Sinem Akgül-Açıkmeşe

Prof. Dr. Sinem Akgül-Açıkmeşe Kadir Has Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesidir. Güvenlik ve Avrupa bütünleşmesi alanlarında araştırma yapmakta ve dersler vermektedir.


Çeşme açıklarındaki bir mülteci botu. Sahil Güvenlik Komutanlığı sitesinden alınmıştır.

“Güvenlik” söz konusu olduğunda, kişi hak ve özgürlükleri askıya alınabiliyor, yasalar çiğnenebiliyor, hatta insanlık-dışı davranışlar meşrulaştırılabiliyor. Böyle durumlarda güvenlik fikri, bireylerin hakları, özgürlükleri ve yaşam koşullarını tehdit eden bir düşmana dönüşebiliyor.
Son iki haftadır, Avrupa’nın sınırlarının bu şekilde bir güvenlik meselesi haline getirilmesi suretiyle, Türkiye’den Avrupa’ya geçmek isteyen sığınmacıların insanlık-dışı muameleye maruz kaldıklarını görüyoruz. İdlib’de meydana gelen trajedinin ve Türkiye’nin “kapıları açarak” sığınmacıların Avrupa’ya geçişlerini durdurmama kararını almasının ardından, binlerce mülteci Avrupa topraklarına adım atma beklentisiyle sınırlara, ağırlıklı olarak da Yunanistan sınırına akın etti.

Türkiye’nin sınır kapılarında yaşanan bu yeni insani kriz, 2015’de binlerce mültecinin Avrupa’ya doğru yola çıktığı zamanki dehşet verici görüntüleri hatırlatıyor. Söz konusu felâketin daha da vahim sonuçlara neden olmasını engellemek ve mülteci akışını düzene koymak amacıyla, AB, Türkiye ile Mart 2016’da “1’e 1” formülüne dayalı bir mutabakat imzalamıştı. Buna göre, Yunan adalarına düzenli olmayan yollardan geçen her bir göçmeninin Türkiye’ye geri gönderilmesi karşılığında, bir Suriye vatandaşına AB üye ülkelerinde yerleşme hakkı verilecekti.

Göç İdaresi Genel Müdürlüğü’nün verilerine göre, AB ile yapılan “1’e 1” mutabakatı çerçevesinde, Şubat 2020 itibarıyla 25.951 Suriye vatandaşı AB ülkelerine yerleştirilmiş durumdadır. Buna karşın, resmi verilere göre yaklaşık 3 milyon 500 bin Suriyeli sığınmacının Türkiye’de geçici koruma rejimi altında barındığı düşünüldüğünde, Avrupa’da yerleşebilenlerin oranı mülteci sorununun çözümü için okyanusta bir damla olmaktan öteye sonuç yaratmadı. Ayrıca AB, sığınmacıların Türkiye’de barınmaları için bedel ödemeye hazır olduğunu belirtmiş ve bunun için AB’nin Türkiye’deki Mülteciler için Mali Yardım Programı (FRIT) kapsamında 6 milyar avro fon tahsis edeceği hususuna mutabakatta yer vermişti. Dolayısıyla mutabakat, ülkelerinin sınırlarından içeriye göçmen almak istemeyen ve bu doğrultuda AB’nin dış sınırlarını güvenlikleştiren Avrupalı popülist liderlerin göç-karşıtı söylemlerine hizmet etmekteydi.

AB ile Türkiye arasında 2016’da imzalanan bu mutabakat, aynı zamanda Türkiye-AB ilişkilerinin derinleştirilmesi için bir yol haritası da öngörüyordu. Katılım müzakerelerinin yeniden canlandırılması, Gümrük Birliği’nin kapsamının genişletilmesi ve Türk vatandaşlarının AB ülkelerine vizesiz seyahatinin sağlanması konularında önlemler alınması öngörülmüştü. O tarihte AB, Birlik sınırlarından mülteci geçişinin engellenmesi karşılığında Türkiye’nin siyasi kriterleri yeterince yerine getirmemesini göz ardı etmesi nedeniyle ‘normatif’ bir aktör gibi davranmadığı ve gerçekçi olmayan hedefler belirlediği için eleştirilmişti. 2016’dan itibaren, Türkiye deniz ve kara sınırlarını büyük ölçüde denetim altına alırken, AB Türkiye ile ilişkilerin canlandırılmasına dair sözlerini mülteciler için fon tahsis etmenin ötesinde tutamamıştı.

Mutabakat pamuk ipliğine bağlı

Son mülteci krizi, bu mutabakatın uygulanmasının pamuk ipliğine bağlı olduğunu kanıtladı. Türkiye sınır kapılarını açacağını duyurup, mülteciler süratle sınır bölgelerine doğru harekete geçtiğinde, Yunanistan Türkiye sınırlarına asker yığarak karşılık verdi. AB süratle Yunanistan ile dayanışma içinde bulunduğunu ilan etti. AB üye devletlerinin içişleri bakanlarının 4 Mart’ta yaptıkları toplantıda, Frontex’in sınırlara acil müdahale birliklerini harekete geçirmeye hazır oldukları belirtildi. AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, Avrupa sınırlarından mülteci girişini engelleyen Yunanistan’ı Avrupa’nın ‘kalkanı’ olarak tanımladı. AB Dışişleri Bakanları 6 Mart’ta gerçekleştirdikleri olağanüstü toplantıda “yasal olmayan sınır geçişlerine müsamaha gösterilmeyeceğini” ve “AB’nin dış sınırlarını koruyacaklarını” beyan ettiler. Ayrıca Türkiye, 2016 AB-Türkiye göç mutabakatının Suriyeli göçmenlerin Türkiye’de barınmaya devam etmelerine dair hükümlerini tamamen uygulamaya davet edildi.

Bunlar olurken, mülteciler yeterli gıdadan, hava koşullarına uygun giysiler ve barınacak yerden yoksun biçimde, Yunanistan ve Türkiye arasında, hiçbir ülkenin toprağı sayılmayan bir bölgede sıkışıp kaldılar. Ne için? Kale Avrupası için, AB’deki göç karşıtı popülist eğilimler uğruna… Tekrar etmekte fayda var; bu krizde, temel bir insan hakkı olan sığınma hakkı, sığınmacıların bindiği botların batırılması, çocuklara göz yaşartıcı gaz sıkılması ve tek amaçları Avrupa toprağına adım atabilmek olan insanların hayatlarını tehlikeye sokan şiddetli eylemlerle çiğnenmiştir.

Saldırıya maruz kalan Avrupa değil

Dolayısıyla, Avrupa’nın sınırlarını güvenlikleştirmesi sonucunda, sığınmacıların hayatını ve yaşam koşullarını tehdit eden bir düşman yaratıldı. Bu noktada, sınırları tehdit edenin masum mülteciler değil, insan kaçakçıları ve suçlular olduğu unutulmamalı. Keza, saldırıya maruz kalan Ege denizinin kıyıdaş ülkeleri Yunanistan ve Türkiye ile Avrupa değil, yerinden edilmiş suçsuz insanlardır.

AB normatif bir güç ve değerlere dayanan bir güvenlik topluluğu olarak üzerine düşeni yapmış olsaydı, insanlığı ayaklar altına alma pahasına Avrupa’nın sınır güvenliğini değil, insanların güvenliğini sağlayacaktı. Buna rağmen, AB ve üye devletlerin sığınmacı krizi karşısındaki bu insafsız politikalarına tepki olarak, Avrupa halkları sığınmacıları bu sürecin korunup kollanması gereken kurbanları olarak görmeye başladılar. Böylece, Yunanistan ve diğer Avrupa ülkelerinde yurttaşların sınır güvenliğinin insanlık dışı sonuçlar pahasına korunmasına dair protestoları nedeniyle mülteci sorununun çözümüne dair umutlarımız tükenmiyor.