Namık Tan

(E) Büyükelçi

Trump ve Biden, son televizyon tartışmalarına Perşembe akşamı çıktı.

ABD seçimlerinden belli bir süre sonra, ikili ilişkilerimizde bir “mükemmel fırtına” yaşanması ihtimalini göz ardı etmemek yerinde olur.

ABD’deki başkanlık seçimlerine bir haftadan biraz fazla zaman kaldı. Bütün dünya nefesini tutmuş vaziyette bekliyor. Zira, bu seçimler, öncekilerden çok farklı.
Uluslararası toplum, bir yandan benzeri yüz yıl önce yaşanmış olan bir pandeminin ağır sosyal ve ekonomik etkileriyle baş etmeye çalışıyor. Diğer yandan Soğuk Savaş sonrasında kurulan liberal demokratik sistemin kendisini bir türlü yenileyememesi sebebiyle küresel planda giderek zemin kazanmaya başlayan milliyetçi popülizmin yarattığı sıkıntıları yönetmeye çabalıyor.
Kısacası, insanlık eşine az rastlanır, olağanüstü bir dönemden geçmekte. İşte, tam da bu sebeple, 3 Kasım 2020 başkanlık seçimleri öncekilere nazaran çok daha büyük bir önem taşıyor.

Çin politikaları

Biden’ın seçilmesi halinde muhtemelen çok taraflılık ve bu çerçevede uluslararası kurumlar öncelik kazanacaktır. Ayrıca, demokrasi, insan hakları ve özgürlükler tekrar ön plana çıkacaktır. ABD, müdahaleci yaklaşımları terk ederek çok taraflı diplomasiye dönecektir.
Trump ile Biden arasındaki siyasi anlayış farklarına rağmen, belli başlı dış politika konularında benzer yaklaşımlara sahip bulundukları görülüyor. Örneğin, her ikisi de Çin’in küresel liderliği ele geçirme çabalarına gem vurmayı birinci öncelik olarak benimseyeceklerdir. Nitekim, hem ABD kamuoyunda hem Kongre’de, parti ayrımı olmaksızın Çin’e karşı menfi bir bakış açısı mevcuttur. Dolayısıyla, Trump da Biden da Çin’e karşı sert söylem içinde olacaklardır.

Rus müdahalesi tartışması

Rusya konusunda da iki liderin yaklaşımları örtüşüyor. Hem Trump hem Biden, Rusların Amerikan seçimlerine müdahalesi konusunda endişeliler. Askeri kesimde ve özellikle istihbarat camiasında bu konudaki hassasiyet sürüyor. Ancak, Trump, belki seçime müdahale iddiaları ile ilgili somut bir adım atılmasını tercih etmeyebilir. Nitekim, Trump salt göz boyamak için Rusya’nın Biden lehine müdahale ettiği gibi bir polemiği ısrarla sürdürüyor. Buna mukabil, Biden, istihbarat birimleri kanıt ortaya koydukları taktirde Rusya’ya ilave yaptırımlar getirmekten çekinmeyecektir.

İran anlaşması ve Ortadoğu

İran da her iki aday için önem taşıyan bir konu. Trump’ın, bu çerçevede, daha ziyade rejim değişikliğini hedefleyen bir siyaset izlemek taraftarı olduğu görülüyor. Ancak, Biden’ın rejim değişikliğinden ziyade ülke içindeki ılımlı siyasetçileri destekleyici ve teşvik edici bir yaklaşım içinde olacağı anlaşılıyor. Bu çerçevede, Biden’ın, Trump’ın ayrılmayı tercih ettiği nükleer anlaşmaya yeniden dönme arayışında bulunması şaşırtıcı olmaz.
İki liderin Ortadoğu meselelerine ilişkin politikaları da benzerlikler arz ediyor. Özellikle, İsrail-Arap yakınlaşmasını Trump gibi Biden’ın da desteklemesi beklenir. Ancak, Biden’ın Filistin Yönetimi’ne bu süreçte daha fazla destek vermesi ve mesela Trump’ın kestiği yardımı ihya ederek Netanyahu’nun barış karşılığı barış yaklaşımına mukabil, Batı Şeria’da yerleşimlerin durdurulması gibi klasik ABD politikalarına dönmesi olasılığı yüksektir.
Yabancı ülkelerde bulunan ABD askerlerinin geri çekilmesi konusunda da Trump ve Biden benzer düşünmektedir. Her iki lider de ABD’nin yapay zeka temelli askeri teknolojisini kullanarak güç yansıtmasının yeterli olacağı görüşünde.

Kongre dengesi

Bu meyanda, Kongre’deki dengelerin nasıl oluşacağını da dikkatle izlemek gerekiyor. Seçimleri kim kazanırsa kazansın, Kongre’nin kimin tam veya yarım denetiminde olacağı hayati önem taşıyor. Başkan Obama’nın hep hatırlattığı gibi, asıl savaş Senato yenileme seçiminde yaşanacaktır.

Türkiye’ye karşı menfi hava

Türk-Amerikan ilişkilerine gelince, ironik bir şekilde, gerek Trump’ın gerek Biden’ın bu konuda, genel olarak olumlu düşüncelere sahip olduğu söylenemez. Buna ilaveten, Türkiye’ye karşı ABD kamuoyunda ve Kongre’de de menfi bir hava esmektedir. Dolayısıyla, Başkanlık seçimlerinin ertesinde, Türk-Amerikan ilişkilerinin gerginliklere gebe olduğunu söylemek yanlış olmaz.
Trump döneminde, iki ülkenin liderleri çok özel kişisel ilişkiler geliştirdiler. Bu ikili şahsi ilişki, ciddi gerginliklere rağmen bir kırılmanın yaşanmasına engel oldu. Sırf bu yüzden, Türkiye’de bir kesim Trump’ın yeniden başkan seçilmesinin ikili ilişkiler açısından daha iyi olacağına inanıyor. Ancak, ben bunun tamamen doğru olduğunu düşünmüyorum. Örneğin, ABD’deki askeri çevreler Trump’ın Türkiye politikasını ağır şekilde eleştirdiler ve bu yüzden Trump, ticari konularda ve güvenlik ilişkileri konusunda istediği adımları atamadı. Bu meyanda, S-400’ler meselesi bir çözüme bağlanamadığı takdirde Trump’ın Türkiye’ye yönelik olarak bundan sonra da bir açılımda bulunması mümkün olmayacaktır. Trump, Türkiye’ye yönelik al-ver politikasını sürdürecektir. Ayrıca, Suriye’de, ABD tarafından YPG’ye verilegelen destek, önemli bir sorun olarak ikili ilişkilerin gündemindeki öncelikli yerini korumaktadır.
Her ne kadar ölçüyü kaçırmamak konusunda özenli davranacaksa da Biden seçildiği takdirde de, Türkiye’ye karşı sert bir söylem benimseyecektir. Zira, Biden, büyük ihtimalle demokrasi ve insan hakları konuları üzerinde yoğunlaşacaktır. Ancak, ilişkileri iyice gerginleştirip, bir nevi düşmanlık boyutuna vardırmamaya da özen gösterecektir.
Özetle, hem Trump’ın hem Biden’ın, Türkiye konusunda sert söylem içinde olmaları yadırganmamalıdır. Ancak, bu yaklaşımları, Türkiye’de olduğu gibi, büyük ölçüde iç kamuoylarının tüketimi ihtiyacından kaynaklanacaktır.

“Mükemmel Fırtına”

Kim seçilirse seçilsin, birçok önemli konuda, ABD dış politikasının temel unsurlarında değişiklik olmayacağı aşikar olmakla beraber, seçimlerden belli bir süre sonra, ikili ilişkilerimizde bir “mükemmel fırtına” yaşanması ihtimalini göz ardı etmemek yerinde olur.
Seçimlerden sonraki dönemde iç siyasete öncelik ve ağırlık vermek, ülkenin altyapısını ihya etmek, Amerikan işgücünü koruyup gözetmek hem Cumhuriyetçilerin hem Demokratların bir numaralı önceliği olacaktır.
Bugün, ABD halkının yüzde 60‘ı ülkeyi yönetenlerden ülkenin iç sorunlarıyla ilgilenmelerini talep ediyor. Artık dış politika Amerikan halkının öncelikleri arasında değil. Demokrasi, insan hakları, özgürlükler ve serbest ticaret, uluslararası liderliğin araçları olarak görülmüyor. Buna mukabil, terörün önlenmesi, ABD yerli üreticisinin ve işgücünün korunması, yasadışı göçün önlenmesi gibi konular önem ve öncelik taşıyor. Örneğin, halkın yüzde 80’i, ABD’deki yerli üreticinin korunması için tarifelerin arttırılmasını savunuyor.

Trump’ın şifreleri

İşte tam da bu sebeple Trump’ın sıra dışı politikaları halk nezdinde karşılık buluyor. Trump, bu yüzden yüzde 42’lik bir kemikleşmiş oy oranına sahip olabiliyor. “Amerika’yı Tekrar Güçlü Yapalım” sloganı bu yüzden geniş kitlelerce destekleniyor.
Dış politika konularının siyaset gündeminin epey gerilerine düşmüş olması sebebiyle, Biden, seçildiği takdirde yönetiminin ilk gündem maddesinin pandemi ile mücadele olacağını açıklamış durumda. Trump da benzer şekilde hareket edecektir. Dolayısıyla, seçimlerin hemen sonrasında, ABD’de iç meseleler gündemin başlıca konusunu oluşturacaktır.
Ancak, özellikle Trump döneminde, ABD siyasetinde kökleşme eğilimine girmiş bulunan popülist sağ politikaların önümüzdeki yıllarda devam ettirilmesi ihtimali yüksektir.
Bu çerçevede, ABD küresel liderliğini, bugüne kadar olduğu gibi, evrensel değerleri ve demokrasiyi esas alarak yürütmek yerine, sert güce ve yaptırımlara dayalı, milliyetçi bir çizgide sürdürmeye yönelebilir.
Bu durum, küresel anlamda vahim sonuçlar doğurur ve ABD’nin Türkiye gibi bölgesel liderlik iddiasında olan ülkelerle ilişkilerinde “mükemmel fırtına”ya yol açacak gerginlikler yaratır. Türkiye’nin, özellikle pandemi döneminde artan ekonomik sıkıntıları perdelemek amacıyla son zamanlarda germi verdiği milliyetçi-popülist dış politika ile birlikte düşünüldüğünde, böyle bir gerginlik ikili ilişkilerde kırılmalara dahi yol açabilir.
Dolayısıyla, bu aşamada üzerinde durulması gereken konu, Amerika’da kimin başkan seçileceğinden ziyade, ülkenin sağa ve popülizme kayışının nasıl dengelenebileceği olmalıdır. Böylesine bir gelişmeden en büyük zararı görecek ülkelerden biri olan Türkiye’ye de, bu bağlamda büyük sorumluluk düşmektedir.