Ekonomiyi çözmek için sihirli formüller mi gerekiyor?

Prof. Dr. TOBB/ETÜ Üniversitesi

Ekonomiyi rahatlatmak için sihirli formüllere mi yoksa güçler ayrılığı içinde işleyen hukuk devletine mi ihtiyacımız var? (Foto: Scott Graham / Unsplash)

Son zamanlarda çok duyuyoruz: “Ama muhalefetin de ortadaki ekonomik sorunları çözecek bir ekonomik programı yok”. Siyaseten ileri sürüleni bir tarafa bırakın; salt “Ne tür bir ekonomik program Türkiye’nin sorunlarını çözer?” sorusu çerçevesinde bakın meseleye. Hadi çok iddialı olmasın; ‘çözer’ yerine ‘azaltır’ diyeyim. Çözmek, ya da azaltmak için sihirli bir program mı gerekiyor?
‘Çözüme yönelik bir ekonomik program olmadığı’ savı aynı zamanda ‘sihirli, şapkadan birkaç tavşan çıkartan’ bir program beklentisi olduğunu gösteriyor. Gerçekten öyle mi? Yani, içinde bulunduğumuz sorunları azaltacak ve sonra da çözüm patikasına oturtacak bir ekonomik program müthiş bir tasarım becerisi mi gerektiriyor? Yani bir ‘mühendislik harikası’ mı olmalı?
Önemli ekonomik sorunlarımız olduğu apaçık ortada. İşsizlik oranı çok yüksek. Keza enflasyon da. Ücretli kesimin milli gelirden aldığı pay küçülüyor. Yurtdışından borçlanma azaldığında tökezleyen bir ekonomimiz var. Verimlilik düşük. Bunları bir çırpıda çözmek mümkün değil elbette. Bazıları derin sorunlar. Mesela verimlilik düzeyimizin düşük olması. Daha uzun soluklu bir bakış açısı ve ayrıntılı bir tasarım gerektiriyor. Bazıları –mesela enflasyon- bilindik yöntemlerle daha çabuk çözülebilecek bir sorun. Öte yandan hemen her sorun için hemen atılabilecek önemli adımlar var.

Sihir bunun neresinde?

Adalet sistemi üzerinde derin kuşkuların olduğu bir ekonomi üretken yatırımlar için bir cazibe merkezi olabilir mi? İhale yasası düzgün değilse kamu yatırımları verimli olabilir mi? Arazi rantı vergilendirilemiyorsa sanayiciler kaynaklarının azımsanmayacak bir kısmını araştırma ve geliştirmeye ayırırlar mı? Yoksa bir kısmı inşaat sektörüne mi yönelir? Derin dış politika sorunları olan bir ülkenin ekonomisinin kırılganlığı artmaz mı? Kamuda liyakate dayalı görevlendirme olmazsa ekonomide çarklar hızlı döner mi? Merkez bankasının politikalarına güven duyulmuyorsa ve bankanın siyasi baskıya açık olduğu düşünülüyorsa enflasyonla mücadele başarılı olabilir mi?
Böyle bakıldığında, aslında ekonomik sorunlarımızın çözümü yolunda kolaylıkla atılacak önemli adımlar olduğu ortaya çıkıyor: Adil bir yargı sisteminin oluşturulması, liyakate dayalı bir atama sistemi, yeni bir ihale yasasının çıkarılması, arazi rantını vergilendiren bir sistem oluşturulması ve Merkez Bankası’nın yeniden bağımsız yapılması.
Mesela adil bir yargı sistemini oluşturmak için yapılabilecekleri düşünün. Konunun uzmanları şu alt başlıklara dikkat çekiyorlar: Kuvvetler ayrılığının tesis edilmesi, HSK’yı siyasi etkilere kapatan bir düzenleme, hâkimlere coğrafi teminat, Anayasa Mahkemesi’nin kararlarına alt mahkemelerin direnememesi.
Ya da liyakate dayalı atama sistemini ele alın. Kamuya giriş sınavlarında başarılı olanların işe alınması, işin ehillerinin üst düzey görevlere atanmaları… Kurum içi terfilerde birçok uluslararası kurumda uygulanan kurum için duyuru ve isteyenlerin başvurması sistemine benzer bir yapının oluşturulması.
Yeni bir ihale yasası için 2001 krizinden hemen sonra çıkarılan ihale yasası örnek alınarak işe başlanabilir. Arazi rantının vergilendirilmesi için zaten yapılmış çalışmalar var. Vergi uzmanları kolaylıkla yeni bir sistem tasarlayabilirler.
Merkez Bankası’nın şu anda bağımsızlığını ‘kâğıt’ üzerinde bozan düzenleme Banka üst düzey yöneticilerinin kolaylıkla görevden alınabilmelerini sağlayan KHK düzenlemesi. Bunu bir çırpıda ortadan kaldırmak mümkün. Bağımsızlığın ‘kâğıt’ üzerinde kalmaması için ise para politikası hakkında yürütmenin en üstünden başlayarak kimsenin konuşmaması gerekiyor.

Bunlar yeterli mi?

Yukarıda saydıklarımın en zorlusu kuvvetler ayrılığının sağlanması. Diğerleri kolaylıkla yapılabilecek işler. Yapılmalarının ekonomimize duyulan güveni önemli ölçüde artıracağı ortada. Peki, yeterli mi bu adımlar?
Bu soruya yanıt verebilmek için tekrar ekonomik sorunlarımıza döneyim. 2001 krizinden sonra bankacılık sektöründe önemli işler yapıldı. Bunlar sayesinde daha sonra yaşadığımız iki krize (2008-2009 küresel krizi ve 2018-2019 krizi) ve pandemiye rağmen sektör büyük bir hasar görmedi. Ancak son yıllardaki çok hızlı kredi artışının olumsuz etkileri olabilir sektöre. Bu tür etkileri bazı olumsuz senaryolar oluşturarak ölçmek mümkün. BDDK’nın bir görevi de bu testleri yapmak. Güvenilir yöntemlerle yapılacak ve sonuçları açıklanacak testler, Türkiye’nin riskini azaltır.
Pandemiye karşın bütçe açığımız makul düzeylerde. Kamu borcunun milli gelire oranı düşük bir düzeyde. Ancak iki sorun var. Birincisi, kamu borcunun önemli bir kısmı döviz cinsinden; kur artışları borcun bütçeye olan yükünü artırıyor. Özellikle yurtiçinden döviz cinsinden borçlanmayı azaltmakta yarar var. İkincisi, özel şirketlere verilen gelir destekleri ve borç garantileri. Döviz kurunu sıçratacak herhangi bir gelişme bu nedenle bütçeye ek yük getiriyor. Ayrıca garanti verilen şirketlerin borçlarını ödeyememeleri halinde garantör ödeyecek. Yani, böyle sevimsiz bir gelişme olursa kamu borcu yükselecek. Burada da bankacılık sektörü için oluşturulacak senaryolara benzer olumsuz senaryolar oluşturup olası bütçe ve kamu borcu etkilerini ölçmek ve kamuoyuna açıklamak yararlı olur.
Bir yandan yukarıda değindiğim adımları atarken bir yandan da dış politikadaki sorunları azaltmaya çalışmak gerekir. Uzmanı olmadığım bir alanda bir şey söylemek istemiyorum. Ama işin uzmanları, sorun azaltmanın ‘yapılabilir’ bir iş olduğunu söylüyorlar.

Bunları yapınca sihirli formüle gerek yok

Yukarıda kaba hatlarını çizdiğim programın önemli bir kısmı kolaylıkla atılabilecek adımlardan oluşuyor. Açık ki böyle bir program Türkiye’nin her ekonomik sorununu çözecek değil. Ama daha sonra yapılacak işler için sağlam bir zemin hazırlayacağı ortada. Dolayısıyla sihirli çözümler gerekmiyor. Sihirli olmadıkları için de tasarlanmaları zor değil. Hele böyle bir program ‘daha zorlu’ olan sorunlara da kademeli biçimde el atarsa Türkiye ekonomisini kolayca coşturur. Nedir bunlar?
Sık duyuyorsunuz: “Katma değerli üretim yapalım” ya da “verimliliği artıralım”. İyi de nasıl? Kolay bir yanıtı yok. Ayrıntılı bir sanayi politikası tasarımı gerektiriyor. Bu konuda benden çok daha yetkin uzmanlar var; onların düşüncelerini almakta yarar var.
Başlangıçta önemli sorunlarımızın başında dış borca bağımlı olmamızın geldiğini belirttim. Farklı bir ifadeyle büyürken yüksek cari işlemler açığı veriyoruz. Buna verimlilik cephesinden bakmak da mümkün yetersiz yurtiçi tasarruf cephesinden de. Verimliliği geçiyorum. Yurtiçi tasarruflar, kamu ve kamu dışında kalan kesimlerin tasarruflarının toplamı. İkincisini artırmak için özel emeklilik sistemleri kuruldu; doğru adım.

Devamı da var tabii…

Ancak son yıllarda liraya reel olarak değer kaybettirmek için faiz baskılandı. Enflasyonun altında bir faiz ya “tasarruf etme, git harca” demek ya da dövize yönel. Aslında her ikisi de. Bunun enflasyonu azdırması bir tarafa tasarruf dostu olmadığı ortada. Öte yandan kamu tasarrufunu (kamu geliri ile tüketimi arasındaki fark) artırmak için yapılabilecekler var. En başta kayıt dışı ekonominin vergilendirilmesi geliyor. Siyaseten çok zor bir iş.
Peşi sıra eğitim ve yeşil mutabakat geliyor. Eğitim çetrefilli bir sorun. Ancak ilk başta hemen yapılabilecekler var. Eğitim fakültelerinde daha iyi eğitim verilmesi, mevcut öğretmenlerin kalitelerinin yükseltilmesi, gecekondu doktora programlarının kapatılması, yurtdışına çok sayıda doktora öğrencisi yollanması gibi. Yeşil mutabakat, yeşil ekonomi önümüzdeki dönemin en fazla tartışılacak konu başlıkları gibi duruyor. Bugünlük bu kadar yeter.

close

Yeni yazılardan haberdar olun!

İstenmeyen posta göndermiyoruz! Daha fazla bilgi için gizlilik politikamızı okuyun.

Bunları da beğenebilirsiniz...