Merkel’e teşekkür mü edelim, yoksa kızalım mı?

Gazeteci-Yazar

Almanya Başbakanı Angela Merkel, AB zirvesinin 11 Aralık’taki kapanışında konuşuyor. (Fotoğraf: AB)

Avrupa Birliği zirvesinden beklendiği gibi sert yaptırım kararı çıkmadığı gibi, liderler genel anlamda Türkiye “sorunsalını” Mart ayıdaki zirveye bırakmayı tercih ettiler. Bu kararın çıkmasında Almanya Başbakanı Angela Merkel’in özellikle Fransa ile Rum-Yunan ikilisinin maksimalist taleplerini frenlemesi rol oynamış görünüyor. Karar iktidarı memnun etti. Hatta Cumhurbaşkanı Recep Tayip Erdoğan isim vermeden Merkel’e ve ona destek veren İtalya gibi ülkelerin liderlerine gönderme yaparak “aklıselim sahibi ülkelerin” olumlu rol oynadığını söyledi.

Bu durumda Merkel’e müteşekkir mi olmalıyız? Hem evet hem hayır.

Merkel bayrağı Fransa’ya devretmişti

Teşekkür edip etmeme konusuna geçmeden önce aslında Merkel’i 15 yıl önce Türkiye için öngörmüş olduğu çerçeveyi, iktidardan ayrılmasına aylar kala gerçekleştirmiş olduğu için kendi namına tebrik etmek gerekiyor. Merkel, 2005’te başbakan olduğunda açık bir şekilde Türkiye’nin AB üyeliğine karşı olduğunu söylemişti. Ancak iki sene sonra Türkiye’nin AB üyeliğine karşıtlıkta kendisinden çok daha militan olan Nicolas Sarkozy’nin cumhurbaşkanı olması üzerine, akıllılık edip bu konuda bayraktarlığı Fransız lidere bıraktı.

“Türkiye’nin üyeliğine karşıyım ama ahde vefa ilkesine de saygılıyım” diyerek şimşekleri kendi üzerinden Fransa’ya kaydırdı. Türkiye için öngördüğü “ayrıcalıklı ortaklık” o dönemde AK Parti iktidarı tarafından “Biz zaten Gümrük Birliği dolayısıyla ayrıcalıklı ortak” sayılırız denerek püskürtülmüştü. Ancak bugün gelinen noktada, önündeki sıfatın yeri şu an için boş bırakılan bir “ortaklık” türünden bahsediyoruz.

Merkel Türkiye vizyonunu hayata geçiriyor

Bırakın üyelik sürecini Türkiye’nin AB üyeliğine aday olduğu bile unutturulmak isteniyor. AB konusunda Türkiye’nin önde gelen uzmanlarından Nilgün Arısan’ın vurguladığı gibi Türkiye’nin statüsü adaylıktan, komşuluğa, hatta sorunlu komşu olmaya evirilmiş durumda.

Bakın, AB zirve sonucuna; Türkiye genişleme (yani adaylarla ilgili bölüm) altında değil “Dış İlişkiler” ana başlığı, Doğu Akdeniz alt başlığı altında konu ediliyor.

Zaten Türkiye’ye yaptırımlar AB’nin demokratik kriterlerinden uzaklaştığı için değil, Doğu Akdeniz’de Yunanistan, Rum Kesimi ve Fransa’yı kızdırdığı için gündeme getiriliyor. Deyim yerindeyse “ceza” aslında yanlış yerden kesiliyor.

Zirvenin sonuç bildirisinde tek bir yerde bile üyelik/adaylık sürecine atıf yok. Türkiye’yle “işbirliği ve karşılıklı yarara dayalı bir ilişki AB’nin stratejik çıkarına”dır deniyor. Türkiye “Birlik’le samimi bir ortaklık” geliştirmeye hazırsa Türkiye ile “pozitif gündem” hâlâ masada deniyor.

Yani karşılıklı çıkarlara dayalı bir ortaklıktan, bir komşuluk ilişkisinden söz ediliyor.

Bu nedenle Merkel, Türkiye için öngördüğü vizyonu 15 sene sonra hayata geçirme konusunda sağladığı ilerleme için kendi adına tebrik edilebilir. Ama Türkiye’nin adaylık sürecini (AK Parti iktidarının da anti demokratik uygulamaları eliyle) rafa kaldırdığı için Ankara adına teşekkür edilecek bir durum yok.

Kızmak için erken

Ancak Merkel’e kızmak için de henüz erken. Çünkü sonuç bildirisinde Türkiye’ye önerilen “pozitif gündem”de ekonomik ve ticari ilişkiler, kişilerden kişilere temas, üst düzey diyalog ve göç konularında işbirliği başlıkları bulunuyor.

Ekonomik ve ticari ilişkilerden Gümrük Birliği’nin güncellenmesini anlayabiliriz. “Kişilerden kişilere temas” ile de vize serbestiyesi konusuna gönderme yapıldığı anlaşılıyor. (Ekimde yapılan toplantıda sonuç bildirgesine vize meselesinin yazılmasına Fransa’nın karşı çıktığı, Ankara’nın da bu nedenle sinirlendiğini belirtiliyor).

Gümrük Birliği’nin güncellenmesi, vize rejiminin kaldırılması konuları 2016’da darbe girişiminin ardından Türkiye’nin attığı anti demokratik adımlar nedeniyle çıkmaza girmişti.

AK Parti iktidarı son günlerde yeni bir reform dalgasından bahsedip, sonrasındaki açıklamalarıyla reformların lafta kalacağına dair bir şüphe uyandırdı.

Ancak AK Parti, ortağı MHP’nin itirazlarını aşıp gerçek anlamda bir reform sürecine girişmesi durumunda AB’nin küçük bir şekilde açık bıraktığı kapıyı genişçe aralama fırsatına sahip. Diğer bir deyişle Merkel’in Türkiye için kurguladığı, antidemokratik ülkelerle çıkarların örtüştüğü alanlarda işbirliği modelini Türkiye’ye uygulama planını boşa çıkartabilir.

Doğu Akdeniz’de AB-ABD işbirliği Türkiye lehine olabilir

Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesimi’nin arzu ettikleri sert yaptırım kararını bu kez aldıramamış olmaları iktidarı memnun etmiş durumda. Ancak Ege ve şimdide Doğu Akdeniz’deki yetki alanlarının sınırlandırılması konusunu AB-Türkiye sorunu haline getirmiş olmaları kendi açılarından bir başarı, Türkiye için de kötü haber sayılmalı.

Buna karşın Türkiye’yle ilgili kararların sonuncusu, yani AB’nin “Türkiye ve Doğu Akdeniz’deki durumla ilgili ABD’yle eşgüdüm arayışına gireceğine” dair kararı da iktidar kendi lehine çevirebilir.

Rum-Yunan ikilisiyle dayanışma gereği AB’nin Doğu Akdeniz’de adil bir arabuluculuk yapması beklenemez. ABD’nin yeni başkanı Joe Biden’ın ve ekibinin Rum-Yunan yanlısı olması ise sanıldığı gibi Türkiye’nin aleyhine işleyeceği sonucunu getirmez. Tersine tarafların karşılıklı tavizine dayalı bir çözüm noktasında Biden’ın iyi ilişkileri nedeniyle Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesimi’ni ikna etme kabiliyetini artırabilir.

Ancak Cumhurbaşkanı Erdoğan zirveye dair yaptığı açıklamada Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de tezlerinin haklı olduğunu savunarak “Mart zirvesinden de bir şey çıkmasının mümkün olmadığını” savundu. Uluslararası ilişkilerde her zaman haklı olmak yeterli olmuyor. Türkiye’nin “Bizi kaybetmeyi göze alamazlar” özgüveniyle yanlış hesap yapmaması, müzakerelerde maksimalist tutum yerine gerekli esnekliği de göstermesi gerekir. Aksi takdirde Mart zirvesinden sonra sadece AB değil ABD kaynaklı da yaptırımlar silsilesiyle karşılaşmak durumunda kalır.

close

Yeni yazılardan haberdar olun!

İstenmeyen posta göndermiyoruz! Daha fazla bilgi için gizlilik politikamızı okuyun.

Bunları da beğenebilirsiniz...