presidential election of 2018 has dropped from 88.0 to 82.3 pct, mainly due to the same reason. The approval rate of Erdoğan in the same context was dropped from 56.4 percent from right after the June 24, 2018 elections to the end of the year to 38.9 pct, yet it did not affect much the loyalty of the AK Parti voters to President Erdoğan despite a slight loss from 92.4 to 84.5 pct.

Another interesting result of the survey was about Turkey being democratic or authoritarian. It is not a surprise that the social democratic opposition Republican People’s Party (CHP) said more authoritarian by 65.9 pct. as well as the Kurdish problem focused Peoples’ Democratic Party (HDP) by 76.0 pct. But 49.5 pct of AK Parti’s election ally Nationalist Movement Party (MHP) voters said thet Turkey became more authoritarian in 2018 from the 40.0 of 2017. More surprisingly, almost a third of the AK Parti voters (32.6 pct) said Turkey became more authoritarian last year; in 2017 that figure was 17,6. Also 30.7 pct of AK Parti voters think Turkey was not a “modern” country; in 2017 only 12 pct thought that way.

One of the worst profiles in the survey belongs to Turkish media. Those who think that there was media freedom in Turkey in 2018 was 37.7 pct (from 45.1 in 2017) where more than three quarters of media outlets are in the hands of pro-government investors. Only 37.5 pct of the people think there was freedom of expression in Turkey with a 10 pct drop from a year before. As a result credibility of media in the country is one of the lowest among democratic institutions.

Turkish Domestic Politics Analysis and Forecast

Anti-American sentiment in Turkey hits 82 percent, study shows

Some 82 percent of Turks perceive the U.S. as the biggest threat to national security a credible academic study in Turkey revealed on January 30.
According to the annual research results of the Center for Turkish Studies (CTRS) of the Kadir Has University (KHAS) in Istanbul 81.9 percent of Turkish citizens think the biggest source of threat poetical is the U.S. in 2018 with a 27.4 percent rise with respect to the 64.3 percent in 2017; it was 60.4 percent in 2016.
The two main reasons for that. The first one is the U.S. collaboration with the Syria wing of the outlawed Kurdistan Workers’ Party (PKK) against the Islamic state of Iraq and Levant (ISIL; the PKK being designated as terrorist by the U.S. as well. The second reason is the American shelter to Fethullah Gülen, the U.S.-resident Islamist preacher who is accused of masterminding the 2016 military coup attempt in Turkey.
The biggest rise in threat perception by Turkish citizens is from Saudi Arabia in 2018; it is 37.9 with a 43.6 pct rise with respect to 2017, competing with Israel (60.4 pct), Armenia (55.7), Syria (54.6), UK (53.9), France (52.5), Germany (51.6) and Greece (48.5).
Turkey’s NATO rival Russia is perceived as threat by only 39.1 pct of Turkish citizens in 2018; it was 25.1 a year before.
But Turks who have a problem with their NATO partners like U.S., UK, Germany, France and Greece, apparently have no problem with NATO itself. Almost 60 pct of Turks (58.7) think Turkey should stick with NATO and only 11.5 pct think should leave; some 35 pct (34.8) Turkey cannot maintain its security in international politics properly without NATO.
The support for continuation of membership negotiations with the European Union (EU) is nearly 50 pct (48.9) and some 24 pct (23.9) think talks should be ended.
There is a decline in support for the foreign policy of President Recep Tayyip Erdoğan’s Justice and Development Party (AK Parti) government with respect to a year before; the 45.9 pct support in 2017, dropped to 32.2 pct in 2018. The support for foreign policy among AK Parti voters has dropped from 75.2 pct to 66.3 pct in a year, according to the KHAS study. The drop is partly due to the decline in support for the government’s Syria policy. The support was 88.5 pct in 2017 which slid down to 34.7 in 2018 and half of that drop came from the AK Party voters, the study revealed.
That is in parallel with the decline in support for Erdoğan government’s policy for cross-border military operations (mainly into Syria and Iraq); the 56.4 pct support in 2017 was found as 45.1 pct in 2018.
Also, for the first time, more than half of Turkish people said they do not want more refugees. In 2017 this figure was 46.4 percent, in 2018 it increased to 59.4, almost 60 pct. Turkey already hosts around 3,5 million refugees from Syria.
The foreign policy outlook of the government in the eyes of voters as Turkey is heading for local elections on March 31, 2019 is not that bright. The foreign policy performance has not been of primary importance in Turkish elections, especially not in municipal elections.
It is the economy which matters and the news are not that bright on that front either, according to the same study. Turkish citizens’ biggest problem in 2018 was no longer terrorism but unemployment and cost of living, which might have an impact on elections.

Türkiye Ankara İçişleri Siyaset Kulisleri Haber ve Yorumlar

Halkın dış politikaya desteği azalıyor, daha fazla göçmen istenmiyor ve ABD’ye tepki büyüyor

İstanbul’daki Kadir Has Üniversitesi’nin (KHAS) Türkiye Araştırmaları Merkezi (CTRS) tarafından yürütülen Türkiye Sosyal-Siyasal Eğilimler Araştırmasının 2018 sonuçları 30 Ocak’ta bir basın toplantısıyla ilan edildi.
Geçen yıl Cumhurbaşkanlığı seçimi sonuçlarını 6 ay öncesinden isabetle tahmin eden araştırma sonuçları 2018’de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan başkanlığındaki AK Parti hükümetinin dış politikasına verilen desteği düştüğünü gösteriyor.
Buna göre, 2017’de AK Parti’nin dış politikasına verilen yüzde 45,9 destek, 2018’de 32,2’ye düşmüş bulunuyor. İşin ilginci, 26 il merkezinde yapılan çalışmaya cevap veren AK Parti seçmenleri arasında da dış politikaya verilen desteğin yüzde 75,2’den, 66,3’e düşmüş olması. Bu düşüş, Suriye politikasına verilen destekteki kayıpla paralel seyrediyor. Erdoğan’ın Suriye politikasına 2017’de verilen 38,5 oranındaki destek, 2018’de 34,7’ye düşmüş ve bu düşüşün yarısı da yine AK Parti seçmeninden geliyor.
Keza, hükümetin daha fazla göçmen kabulüne karşı duruş da ilk kez yüzde 50’nin üzerine çıkmış, yüzde 60’ı bulmuş (59,4) durumda; bir önceki yıl bu oran yüzde 46,4 idi. Yine aynı çerçevede, Türkiye’nin başka ülkelerde asker bulundurmasına verilen destek bir yıl içinde yüzde 48,1’den 40,7’ye düşmüş. Terörle mücadele için de olsa sınır ötesi askeri operasyonlara verilen destek de yüzde 56’dan yüzde 45,1’e inmiş görünüyor.
12 Aralık-4 Ocak tarihleri arasında yapılan araştırma dış politikaya dair başka çarpıcı sonuçları da gösteriyor.
Örneğin Türk vatandaşları en büyük tehdit kaynağı olarak ABD’yi görüyor; 2017’de yüzde 64,3 olan tehdit oluşturma algısı, 2018’de yüzde 27,4’lük bir sıçramayla, yüzde 81,9’a, yuvarlarsak, yüzde 82’ye yükselmiş. Bunda en büyük etkenler, ABD’nin PKK’nın Suriye kolu PYD/YPG ile işbirliğinde ısrar etmesi ve 2016 askeri darbe girişiminden sorumlu tutulan Fethullah Gülen ve örgütüne verdiği destek.
Bunun dışında sıralama pek değişmemiş: İsrail (63,3), Ermenistan (55,7), Suriye (54,6, İngiltere (53,9), Fransa (52,5), Almanya (51,6), Yunanistan (48,5) olarak devam ediyor.
Bu yılın tehdit algısında en büyük sıçramayı yapansa Suudi Arabistan olmuş; bir önceki yıla göre yüzde 43,6’lık bir artışla ankette yüzde 37,9’luk tehdit algısı ile sıralamaya girmiş. Bunda Cemal Kaşıkçı cinayetinin etkisi var.
NATO üyesi Türkiye’nin o çerçevede en büyük hasmı ama Suriye’de ortağı Rusya’dan gelen tehdit algısı ise yüzde 39,1.
Bu noktada ilginç bir durum ortaya çıkıyor. Türk vatandaşları ülkenin belli başlı bütün NATO müttefiklerinden, yani ABD, İngiltere, Fransa ve Almanya’dan gelebilecek tehdidi, Rusya’dan gelebilecek tehdidin önüne koyuyor, fakat yüzde 60’a varan (58,7) net bir oranla Türkiye’nin NATO üyeliğinin devamını destekliyor. NATO üyeliği sonlandırılmalı diyenlerin oranı yalnızca yüzde 11,5. Hatta yüzde 35’lik (34,8) bir kesim, NATO olmaksızın Türkiye’nin uluslararası planda güvenliğinin tehlikeye düşeceğine inanıyor.
Evet, 31 Mart seçimlerine giderken AK Parti hükümetinin dış politika karnesi, halkın gözünde pek de iyi değil bu araştırmaya göre. Örneğin, Suriye, ya da Irak’a yeni bir sınır ötesi harekâtın ne oranda oya tahvil olacağı kuşkulu. Öte yandan dış politika hiçbir zaman Türkiye’deki seçimlerde asli karar unsuru olmadı; kaldı ki belediye seçimlerinde daha da küçük bir etkisi olur.
Seçimlerde en önemli unsur, hep ekonomi ve ekonomik beklentiler olmuştur ki KHAS araştırması o bakımdan da pek parlak bir tablo çizmiyor. Araştırmaya göre 2017’de “gündemdeki en önemli sorun” sorulduğunda verilen yanıt “terör” olmuş, yüzde 29,0 oranıyla. Oysa terör 2018’de dördüncü sıraya inmiş. İlk iki sırada ekonomik konular var: işsizlik ve hayat pahalılığı. Onları “FETÖ ile mücadele” izlemiş.
Ekonomik gidiş ve yerel seçime muhtemel etkileri ayrı ve uzun bir analizi hak ediyor. O da sırada.
Ancak Erdoğan ve AK Parti hükümetinin kitleleri en çok harekete geçirdiğini düşündüğü güvenlik ve dış politika konularında desteğinin düştüğü görüntüsü, siyasetteki manevra alanını daraltıcı bir gelişme sayılmalı.

Türkiye Ankara İçişleri Siyaset Kulisleri Haber ve Yorumlar

Venezuela: Trump ABD’yi darbeler çağına döndürüyor

ABD Başkanı Donald Trump, 23 Ocak Twit mesajı ile ABD’nin Venezuela’da “Başkanlığını ilan eden” muhalefet lideri Juan Guaido’yu “geçici başkan” olarak tanıdığını açıkladı. Guaido, seçimlerin adil olmadığı gerekçesiyle boykot ilan etmiş ve tek kale maç şeklinde yapılan seçimi Nicolas Maduro yeniden kazanarak 10 Ocak’ta yeniden başkanlık yemini etmişti. Guadio da 23 Ocak’ta, Venezuela’nın Jimenez diktatörlüğünden kurtuluşunun 61’inci yıldönümünde taraftarlarıyla sokağa dökülerek kendisini Başkan ilan etmiş, “iktidar gaspına” son vereceğini duyurmuştu.
ABD Başkanı Trump’ın hamlesi yalnızca siyasi tarihte eşi görülmemiş bir darbe türü olmakla kalmıyor, aynı zamanda uluslararası bir entrika izleri de taşıyor: ABD’nin kararı saatler içinde Kanada’nın yanı sıra, Venezuela’nın komşuları Brezilya ve Kolombiya tarafından da tanındı. Her iki ülkenin de son haftalarda Venezuela sınırına asker yığdığı haberleri medyada yer alıyordu; bu da önümüzdeki süreçte bir sıcak çatışma, hatta işgal ihtimalini dahi akla getiriyor. Tabii Venezuela ordusunun saf değiştirmesi halinde bu post-modern darbenin bildiğimiz bir Amerikan destekli darbeye dönüşme ihtimalini de. Şimdiye dek ABD’nin post-modern müdahalesine karşı çıkan yalnızca Türkiye, Rusya, Küba ve tek komşusu olarak Bolivya var.
Şimdi burada dünyanın en büyük petrol yatakları üzerinde oturup, güya sosyalizm adına selefi Hugo Chavez gibi halkını ekonomik sıkıntılara sürükleyen beceriksiz Maduro otokrasisini savunacak halim yok. Ama bunu değiştirmek, güya ülkeye demokrasiyi getirmek Trump’a ya da başka bir dış güce düşmez. (Venezuela 300 küsur milyar varil petrol yataklarıyla Suudi Arabistan’ın önünde en büyük petrol yataklarına sahip. Üçüncü sırada ABD ardından muhalefet liderini başkan ilan eden ilk ülkenin Kanada olması bu durumda şaşırtıcı mı? Hayır.)
Bu durum, ABD’nin tıpkı Soğuk Savaşın başlangıcında olduğu gibi yeniden başka ülkelerde kendisine ters düşen beğenmediği yönetimleri darbe ve siyasi entrikalar yoluyla devirme siyasetine mi döndüğü sorusunu da akla getiriyor. Amerikalı Demokratlar son seçimde “Rusya müdahale etti, Trump kazandı” diye feveran etmişlerdi ama bu işi başlatan ABD idi.
Amerikan istihbaratı CIA’nın 1947’de kuruluşu ardından ilk büyük uluslararası operasyonu 1948 İtalyan seçimlerine müdahale olmuştu. Vatikan, eski Faşist Parti üyeleri ve Nazi artıklarının –ve yüklü miktarda paranın- yardımıyla seçimleri Komünist ve Sosyalistler karşısında Hıristiyan Demokratların kazanmasını sağlamışlardı; Hristiyan Demokratlar onu izleyen 50 yıl iktidarda kalmışlardı. Bir sonraki yıl Suriye’de darbe yaptılar. 1952’de Mısır’daki Hür Subaylar darbesinde de Amerikalıların izleri vardı. 1953’de İran’da petrolü millileştirmek isteyen Başbakan Muhammed Musaddık’ı İngiliz MI6 yardımıyla deviren CIA idi. 1962’de Hindistan seçimlerini Komünistleri (Maocu fraksiyonla) bölerek seçimleri Kongre Partisinin kazanmasını sağlayan da yine CIA idi. Bütün bunları ayrıntısıyla, yeni yayınlanan Meraklısı İçin Casuslar Kitabı’nda yazdım, meraklısı ayrıntılarına bakabilir. 1950’lerde ABD’ye askeri eğitime gönderilen subaylar 27 Mayıs 1960 darbesinin belkemiğini oluşturdu. 12 Eylül 1980 darbesinde ABD’nin rolünü de daha önce Meraklısı İçin Entrikalar Kitabında incelemiştik.
Bu tablo, Soğuk Savaş tablosudur.
Trump büyük oynuyor.
Ancak Soğuk Savaş’ta karşısında yalnızca askeri olarak ağır sıklet, ancak ekonomik olarak orta sıklet Sovyetler Birliği vardı. Şimdi Rusya, Çin, Avrupa Birliği ve daha önce hesapta olmayan “arızalar” çıkartan başka ülkeler de var karşısında.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Maduro’yu destekliyor diye Maduro’yu devirmek isteyen Trump’tan yana tavır alacak, bu post-modern darbeye sevinecek kadar aklımı peynir ekmekle yemedim; sırf Trump’a karşı çıkıyor ve ilkel bir sol retorik kullanıyor diye Maduro gibi beceriksiz bir diktatörü de savunacak değilim. Ancak demokrasi ve özgürlükleri savunmanın öncelikle darbelere, özellikle de dış destekli darbelere karşı durmaktan geçtiğini görecek kadar aklımın başına olduğunu sanıyorum.
Dünya iyi bir yere gitmiyor, Türkiye de bu gidişin dışında kalamayacak; görünen budur maalesef

Türkiye Ankara İçişleri Siyaset Kulisleri Haber ve Yorumlar

Suriye’de ABD-Rusya Arasında Sıkışmak

Amerikalı Senatör Lindsey Graham’ın 18 Ocak’ta Ankara’daki yoğun temasları ardından 19 Ocak’ta ayrılırken düzenlediği basın toplantısına mümtaz Türk medyası, örneğin BBC, Almanya’nın Sesi ve Rusya’nın Sesi radyolarının gösterdiği ilgiyi göstermedi. Nedenini sorgulamıyorum artık, malumun ilamı gereksiz. Oysa Graham, Türkiye’nin Suriye siyasetini yakından ilgilendiren önemli konulara değindi.
Nitekim Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, 20 Ocak gecesi ABD Başkanı Donald Trump’ı arayarak Graham ile gönderdiği mesajları teyit etti, IŞİD’e karşı işbirliği azmini yineledi ve Amerikan askerleri çekilirken Türkiye’nin güvenliği devralmaya, önceden konuşulduğu üzere Münbiç’ten başlamak istediğini söyledi.
Orada ciddi bir sorun var ve soruna artık Rusya da dâhil olmuş vaziyette. Oraya geleceğiz ama önce Amerikalı senatörün basın toplantısının neden önemli olduğunu biraz açmamız gerekiyor.
Örneğin Graham, daha önce bir Amerikalı yetkilinin ağzından duymadığımız netlikte, Amerikan ordusunun Suriye’de IŞİD’e karşı müttefiki YPG’den “Kürtler” diye söz etmeyi bırakıp “PKK’nın kolu” olarak söz etti. Daha geçen hafta Senato’da yaptığı konuşmada, Türk ordusundan Suriye’ye girip IŞİD’in “işini bitirmeyi” beklemenin “çılgınlık” olacağını, çünkü Türklerin “Kürtler üzerine bomba yağdıracağını söylemişti. Basın toplantısında ise bunun yerine “PKK ile bağlantısı var, kanıtları açık ve net. Müttefik Türkiye için yarattığımız problemi çözmeliyiz” diyordu.
Amerikalı Senatörün bunu söylerken YPG/PKK ile ilişkiden pişmanlık duyduğu sanılmasın. Yalnızca artık bu işbirliğinin Türkiye’ye verdiği zararın ve rahatsızlığın farkında olduğunu, buna karşı hızla önlemler almanın gerektiğini söylüyordu. Şu sözler onun:
• “Bizimle DEAŞ’a karşı savaşanlara bir şey borçluyuz. Hatalarımızı düzeltmek için fırsatlarımız var ve zamanımız tükeniyor, bu yüzden buradayım. General Dunford’un YPG’nin Türkiye’den uzaklaştırılması, ağır silahların alınması konusunda Türk askerleriyle çalıştığı bir plan var. Menbic yol haritası uygulanırsa, Fırat’ın doğusunda tampon bölge olur.”
“DEAŞ’a karşı savaşanlar” sözüyle YPG’nin kast edildiği açık. Önceki ABD Başkanı Barack Obama’nın 2014’te, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın uyarılarına karşın, Amerikan ordularının kara gücü olarak YPG ile işbirliği tercihinden bu yana Türkiye haklı bir kızgınlık içinde. Ama YPG’nin IŞİD’e karşı savaşta elde edilen payda önemli oldu; Türkiye’nin da ABD önderliğinde kurulan anti-IŞİD koalisyonunun parçası olduğunu, İncirlik ve diğer üsleri bu amaçla kullanıma açtığımızı, Fırat Kalkanı operasyonunda binlerce IŞİD militanının Türk askeri ve desteklediği ÖSO tarafından öldürüldüğünü unutmamak lazım. Üstelik Amerikalıların Fırat’ın Doğusunda IŞİD’e karşı savaşında Amerikan askerleri yerine PKK’lıların öldüğünü de unutmamak lazım; Amerikalılar kendilerini bir gönül borcu içinde hissediyorlar muhtemelen, yoksa ABD yönetimi Suriye toprağından PKK istiyor diye Kürdistan koparamayacağını biliyor.
Graham’ın bahsettiği plan, aslında geçen hafta Brüksel’deki NATO toplantıları sırasında Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Güler ile ABD Genelkurmay Başkanı Orgeneral Joseph Dunford arasındaki görüşmeden bu yana askeri ve diplomatik heyetlerce üzerinde çalışılan bir plan. O plan, ABD Başkanı Donald Trump’ın 13 Ocak’ta Ankara’nın tüylerini diken diken eden “Kürtleri vurularsa ekonomiyi mahvederiz. 20 millik güvenlik bölgesi kurulacak” Twit’inde işaret edilen bölge üzerine çalışılıyor. Güvenlikli Bölge önerisi aslında Türkiye’nin Suriye iç savaşının başında ortaya attığı öneriydi ama kabul görmemişti. Şimdi Amerikalılar bu bölgeyi Türkiye YPG’ye saldırmasın diye istiyor, Türkiye ise o bölgede YPG/PKK faaliyeti olmasın diye. 20 mil, yaklaşık 35 kilometre. Aslında bu bölge de Türk topçusunun menzili içinde kalır ama Suriye’deki Kürt nüfusun çoğu da bu bölge içinde yaşıyor.
Ankara’nın –Fırat’ın Batı yakasından kalması nedeniyle- ayrıca önem verdiği Münbiç anlaşması, Graham’ın sözlerinden anladığımız kadarıyla hâlâ masada.
Öte yandan Amerikan askerinin çekilmesinin Trump’ın 24 Aralık Twitinde söylediği gibi “hemen” olmayacağı da artık anlaşılıyor.
Bu gecikmenin tek nedeni Dunford-Güler planının beklenmesi olmayacak. Başka önemli gelişmeler de var.
Örneğin, Trump o Twiti atar atmaz bir süredir pek duyulmayan IŞİD terör saldırıları birden canlandı. Geçen hafta Münbiç’te IŞİD’in üstlendiği bombalı saldırıda Amerikan askeri personelinin de öldürülmesi konuyu yeniden Amerikan kamuoyu gündemine getirdi. Trump, Meksika sınırına duvar örme siyaseti nedeniyle hükümet harcamalarını durdurmayı göze almış haldeyken, uzun aradan sonra Amerikan askerlerinin öldürüldüğü haberini de önünde buldu; hem de “DEAŞ’ı bitirdik” açıklamasının üstüne.
Bu sırada bir de, tam da Graham’ın Ankara’da olduğu gün, YPG’lilerin Münbiç’te Rus özel kuvvetleriyle devriye attığı haberleri geldi. Zaten birkaç gün önce Rus Dışişleri Sözcüsü Maria Zaharova, “Suriye Kürtlerinden” Beşar Esad rejimiyle ilişki kurmalarını istediklerini açıklamıştı. Bunu, Hatay’a komşu İdlib civarında artan çatışmalar izledi; malum, Rusya ve İran’la birlikte yer aldığımız Astana Mutabakatı çerçevesinde Türkiye’nin İdlib etrafında 12 askeri gözlem noktası bulunuyor; yani Türk askeri var o saldırı ve çatışmaların tam kıyısında. Tükiye’nin Suriye’deki iki büyük operasyonunun, Cerablus-El Bab’daki Fırat Kalkanı ve Afrin’e karşı Zeytin Dalı operasyonlarının Rusya desteği sayesinde yapılabildiğini de unutmamak lazım.
Rusya’nın YPG/PKK’ya “Esad’la ilişki kurun” demesi, bir yerde PKK’ya eski koruyucusuna dönmesi tavsiyesi gibi; malum Abdullah Öcalan, 1979’dan, 1998’e dek, o zaman “baba” Hafız Esad’ın koruması altında Suriye ve Lübnan’ın fiilen Suriye kontrolü altındaki bölgelerinde barınmış, gelişmiş, Türkiye’ye karşı saldırılarını oradan yönetmişti. (Öcalan’ın Türkiye’nin bastırmasıyla Suriye’den çıkarılması ardından 1999 Şubatında Kenya’da yakalanması ise CIA’nın MİT’e yardımı sayesinde olmuştu.) Aslına bakarsanız Rusya –ki PKK’yı terörist olarak görmeyen ülkelerden- Suriye’nin federasyon olması gerektiği ve bunun bir Kürt özerk bölgesi de içerebileceği konusunu, üstelik yazılı olarak beyan etmiş tek devlet.
Bir de S-400/Patriot konusu var. Birden Trump’ın başına saksı düştü de Türkiye’ye Partriot satışına onay verildi, hatta teklif yapıldı zannetmeyin. Bu Türkiye’nin S-400 alma kararının sonucu, çünkü Amerika S-400’lerin kendi savunma sisteminde işler hale gelmesinin ciddi gediğe yol açacağını düşünüyor. Ve dünyanın Türkiye etrafında dönmediğini bilenler için söyleyelim, bu durum Türkiye’ye özgü değil: ABD, S-400 almak isteyen Hindistan’a da benzer öneriyle gidiyor, Suudi Arabistan’dan ise –tıpkı Türkiye’den istediği gibi- S-400’lerini alsa bile işletmemesini, yeşil düğmeye basmamasını istiyor.
Özetle Türkiye, Suriye sahnesinde NATO müttefiki ABD ile Astana müttefiki Rusya arasındaki hassas dengede sıkışmış durumda. Görmek isteyenlere o kadar açık ki manzara: Rusya, Türkiye ve ABD’nin PKK konusunda çekişmesi sayesinde hem Suriye, hem Orta Doğu’daki nüfuz alanını genişletiyor, bundan İran’da yararlanıyor. Tam da 31 Mart yerel seçimleri öncesinde ABD’den ekonomik tehdit, Rusya’dan PKK ile flört tehdidi altında bir çıkış yolu bulmak gerekiyor.
Bir de menzili 31 Mart seçimi sonrasına sarkan bir durum var. Görülüyor ki hem ABD, hem Rusya, diğerlerini şimdi saymıyoruz, Türkiye üzerinde PKK üzerinden baskı kurmaya çalışıyor. Türkiye kendi başına çözmek için yeni imkânlar arayıp bulmadıkça bu mesele ülkemizin dış ve güvenlik siyasetindeki en büyük gedik olmaya devam edecek.

Turkish Domestic Politics Analysis and Forecast

U.S troop pull-out is likely to be delayed, as Erdoğan calls Trump

Following a key visit of U.S. Senator Lindsey Graham, to Turkey on Jan 18, it is almost clear that the withdrawal of the American troops from Syria may not be immediately as the U.S. President Donald Trump has stated almost a month ago on Dec 24, 2018.
Calling up Trump late on Jan 20, Turkish President Tayyip Erdoğan endorsed the messages he sent via Graham, confirmed his will to cooperate in Syria and said Turkey was ready to take over the security as the American troops withdraw, starting from the disputed town of Manbij.
Graham’s visit was right after a Twit by Trump in which he said Turkish economy would be “devastated” if Turks “hit Kurds” after the withdrawal of American soldiers. That was also condemned by Turkish opposition parties as Foreign Minister Mevlüt Çavuşoğlu said the Turkish people would starve but not bow before such threats. The economy with inflation rate is back in double digits, interest rates more than 20 percent and Turkish lira vulnerable to U.S. dollar moves is perhaps the Achilles heel of President Tayyip Erdoğan’s Justice and Development Party (AK Parti) government, as the country is heading for local elections on March 31. Erdoğan, instead of expressing his fury publicly, opted for diplomacy this time and called up Trump, as an indication of willingness not to antagonize the situation further and to find a middle way.
Graham, who is known to be an opponent of Trump within the Republican Party on a number of matters but national security called up Turkish Ambassador Serdar Kılıç last week and asked for a series of high rank appointments in the Turkish capital Ankara. He got them immediately. On Jan 18, he met President Erdoğan, Foreign Minister Çavuşoğlu, Defense Minister Hulusi Akar and the head of Turkish intelligence MIT, Hakan Fidan; almost a state president’s treat.
Graham is not someone alien to Ankara. Last December he was the one who organized an informal and secretive meeting in the Congress where Fidan briefed a limited number of senators mainly on the murder of Jamal Khashoggi in the General Consulate of Saudi Arabia in Istanbul. Democratic Senator Jeanne Shaheen was among them; the two had been in Turkey for high ranking contacts, including Erdoğan before the release of Pastor Andrew Brunson last year. Graham is closely interested in Turkey’s fight against the outlawed Kurdistan Workers’ Party (PKK), which is designated as terrorist not only by Turkey but also the U.S. and the European Union (EU) countries. The PKK which was clandestinely established with a Marxist-Leninist program in 1978 has been waging an armed campaign against since 1984 with the target of carving out an independent Kurdish state out of the NATO member Turkey as well as Iran, Iraq and Syria which claimed some 50 thousand lives so far. It was Graham back in 2015 who forced Obama’s Secretary of Defense Ashton Carter to admit that the administration was aware of the “organic relation” between the PKK and its de facto Syria branch the Democratic Union Party (PYD) as Ashton was trying to convince the Senate for arms delivery to use its armed wing the People Protection Units (YPG) as foot soldiers against the Islamic State of Iraq and Levant (ISIL) in Syria.
So far the U.S. Central Command (CENTCOM) has armed and trained some 30 thousand YPG militia in north east of Syria despite persistent warnings by its NATO ally Turkey that it would pose a national security threat under the protection of Americans; Turkey has a 911 km porous border with Syria and is currently erecting hundreds kilometers of concrete blocks to seal it. It is ironic to remember that it was the U.S. intelligence CIA which had cooperated with the MIT upon President Bill Clinton’s orders to arrest the PKK’s founding leader Abdullah Öcalan 20 years ago in February 1999.
Therefore it is important when he said in his Jan 19 press conference before leaving Turkey that he acknowledged the problems the U.S. created for Turkey with its cooperation with the YPG, which he described as an “arm of PKK”. That is not a regret that the American soldiers used the YPG as their ground forces against ISIL, which had practical results. But Graham was also saying that General Joseph Dunford, the U.S. Chief of Joint Staff, who met with his Turkish counterpart General Yaşar Güler in Brussels last week in the premises of a NATO meeting, was working on a plan to prevent possible YPG, or PKK attacks from Syria to Turkey when the withdrawal was completed. Ankara would prefer to see a YPG/PKK clear zone along the Syria side of the border.
It is also important that Graham did not used the word “Kurds” this time but named the organization, the YPG and defined it as an arm of the PKK, which he acknowledges as terrorist as well. That is important because Graham only last week was saying in Senate that it would be “crazy” to expect the Turkish army to get into Syria to finish off ISIL because they would shell “Kurds”.
By saying “Kurds” neither Graham, nor Trump had meant for example Iraqi Kurds, now lead by Masoud Barzani who have good relations with Turkey and Kurds. By saying “Kurds” They did neither mean more than half of Kurds living in Turkey and voting for President Erdoğan’s AK Parti and some other opposition parties as well. When they said Kurds they meant YPG as if YPG and its mother organization PKK was representing entire Kurdish population in four neighboring countries; that was not true, that was falling into trap of a fake propaganda.
But it is not only this plan which could delay the withdrawal of the American soldiers from Syria. There are other serious problems.
For example, as soon as Trump announced the withdrawal, the number of ISIL terror attacks started to increase. As soon as the new hit the wires, YPG/PKK started to flirt with Russian forces in Syria; pictures of YPG militia patrolling with Russian special forces near the disputed town of Manbij appeared in media on the same day of Graham’s contacts in Ankara. Despite Erdoğan’s demand from Trump to hand over the security of the town to Turkey-backed local Arab forces, Russia wants the YPG to keep the control as long as they cooperated with Russian-backed Syrian government forces. There was an earlier statement from Moscow, asking the Syrian Kurds to get into contacts with the Bashar al-Assad regime in Damascus; Russia and Iran being the main supports of the Assad regime. On the other hand there is reported decrease in number of Turkish shelling of the YPG positions on the Syrian side of the border since the start of the new phase of diplomacy.
Turkey is the member of the U.S.-led anti-ISIL coalition and also the Astana Process to maintain de-escalation zones in Syria together with Russia and Iran; playing a diplomatic balancing role in the Syria theater. Weakening the Turkish hand could mean letting Russian and Iranian influence in Syria and elsewhere in the Middle East to increase.
Now the eyes are on Trump’s stance after Erdoğan’s call and his possible meeting with Graham.

 

Türkiye Ankara İçişleri Siyaset Kulisleri Haber ve Yorumlar

Çiçero güzel, seyirlik bir macera filmi olmuş; gidin, izleyin ama…

En son söyleyeceğimi baştan söyleyeyim: film güzel; seyirlik bir macera, sinema salonundan verdiğiniz bilet parasını hak etmiş duygusuyla ayrılırsınız ki bu iyi bir duygudur.
Bir sinema yazarı, film eleştirmeni değilim. Bir filmde aradıklarım, beni kendi dünyasına çekip bitene kadar orada tutabilmesi, güçlü bir öyküsünün olması ve biraz da harekettir. Çiçero’da hepsi mevcut. Güçlü ve yakın tarihimizi çok ilgilendiren bir öykü, entrika, casusluk, aşk, ihanet, insanlık dramı, şu aralar özellikle sevdiğimiz siyasi mesaj, hatta Ankara sokaklarında otomobille kovalamaca ve silahlı çatışma bile. Bu yönüyle gerçekten tatmin edici bir film; en azından ben –bu yönüyle- memnun ayrıldım sinema salonundan: yönetmen Serdar Akar’ın eline sağlık.
Film eleştirmeni de değilim, o kayıtla yapımcı Mustafa Uslu’yu da “Ayça”, gibi, “Müslüm” gibi, şimdi “Çiçero” ve gelecek ay izleyeceğimiz Çanakkale temalı “Turkish’i Dondurma” gibi konulara el attığı için kutlamak gerekir. Artık üstümüze geldi işin kolayına kaçılmış sulu kahkaha attıran, sular seller gibi gözyaşı döktüren ya da aşırı doz hamasetten içimizi kurutan filmlerden. O nedenle Nuri Bilge Ceylan bir film yapınca salonları dolduruyor; dolayısıyla Uslu, bize Ceylan filmleri dışında da nitelikli seçenek olabileceğini gösteriyor.
Ancak madalyonun öbür yüzü de var ki o da söylenmek zorunda.
Bir film eleştirmeni değilim, ancak neredeyse bir ömür süredir siyaset, diplomasi, entrika ve espiyonaj dünyası hakkında az çok bilgim olduğunu söyleyebilirim.
O nedenle yıllar önce Yalçın Küçük’ün “Aydın Üzerine Tezler” ciltlerindeki uyarılarını hatırlatmak zorundayım. Yalçın Küçük, Türk aydını, ya da aydın demeyelim de okumuş takımının, işin kolayına kaçıp tarihi, tarihî romanlarından öğrendiğini sanmasından yakınırdı. Osmanlı’nın kuruluşunu Kemal Tahir’in “Devlet Ana”sından, İstiklal Savaşı’nın Tarık Buğra’nın “Küçük Ağa”sından filan öğrendiğini sananlara köpürürdü ve haklıydı da.
O nedenle Çiçero filmini gidip zevkle izlemelerini önerdiğim okurlara, tarihi olayların pek de öyle izleyecekleri gibi olmadığını söylemek zorundayım. Film, bir belgesel değil, zaten “tarihi olaylardan esinlenmiştir” diyor ama böyle iddialı bir filmin senaristi Gürkan Tanyaş’ın dersini biraz daha iyi çalışmış olmasını beklemek, izleyici olarak hakkımız.
Dolayısıyla filmi görmemiş olanlara, yazının gerisini bu güzel filmi izledikten sonra okumalarını öneriyorum.
Sonra sonunu söyledi demeyin yani…
Çiçero, evet İkinci Dünya Savaşı sırasında İngiliz Büyükelçisi Hughe Knatchbull-Hugessen’in uşaklığını yaparken, gizli belgelerin fotoğrafını çekip Alman Büyükelçisi Franz Von Papen’e satan, Arnavut göçmeni casus İlyas Bazna’nın, Almanlar tarafından takılan kod adı.
Tarihi gerçeklerle uyuşmama burada başlıyor. Öncelikle Priştina doğumlu olsa da Bazna, Arnavut değil, Türk. 1904 doğumlu, İstanbul’a yedi yaşında, Balkan Savaşları sırasında göçmüş bir ailenin çocuğu; yani Birinci Dünya Savaşının bittiği 1918’de Priştina’da olma ihtimali bulunmuyor; o sırada Fatih Askeri Rüştiyesinde öğrenci çünkü. İşgal altındaki İstanbul’da Fransız kuvvetlerinde hizmetli, şoför olarak çalışmaya başlamış ama bir hırsızlık olayına adı karışınca, hapse atılmış, Fransızcayı da o sırada öğrenmiş. Cumhuriyetin ilk yıllarında askere alınmış ve hizmet verme konularını Fransızlardan öğrendiği için Çankaya Köşkünde, Mustafa Kemal’in değil ama Ali Sait ve Şükrü Naili paşaların maiyetinde “kavas” olarak çalışmış. Askerliği bitince Fransız büyükelçiliğinde şoförlüğe başlamış. Ama bu işi kendisine layık görmediği için Yugoslav Büyükelçiliğinde kavas, bir nevi diplomatik uşak olarak çalışmaya başlamış.
Uzatmayalım, MİT’in, o zamanki adıyla Milli Emniyet’in, dikkatini o sırada çekmiş olsa gerek. Ama Milli Emniyet’te hiç işe alınmamış, para karşılığı devşirilen teşkilat dışı ajan statüsünde kalmış. Çünkü ilk defa benim Meraklısı İçin Casuslar Kitabı’nda yayınladığım bir bilgiye göre, savaş sonrası parasız kaldığında o dönemin Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak’a “Çok kıymetli Mareşal Babamıza” diye başlayan bir mektup yazarak, Yugoslav Büyükelçiliğindeki casusluk hizmetleri karşılığında aldığı 500 lira (o zaman büyük para) ödülden söz ediyor ve Milli Emniyet Reisi, İstiklal Savaşı kadrolarından Naci Perkel’i kendisine artık para ödemeyi kestiğinden dolayı şikâyet edip para istiyor.
Gerisini kısa kısa geçeceğim: İlyas Bazna’nın Alman Büyükelçiliğinin kapısına dayanıp hizmetlerini satmak istediği tarih, tam olarak 26 Ekim 1943, Çiçero kod adıyla casusluğa başlatıldığı tarih 29 Ekim 1943’tür. Alman Büyükelçisi Franz Von Papen’e yapılan suikastın tarihi 24 Şubat 1942’dir. Yani Çiçero olayıyla bir alakası yoktur. Suikat girişiminin arkasında ise İngiltere’nin değil Sovyetlerin bulunduğu, suikast planını yapan kişinin ise daha önce 1940’da Lev Troçki’yi Meksika’da öldürten KGB ajanı Leonid Eitingon olduğu açığa çıkmış tarihi gerçekler; onun ayrıntılarını da, Meraklısı İçin Entrikalar Kitabı’nda bulabilirsiniz.
Almanların Çiçero’ya hizmetleri karşılığında ödediği 300 bin Sterlinin sahte çıktığı doğru ama Çiçero’nun bunu baştan beri bildiği kuşkulu. Aksi halde o paralarla Bursa’daki Çelik Palası alıp, restore ederken ödemeleri o Sterlinlerle yapıp polise yakalanmaz, 1970 yılında Münih’te bir deponun gece bekçiliğini yaparken sefalet içinde ölmezdi.
Ha bir de Cornelia Kapp var, filmde Bazna’nın sevgilisi olarak Burcu Biricik tarafından canlandırılan. Cornelia, ya da “Nele” Kapp’ın babası, Almanya’nın Sofya Büyükelçiliğinde Başkonsolos olarak çalışan Karl Kapp idi. Genç kadının psikolojisi Sofya’nın aralıksız bombalanmasından bozulunca, diplomat arkadaşlarından rica etmiş, henüz savaşa girmeyen, hem de yakın olan Ankara Büyükelçiliğinde, Ticaret Ataşesi paravan görevi altında Nazi İstihbaratı SD’nin Ankara İstasyon Şefi olarak çalışan Ludwig Moyzich’in sekreteri olarak iş verilmişti. Çocuğu yoktu ve dahası Amerikan askeri istihbaratı OSS’nin bir ajanına âşıktı. Zaten Bazna olduğunu da bilmeden, Amerikalılara, Almanların İngiliz büyükelçiliğinde “Çiçero” diye bir casusları olduğunu söyleyerek, Ankara’dan gerçekten macera filmi gibi bir senaryo ile Türkiye’den ABD’ye kaçırılan Nele’nin Bazna ile bir kez, bir terzide karşılaşmış olma ihtimalleri var, kayıtlara göre.
Uzatmayalım. Film güzel, anlatılanların da gerçek olması şart değil. Dolayısıyla Türk istihbaratı tarafından kullanışlı bir sahtekâr olarak görülen Çiçero’dan bir milli kahraman çıkarmakta bir tuhaflık yok. Örneğin, Moyzich’in yayınladığı anılarında dayanarak Otto Lang tarafından 1951’de çekilen “Five Fingers-Beş Parmak” filmindeki Çiçero macerası da gerçeği yansıtmıyordu; örneğin Arjantin’e gidiş kısmı filan tamamen uydurmaydı ama o da güzel filmdi. Türkiye’nin üç önemli güç, Nazi Almanyası, Sovyet Rusya ve İngiltere tarafından savaşa çekilmesine karşı İsmet İnönü yönetiminde kurulan karşı-entrikanın yarayışlı bir parçasıydı Çiçero. Tuhaflık filmleri, romanları belgeselmiş gibi algılamakta olabilir ancak.
Ama dediğim gibi film güzel, gidip görmenizi tavsiye ederim. Mustafa Uslu’yu ise iddialı konuya el atma cesareti için cesaretlendirmek istiyorum: daha karanlıktan çıkarılıp tozunun alınmasını bekleyen mücevher değerinde o kadar konu var ki. Filmde karakterini tam olarak ve en doğru canlandıran isimse bence Tamer Levent, selamlıyorum.

img_0337

İngiliz Büyükelçi Hughe Knatchbull-Hugessen rolünü üstlenen Tamer Levent (sağda) filmde rolünün hakkını en çok veren isim olarak öne çıkıyor, ustalığını konuşturuyor. Çiçero (İlyas Bazna) rolünü üstlenen Erdal Beşikçioğlu ise iyi, her zamanki standardında ancak Bir Delinin Hatıra Defteri’nde, Komser Behzat Ç’de nasıl oynuyorsa, Çiçero’da da aynı standartta; farklı potansiyelini görmek bir başka role kaldı herhalde.

 

Türkiye Ankara İçişleri Siyaset Kulisleri Haber ve Yorumlar

Amerikalı senatör Ankara’da devlet başkanı gibi karşılanıyorsa…

Amerikalı Senatör Lindsey Graham Ankara’da aynı gün içinde Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ve MİT Başkanı Hakan Fidan ile görüştü. Erdoğan ile 18 Ocak görüşmesi tam 2,5 saat sürdü, yazıyla iki buçuk saat. Dahası, beraber Fazıl Say konserine bile gittiler. O kadar yani…

Bir devlet başkanına uygulanacak düzeyde bu görüşme trafiği, geçtiğimiz günlerde Graham’ın Türkiye’nin Vaşington Büyükelçisi Serdar Kılıç’ı aramasıyla başlamıştı. Senatör, Ankara’da yalnızca Erdoğan’la görüşmeyi yeterli bulmuyor, bütün kararların Cumhurbaşkanı tarafından alındığını iyi bildiği halde güvenlik ve dış politikayla ilgili diğer üst yetkililerle de görüşmek istiyordu.
Talep hemen kabul edildi: bir çıkış yolu olabilirdi.
Özel kalem müdürlerinin Graham’ın en hassas dört makamla bütün randevularını aynı gün içinde gerçekleştirme telaşı başladığında Ankara’ya Trump bombası düşmüştü zaten. ABD Başkanı Donald Trump, 13 Ocak’ta attığı Twit ile “Türkiye Kürtleri vurursa ekonomisini mahveder[iz]. 20 millik güvenli bölge olacak” gibi kabul edilemez bir tehdit savurmuştu. Yetmemiş, hemen arkasından, Erbil’de Iraklı Kürt liderlerle görüşen ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo “Sanırım Başkan yaptırımlardan söz ediyor” gibi çıtayı yükseltmişti.
Başka koşullar altında Ankara bu hakaretamiz tehdide karşı olabilecek en şiddetli tepkiyi gösterirdi. Ama Çavuşoğlu’dan gelen “Bu millet gerekirse aç kalır” çıkışı dışında güçlü bir çıkış gelmedi. Onun yerine Cumhurbaşkanı Sözcüsü İbrahim Kalın’dan “Müttefikler basın aracılığıyla” konuşmaz gibi, Türkiye dâhil hiçbir ülkenin aldırmadığı bir ilkenin hatırlatılması ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ABD Başkanı Trump’ı aradığı açıklaması geldi.
Sonra bir baktık, bir gün önce Türk ekonomisini tahrip etmek tehdidini savuran Trump, telefon konuşmasından sonra, yeni işbirliği imkânlarından söz etmeye başlamış. Bunu Trump’ın gelgit aklına bağlayacak, Amerikalı Demokratlardan daha fanatik Trump düşmanı siyaset yorumculuğu ile işim olmaz; Çünkü uluslararası ilişkiler sahnesinde de, perde gerisinde de ilişkiler öyle yürümüyor.
Çünkü Trump 24 Aralık 2018’de “Suriye’den tamamen çekileceklerini” açıkladığında bu sadece Amerikalıların Suriye’de kalmasını isteyen Pentagon’u, Amerikan askeri-sanayi lobisini, İsrail lobisini ve PKK’yı değil, Türk hükümetini de hazırlıksız yakalamıştı. Erdoğan ve yönetimi ABD askerinin Suriye’den tamamen çekilmesini değil, PKK’nın Suriye kolu PYD’ye gem vurmasını istiyordu. Bu, Türkiye’nin öteden beri vurguladığı güvenlik kaygılarının yanı sıra, hem 31 Mart yerel seçimleri öncesi PKK’nın Suriye sınırından sızarak teröre eylemlerine kalkışmasını önleyecek, hem de seçim propaganda sürecinde dikkatlerin ABD-PKK işbirliği karşıtlığında kalmasına yardımcı olacaktı.
Trump’ın bu açıklaması öncesinde 2 Ekim’de Cemal Kaşıkçı’nın Suudi Arabistan’ın İstanbul Başkonsolosluğunda öldürülmesiyle başlayan gelişmeler dizisi vardı. Bu çerçevede CIA Başkanı Gina Haspel Türkiye’ye gelip MİT Başkanı Fidan ile görüşmüş, dönüp Trump’a bilgi vermesi ardından hava dönmeye başlamıştı; Türk istihbaratı Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Salman’ın entrikasını açığa çıkarmıştı. Bu Orta Doğu’daki dengeleri Suudi Arabistan’dan İsrail’e, Mısır’dan Suriye’ye dek etkileyecek küçük ama etkili sarsıntılara yol açtı. Fidan’ın Aralık başında (Türkiye ile saat farkına göre 5 ya da 6 Aralık’ta bir grup Kongre üyesiyle özel bir görüşme yapması, aslında Kaşıkçı cinayetinden Suriye’deki PKK ve IŞİD varlığına dek uzanan bir ilişkiler zinciriyle bağlantılıydı.
O toplantıyı düzenleyen kimdi biliyorsunuz değil mi? Lindsey Graham. Dünkü konuk senatör yani… Kendisiyle birlikte Hakan Fidan’ı dinleyen az sayıda senatör arasında Jeanne Shaheen de vardı. Graham, Cumhuriyetçi, zamanında Trump’ı desteklememiş olmasına, Trump’ın etrafındaki Tea Party ekibine karşı çıkmış olsa da şimdi “ılımlı muhafazakâr” etiketiyle Trump’ın en yakın destekçilerinden. Shaheen ise Demokrat. Lübnan asıllı eşinin “şahin” soyadını taşımasına karşın o da “ılımlı demokrat” biliniyor. Peki, biz bu her ikisi de ayrı partiden olmasına karşın milli güvenlik konularında birleşen ikiliyi başka nereden tanıyoruz?
Evet, bildiniz: Amerikalı rahip Andrew Brunson tahliye edilmeden önce Türkiye’ye gelip Erdoğan dâhil devlet yetkilileriyle görüşen yine Graham-Shaheen ikilisiydi.
Graham bu kez yalnız gelmişti. Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Hami Aksoy’un açıklamasına göre, Suriye konusunda görüşmeler yapacaktı. Basına sızdırılan haberlerde Kaşıkçı konusunun da gündemde olabileceği konuşuluyordu. Bu arada asker kökenli olan Graham’ın Türkiye’nin Suriye siyasetini ve özellikle PKK/PYD konusundaki asabiyetini gayet yakından izlediğini de söyleyelim. Nereden mi biliyoruz? Daha ortada 15 Temmuz 2016 darbe girişimi filan yokken, 28 Nisan 2016’da Kongre’de (o dönem Barack Obama yönetiminin) ABD Savunma bakanı Ashton Carter, Senatörleri neden PYD ve onun silahlı gücü PYD’ye silah yardımı yapılması gereğine ikna etmeye çalışıyordu. Carter’a ısrarlı sorularıyla, evet, PYD’nin PKK ile “organik bağı” olduğunu bildiklerini söyleten Senatör de Lindsey Graham olmuştu.
Trump’ın Suriye’den bütünüyle çekilme kararına dönersek, Türkiye’yi de hazırlıksız yakalamıştı ama durum kontrol altına alınabilir görünüyordu. Kalın, 8 Ocak’ta önemli bir toplantı yapılacağını açıklamış, Çavuşoğlu bu toplantıda “çekilme sürecinin koordine edileceğini” söylemişti. Toplantının Vaşington’da yapılması bekleniyordu.
Ama öyle olmadı.
Onun yerine Trump’ın ta Bush döneminden kalma, neo-Con şahinlerin en sertlerinden Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton, 8 ülkeyi kapsayan bir Orta Doğu turu çerçevesinde Ankara’ya geldi. Gelmeden önce İsrail’de yaptığı bir açıklama ise ortalığı birbirine kattı: Türkler, Amerikan askerinin gidişini fırsat bilip “Kürtleri boğazlamaya” kalkmamalıydı. Ankara görüşmeleri bir felaketti; sağırlar diyalogu şeklinde geçti. Ankara bu kadar önyargılı konuşan Bolton ile ciddi müzakereyi reddetmişti ama zaten Amerikalıların da çekilmeyi Türkiye’yle koordine etme niyeti olmadığı, onun yerine PKK/PYD ile koordine etme eğiliminde olduğu anlaşılmıştı.
Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun, Bolton’un arkasından müstehzi bir Twit de attı, “Türk misafirperverliğini tattı” kıvamında. (Bana kalırsa Türk misafirperverliğine pek uygun olmayan bir çıkıştı ama konumuz bu değil şimdi.)
Bolton’un Washington’a dönmesi ve Trump’a bilgi vermesinden hemen sonra işte o “ekonominizi mahvederiz” tehdidi geldi. Sonra Erdoğan’ın son zamanlarda sık rastladığımız gibi restleşmek yerine diplomasiyi devreye alıp Trump’a telefon etmesi, Genelkurmay Başkanı Yaşar Güler’in Amerikan Genelkurmay Başkanı Joseph Dunford ile Brüksel’deki NATO toplantısı çerçevesinde görüşmesi ve Senatör Graham’ın ziyareti.
Senatör Graham’ın Büyükelçi Kılıç’a ziyaret talebini iletmesi ardından, bürokratların harıl harıl bütün randevuları aynı güne denk getirmeye çalıştıkları sırada Ankara hasar tespit ve diplomatik onarım çalışmalarına başlamıştı.
Hasar tespit ve onarım çalışmaları için önümüzde en azından belli olan iki imkân da var: Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu ve Bakan Yardımcısı Sedat Önal, 5-6 Şubat tarihlerinde Vaşington’da yapılacak IŞİD’le uluslararası mücadele toplantılarına katılacak. Ama o zamana dek perde gerisinde bazı adımların atılacağı, Amerikalı Senatörün “hızlandırılmış” Ankara temaslarından belli.
Graham’ın girişiminden Erdoğan’ın da, Trump’ın da beklentileri var.
Erdoğan, etrafındaki güvenlik bürokrasisi ve lobileri aşıp derdinin Trump’a doğrudan aktarılmasını bekliyor. Münbiç’in anlaşmasına uyulmasının önemini ve IŞİD’le mücadelede ciddi olduğunu.
Trump ise Erdoğan’ın beş yıldır paralı asker niyetine kullandıkları PKK’lıları bir günde kapıya koyamayacaklarını, İran’a karşı işbirliğine ihtiyaç duyduğunu ve konuşmalarında sürekli ABD’ye vurmanın kendi elini güçlendirmeyeceğini görmesini istiyor.
Tabii bu tartışmanın tam ortasında Rusya’nın PYD’yi kastederek “Kürtlerden Esad yönetimiyle ilişki kurmalarını istedik” çıkışını yabana atmamak lazım. Suriye’de bir Kürt federasyonu önerisini, hem de yazılı olarak veren ülke, Suriye’deki ortağımız Rusya’dır. Nitekim Anadolu Ajansının bildirdiğine göre, Graham’ın Ankara’da olduğu 18 Ocak günü Münbiç’in bazı bölgelerinde YPG’liler Rus özel kuvvetleriyle “müşterek devriye” atmışlar. Buralarda bir süre öncesine dek Türk-Amerikan askeri devriyesi başlamıştı. Fotoğrafta görülen binada ise kısa süre öncesine dek PKK flaması yanında Rusya değil, ABD bayrağı asılıydı.
Evet, tam öyle, çözdükçe dolaşıyor.
Türk-Amerikan ilişkileri gerildikçe Rusya alan genişletiyor ve onlar da PKK’yı kullanıyor.
Mevcut gerilim belki Türk-Amerikan ilişkileri koparmaz. Ama böyle giderse gerilim daha çok Türkiye’ye zarar verecek bir hal alır.
Senatöre özel ilgi gösterilmesi boşuna değil; dedik ya bir çıkış aranıyor, her kes bakımından karizmayı daha çok çizdirmeyecek bir çıkış. Malum, kritik bir seçim var önümüzde.
Anlayabildiğim kadarıyla ABD’nin Suriye’den çekilmesi o kadar kolay ve çabuk olmayacak ve bu da Türkiye’nin o kadar da istemeyeceği bir şey değil.
Ha bir de, sanıyorum bu seçim kampanyasında AK Parti ve ortağı MHP’nin anti-Amerikan söylemleri o kadar üst perdeden olmayabilir.

Turkish Domestic Politics Analysis and Forecast

Reunion of Orthodox churches in Istanbul despite Putin, greets Erdoğan

A dinner given by Ukraine President Petro Poroshenko tonight on Jan 5 in honor of Patriarch Bartholomew in Istanbul may have repercussions in regional politics. Another guest of honor of the dinner at Conrad Hotel in Istanbul is Metropolit Ephifanios of Kiev whose independence (autocephaly) from the Moscow church was approved earlier in the day by Bartolomew. That was something that Russian President Vladimir Putin has been trying to stop for years. Putin considers the church as a part of his influence in East Europe since autocephaly of Kiev as approved by Bartholomew could trigger autonomy demands of Orthodox churches of Monte-Negro and Macedonia.. On Jan 6, Istanbul and Kiev churches will have a communion together after centuries; Ukraine became 15th independent Orthodox church which is approved by Fener Patriarchate in Istanbul as acknowledge as Ecumenical by them.

In his opening speech, Poroshenko said that the independence of the Ukraine church will endorse the struggle for political sovereignty and territorial integrity of his country. Saluting Turkish President Tayyip Erdoğan with whom he had talks earlier in the day, Poroshenko said he was particularly pleased with the support given to the independence of church by the people of Crimea, partly of Turkic origin which was annexed by Russia.

Turkey as a NATO member, stands by Ukraine against Russia but in cooperation with Russia in Syria war. The Greek Orthodox meeting in Istanbul took place at a time when the U.S. President Donald Trump decided to withdraw troops from East of Syria, as a move to take Turkish steam off and offered to sell Patriots to counter Turkish decision to buy S-400 air defense system from Russia.That is why the Orthodox reunion in Istanbul May have political repercussions in the East Europe and the Middle East in coming months which have to be watched carefully.

  • The photo below shows (from right to left, Ukraine President Petro Poroshenko, Patriarch Bartholomew of Fener in Istanbul and Mepropolit Ephianios of Kiev in the Istanbul dinner on Jan 5, 2019.