Avatar

Gazeteci-Yazar

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve Emine Erdoğan, 20 Mart akşamı İstanbul’daki evlerinin balkonunda sağlık çalışanlarını alkışlarken görülüyor. Sağlık çalışanlarına şiddete cezaları artıran yasa ise hala Meclis’te bekletiliyor. (Foto: Cumhurbaşkanlığı)

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, 21 Mart itibarıyla Türkiye’de koronavirüs salgınından ölenlerin sayısını 21 olarak açıkladı; toplam vaka sayısı ise 947 olmuş. Bir gün önce 670 vaka ve 9 ölüm vardı. Bu artış hızı, koronavirüs ölümlerinde Çin’i geçen İtalya’nın ilk on günkü seyrinden kötü, uzmanlara göre. Üstelik bu artış bir önceki gün 3656 kişiye test yapılmasına rağmen 21 Mart’ta daha az sayıda, 2953 kişiye test yapılmış olmasına rağmen saptanmış.
Sağlıkçıların görüşü, genel bir sokağa çıkma yasağının koronavirüs yayılım hızını azaltacağı yönünde. Belki özel koşullarda belli saatlerde ihtiyaçların giderilebileceği bir sokağa çıkma yasağı. Koronavirüsün yayılmasının yavaşlatılması, henüz hâlâ ayakta olan sağlık sistemimizin İtalya’da olduğu gibi çökmemesi, tedaviye devam edebilmesi için.
Bu görüşler Sağlık Bakanı Koca’ya iletiliyor. Koca’nın bu görüşleri yukarıya, yani Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve çevresindeki karar alıcılara iletmediğini düşünmek için bir sebep yok. Demek ki daha sıkı önlemler yıkarıda bir yerlerde takılıyor.

65+ kararı yanlış, çünkü eksik

Beklenti, genel bir kısıtlamaydı ancak 21 Mart gece sadece 65 yaş ve ayrıca kronik hastalığı olanlara sokağa çıkma kısıtlaması geldi. Bunun 65 yaş üzeri ve şu anda toplumun onda birini oluşturan yaşlı yurttaşlar üzerindeki moral bozucu ve önlemleri daha da boşlamalarına yol açabilecek etkisini saymıyorum bile. Ancak bu ayrımcı yasağın halkın çoğunluğunca “65 yaş altındakilere her şey serbest” diye anlaşılacağı daha ilk dakikalardan itibaren sosyal medyada görüldü ne yazık ki. Mevcut halde bile biraz güneş gören bir takım İstanbul ahalisinin (zengin-fakir, okumuş-okumamış fark etmeden) tehlikeyi hiçe sayıp büyük bir cehaletle Boğaz kıyısını, Belgrad ormanlarını doldurduğu görülmüyor mu? Ortada “bize bir şey olmaz” hurafesinden kaynaklanan ciddi bir şuursuzluk olduğu anlaşılıyor. Bazı şeyler yasaklamadan olmuyor ne yazık ki; örneği kapalı yerlerde sigara yasağı.
Artık tek karar verici yetki ve sorumluluğuna sahip Cumhurbaşkanı Erdoğan, neden toplum sağlığını korumak için elzem hale gelen, nüfusun genelini kapsayan, işyerlerini de kapsayan sokağa çıkma kısıtlaması kararı almaktan kaçınıyor? Neden çekiniyor? Kimden çekiniyor?

Kötü gün dostu olmak

Kısa süre öncesine dek, bazen günde 2-3 defa yaptığı konuşmaları televizyonlardan canlı yayınlanan Erdoğan neden çıkıp halka her şeyi açıkça anlatmıyor? Neden kendisine oy versin ya da vermesin halkı önlemlere uymaya ikna etmeye çalışmıyor da sadece telefon mesajlarıyla yetiniyor? Eğer adı kötü gelişmelerle birlikte anılırsa imajının zedeleneceğini söyleyenlere inanıyorsa, bunun kendisini halka yabancılaştıracağını göremiyor mu? Halkın içinden çıkan Erdoğan, halkın “İyi gün dostu” ve “kötü gün dostu” kavramları bulunduğunu unutmuş olamaz. Kötü günde halkın önüne çıkması daha iyi değil mi?

Sağlık çalışanlarına alkış yetmez

Hastalık Türkiye’de görüldüğü 11 Mart’tan bu yana Erdoğan halkın karşısına, 18 Mart’ta ekonomik önlem paketi toplantısını saymazsak 20 Mart’ta çıktı. (Kaldı ki 18 Mart toplantısını Beştepe’ye virüs bulaşma ihtimaline karşı mı Çankaya’da yaptığı yorumları sosyal medyayı sardı; iletişim ekibi göstermiştir kendisine sanırım.) 20 Mart’ta halkın karşısına ilk çıkışı da Kısıklı’daki evinin balkonunda sağlık çalışanlarını alkışlamak içindi.
Ama şu an gece gündüz fedakârca sadece can kurtarmaya değil, toplumun geleceğini kurtarmaya çalışan hekimlere, hemşire, hastabakıcılara şiddete cezaların artırılmasını öngören yasa hâlâ TBMM’de bekliyor? Cumhurbaşkanının sağlık çalışanlarını alkışlaması güzel de o yasa Meclis’ten hâlâ neden çıkmıyor? Neden? Önergeyi CHP verdi diye mi?
Cumhurbaşkanı sağlık çalışanlarını gerçekten alkışlamak, onların kötü gün dostu olmak istiyorsa, AK Parti Meclis Grubuna sağlık çalışanlarına şiddet karşıtı yasanın çıkması talimatını vermesi yetecek.
Bir de sadece sağlık çalışanlarına değil, ama şu zor günlerde hastalık riski altında çalışmak zorunda olan gıda sektörü, marketlerin, pazarların tedarik zinciri görevlileri, temizlik işçileri gibi çalışanlara bu kriz süresince ek iş güçlüğü ücreti ödenmesini gündeme alması.

Bu bir ekonomik kriz değil, can pazarı

Açık konuşmak gerekirse, Cumhurbaşkanının 18 Mart’ta ilan ettiği anti-korona ekonomik paketi bir avuç kişi dışında kimseyi memnun etmedi.
İnsanlar elektrik, doğalgaz, su gibi evde kalacakları için daha da artacak zorunlu giderlerine, hiç değilse vergi indirimi beklerken, fatura ödemelerinin ertelenmesini beklerken, müteahhitlerin ellerinde kalan evlerine kredi kolaylığı, havayolu taşımacılığına vergi indirimi geldi. Paketten doğrudan hanehalkı yararına sadece hayal kırıklığı çıktı. Çalışanlar bakımından tek olumlu yan görünen, paketten yararlanmak isteyen şirketlerin işçi çıkarmama şartıydı. Bu da kazanmadan ödeyecekleri maaş için devlet desteği bulamayacak şirketler için kabusa dönüştü; özellikle de küçük ve orta ölçekli şirketler için.
Paket, daha açıklandığı an hükümetin konuya bir toplum sağlığı krizi değil, bir ekonomik krizi yanılsaması içinde baktığını ortaya koydu. Oysa paketin bir sağlık krizinin ekonomik boyutu amacıyla hazırlandığı söylendi. Öyle anlaşılıyor ki bazı kesimler bu felaket tablosunda bile kendi kârlarını öne çıkarmaya çalışıyor.
Unutulmamalı ki, İtalya’da 2020 Çin ile Turizm Kültür Yılı çerçevesinde düzenlenen Milano Moda haftası uyarılara rağmen kâr hırsıyla yapıldığı için İtalya’da böylesine patladı biraz da salgın.

İşçiler de evden mi çalışacak?

Evde kalın, evden çalışın demek kolay. Evden çalışma imkânı olmayan milyonlar ne yapacak? Maden işçileri, metal işçileri, enerji işçileri ne yapacak? Aralıksız çalışmalarını istediğimiz sağlık sektöründe, gıda ve ilaç sektöründe çalışanlar, temizlik işçileri, güvenlik görevlileri de mi, İngilizcesiyle “Home Office” deyince kulağa daha havalı gelen “evden çalışmaya”, tele-konferansa geçemez ki. Salgın durumuna uymayan çalışma koşullarını ifşa etti diye Vodafone’a taşeron hizmet veren Comdata çağrı merkezinin bir çalışanının işine son verdiği haberleri bir başka sorunu ortaya koydu. (*) Sendikalı işçiler bir ölçüde korunuyor, eğitim alıyor. Ama Türkiye’de 2-3 milyon sendikalı çalışana karşı 10 küsur milyon sendikasız çalışan var. Onlar tamamen güvencesiz durumda.
Hastalığın yayılmasını yavaşlatmak için gerekli olan daha sıkı önlemlerin alınmamasının bir nedeni de acaba ticaret sermayesinin siyasi desteğini kaybetmemek mi? Yoksa Batı dünyasının Çin’den iptal edeceği imalat siparişlerini Türkiye’ye vereceği umudu mu? Oysa Çin toparlandı bile ve Batı’da sipariş verecek takat, yakın gelecekte yok. ABD’nin Türkiye ile 100 milyar dolar ticaret hayalini düşünecek hali yok Donald Trump kendi derdine düşmüş vaziyette.
Türkiye’nin önceliği insan hayatı olmalı. Dünyayı etkileyen salgından en az hasarla kurtulmak olmalı. İtalya’ya giden Çin heyetinin “Hâlâ dükkanlar, kafeler açık, toplu taşıma işliyor. Ne yapmaya çalışıyorsunuz?” çığlığını hepimiz duyduk. Güney Kore, Japonya olamayacağımız belli ama hiç değilse İtalya’ya, İran’a dönmeden sıkı önlemlere bir an önce geçelim. Boşa geçirecek gün kalmadı.

(*) Vodafone Türkiye İcra Kurulu Başkan Yardımcısı Hasan Süel, sosyal medyada konuyu gündeme getiren Ferhat Ceylan’ın Vodafone personeli olmadığını, Comdata adlı taşeron şirketin Samsun çağrı merkezinde, İşkur’un yönlendirmesiyle deneme süresi içinde çalıştığını, şirketle yaptıkları görüşmelerde işine son verilmemiş olduğunu öğrendiklerini ve olaya doğrudan ya da dolaylı müdahil olmadıklarını söyledi. Süel ayrıca Koronavirüs salgının başlamasından bu yana kendi personelleri gibi taşeron şirketleri de 1 metre kuralı ve diğer sağlık önlemleri konusunda gereğince uyardıklarını da açıkladı. (22 Mart 2020, saat 11.35’te güncellendi.)