Türkiye ve Yunanistan’ın NATO’daki 70 Yılı

Turkey’s President Recep Tayyip Erdoğan (Right) with Prime Minister of Greece Kyriakos Mitsotakis in Brussels for NATO Leader’ Summit in June 2021 (Photo: Presidency)

Fatih Ceylan
Alper Coşkun

Türkiye ve Yunanistan’ın NATO müttefiki olmalarının 70. yıldönümü çeşitli etkinliklerle daha yeni kutlandı. Bundan sadece birkaç gün öncesinde ise Ege Denizi’nde Yunan sahil güvenlik botunca taciz edilen bir Türk balıkçısının bu tacize karşı duruşunu gördük hep beraber. İki ülke arasındaki müttefiklik bağına rağmen, bu olay da bize sahadaki sorunların büyük olduğunu, Ege Denizi’ndeki anlaşmazlıklar yumağının tehlikeli sonuçlar doğurabileceğini bir kez daha hatırlattı. Üstelik, sorunları azalacağına artıyor. Hepsinin üstünde ve ötesinde bir de çözüm bekleyen Kıbrıs meselesi ve son yıllarda gündeme oturan Doğu Akdeniz’deki çekişme var. İkili çerçevede olsun, ‘büyük galeride’ olsun mevcut tablo epeyce iç karartıcı.

Bu durum hep böyle değildi aslında. İki ülkenin ortak değeri, Aydın doğumlu edebiyatçı Dido Sotiriyu’nun “Benden Selam Söyle Anadolu’ya” adlı eserinde anlattığı Yunanistan’ın “Küçük Asya Faciası”nın acıları hala tazeydi. Dönemin iki vizyoner lideri Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk ve zamanın Yunanistan Başbakanı Elefterios Venizelos, iki ülke ve halkları için çok daha farklı bir gelecek hayal ettiler. Savaşın acılarını bizzat yaşamış kişiler olarak iki ülke arasında kalıcı barışın hâkim olduğu bir geleceğin köşe taşlarını bıraktılar. Aralarında öylesine karşılıklı takdir hissi doğdu ki Venizelos, 1934 yılında Atatürk’ü Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterdi.

İlk soğuk duş: Johnson mektubu

1952 yılında iki ülke NATO’ya katılırken, ikili ilişkilerdeki bu olumlu havanın etkileri hala hissedilebiliyordu. Ancak, Kıbrıs’ta iki halk arasındaki ilişkilerin çatışmalara evrilmesi ve Adadaki gerginliğin Ege Denizi’ne de yansımasıyla birlikte halen içinde bulunduğumuz gerginlik sarmalı hız kazandı.

Bu olumsuz dinamiğin başta NATO’yla pek bağlantısı yoktu. Ta ki Kıbrıs’taki 20 Aralık 1963 “Kanlı Noel” faciasına kadar. Ankara bu faciaya kayıtsız kalmayacağını askeri uçuşlar dahil farklı adımlarla hissettirdi. Ankara’yı caydırmak üzere dönemin ABD Başkanı Lyndon Johnson 1964’te Başbakan İsmet İnönü’ye meşhur, meşhur olduğu kadar da kötü şöhrete sahip mektubunu gönderdi.

Johnson özetle, Türkiye’nin böyle bir müdahalede Amerikan silahlarını kullanamayacağını, işlerin sarpa sarması ve Sovyetlerin duruma müdahale etmesi halinde ise NATO’ya güvenmemesi gerektiğini bildirdi. Ankara’da soğuk duş etkisi yapan bu mektup, ABD ve NATO’ya bakışları açısından Türk makamlarının kolektif hafızasında kalıcı izler bıraktı. Başta ABD’yle olmak üzere, Batı dünyasıyla yaşanan sorunlarda günümüzde dahi çarpan etkisi yapan bozucu bir referans haline geldi.

İkinci soğuk duş: yine Kıbrıs

Türk-Yunan ilişkilerindeki esas dönüm noktası, 1974 Kıbrıs Barış Harekatı’yla yaşandı. Kıbrıs’ı Yunanistan’la birleştirmek üzere Atina’daki askeri cuntanın, EOKA’cı Nikos Sampson üzerinden tezgahladığı darbeye karşı Ankara, Ada’daki garantörlük hakkını kullandı ve askeri müdahalede bulundu. Tarihin belki garip, ancak anlamlı bir cilvesi olarak Atina’daki askeri yönetimin çökmesine ve ülkenin demokrasiye dönmesine yol açtı.

Türkiye’nin hamlesi üzerine Ada’ya Türkiye’nin yaptığı müdahale üzerine, Yunanistan NATO’nun entegre askeri yapısından çekildiğini ilan etti. Atina, bu suretle NATO’nun Türk müdahalesine engel olmamasına kendi ölçüsünde tepki gösterdi. Arka planda Soğuk Savaş’ın iyice kızışmakta olduğu bir döneme rastlayan bu gelişmeler NATO’nun içinde sarsıntılara neden olduğu gibi, İttifak’ın güneydoğu kanadında bir çatlağın derinleşmesiyle sonuçlandı. Tehlikeyi sezen Vaşington, tam bu noktada araya girmeye karar verdi.

Ege sorunları başlıyor

Ortalık biraz durulduktan kısa bir süre sonra, NATO’da Yunanistan’ın askeri yapıya dönmesini sağlamak üzere bir “Açık Uçlu Çalışma Grubu” kuruldu. Ancak, bu Grup bünyesinde yapılan müzakerelerde Yunanistan’ın Ege Denizi’ndeki FIR çizgisini, iki ülke arasındaki deniz/hava sınırı olarak kabul ettirmeye kalkışması ve Türkiye’nin bunu kabul etmemesi nedeniyle yapılan gayrı resmî müzakerelerden sonuç alınamadı.

Sorunun ‘çözümü’, Türkiye’deki 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra mümkün oldu. Hatta, NATO Avrupa Müttefik Kuvvetleri Yüksek Komutanı ABD’li General Bernard Rogers’ın bu amaçla hazırlayıp yönetime el koyan Kenan Evren’e sunduğu, bir A4 sayfasını dahi doldurmayan “plan” (aslında gayrı resmî bir kağıt), askeri darbenin başbakanı Bülend Ulusu Hükümeti’nin kabul ettiği bir numaralı karar oldu.

Yunanistan’da iki NATO karargahının yeniden faaliyete geçirilmesiyle sonuçlanan çözüm çerçevesinde Türkiye’nin bunu hukuken kabul ettiği izlenimini vermemek üzere, bu karargahlardan NATO belgelerinde söz edildiğinde bunların yanına “kurulduklarında” (when established) ibaresi eklenmek suretiyle atıf yapılması kararlaştırıldı. Kısacası, özünde anlam ifade etmeyen, somut sonuç doğurmayan bir kelime oyunu marifetiyle Türkiye’nin itirazı aşılmış oldu.

Adaların silahsızlandırılmış statüsü

Ancak bu sözde çözüm, iki ülke arasındaki sorunların sonunu getirmedi. Yunanistan, silahsızlandırılmış statü altındaki Ege Adaları’nın hukuki statüsünü aşındırma çabalarından vazgeçmedi. Limni’deki gayrı hukuki askeri unsurlarını NATO’ya beyan ederek, varlıklarını tescil ettirme uğraşını bugüne değin sürdürdü. Türkiye bu nedenle Yunanistan’ın NATO’ya deklare ettiği katkılarını veto ederken, Yunanistan da herhangi somut bir temele dayanmadan sadece Türk vetosuna karşılık vermek üzere aynısını Türkiye’ye yapageldi.

Ege Denizi temelli Türk-Yunan anlaşmazlıkları NATO’ya böylece farklı şekillerde yansırken, bir yandan da iki ülkeyi zaman zaman savaşın eşiğine kadar getirdi. 1970’li yıllarda, özellikle kıta sahanlığı üzerinde karşılıklı hak iddialarından kaynaklanan ciddi tırmanmalar oldu. Bu dönemde, 1976 yılında Bern’de varılan mutabakatla iki ülke tutum ve hak iddialarından vazgeçmezken, kışkırtıcı tek taraflı eylemlerden sakınma taahhüdünde bulundular. Ancak sorunlar ve gerginlikler bitmedi. Buna bağlı olarak da 1980 ve 1990’lı yıllarda NATO bünyesinde bazı güven artırıcı düzenlemeler geliştirildi.

Güven artırıcı önlemler

Olası krizlerden sakınılmasını öngören ve şeffaflık ile güven ortamını pekiştirmeyi amaçlayan bu önlemlerden bir kısmını, zamanın NATO Genel Sekreteri Javier Solana 1988 yılında açıkladı. Türk ve Yunan Dışişleri Bakanlarının bir yıl öncesinde Atina’da vardıkları mutabakat temelinde kurgulanan bu güven artırıcı tedbirleri, 2003 yılında Genel Sekreter George Robertson döneminde ilan edilen yeni bir paket izledi. Bu dönemde, İzmir’de NATO Hava Unsur Komutanlığı kurulmak suretiyle Türkiye’nin bazı beklentilerinin karşılanmasına, bu suretle iki ülke arasında Ege üzerinde hava sahalarının kullanımında gerginliğe neden olan ihtilaflardan mümkün mertebe uzak durulmasına çalışıldı.

Güven arttırmaya dönük çabalar serisinin son örneğini ise, Doğu Akdeniz’de 2020’de patlak veren tırmanma üzerine şimdiki Genel Sekreter Jens Stoltenberg öncülüğünde geliştirilen Çatışma Önleme Mekanizması teşkil etti.

NATO içinde atılan bu adımlar hiçbir zaman Türk-Yunan anlaşmazlıklarını kökünden halletme amacına matuf değildi. Zaten olamazdı. Zira NATO hem hukuken böyle bir yetki sahibi değil, hem de ikili sorunlarda taraf tutmasının önü kapalı.

Amaç çatışmayı önleme

Öte yandan, NATO çatısı altında geliştirilen, olası bir çatışmayı engellemeye yönelik çeşitli tedbirlerin, özellikle gerginliklerin tırmandığı dönemlerde yatıştırıcı rol oynadığı bir gerçek. Geçici tedbirler içeren bu düzenlemelerin aynı zamanda riskleri yönetme, iki müttefik ülke arasında çatışmayı önleme amaçları üzerine inşa olunmuş bir müktesebat teşkil ettiği söylenebilir.

Türkiye ve Yunanistan arasında güya gizli yürütülen, bilinen adıyla “istikşâfi görüşmeler” bugüne kadar herhangi somut bir sonuç vermeden yıllardır devam ediyor. Mevcut sorunların derinliği ve zorluğu ortada. Ancak tarafların gerekli siyasi iradeyi sergileyip, sürdürmeleri halinde Ege’de kalıcı barışçıl bir düzenlemeyi hedefleyen istikşâfi görüşmelere bağlı olarak varılabilecek ortak bir anlayış zeminine varılması mümkün.

Yunanistan, Türkiye’yi Ege’de ve Doğu Akdeniz’de uluslararası hukuku ihlal etmekle itham etmekten geri durmuyor. Türkiye’nin her iki denizde meşru hak ve çıkarlarını görmezden gelen bir tavır sergiliyor. Kıbrıs’taki gelişmelere ve Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon kaynaklarının sunduğu potansiyele dayalı olarak Türkiye’yi kendince “köşeye sıkıştırmaya” kurgulu bir yaklaşım ortaya koyuyor.

1923 Lozan, 1947 Paris antlaşmaları

Uluslararası hukuk çerçevesinde (1923 Lozan ve 1947 Paris Barış Antlaşmaları) kendi yükümlülüğünü oluşturan Doğu Ege adaları ile Oniki Adanın silahsızlandırılmış statülerini görmezden gelen hukuk dışı bir tutum ortaya koymaktan çekinmiyor. Türkiye’nin bu durumu BM’in dikkatine getirmesinden de rahatsızlık duymakla kalmıyor, cepheleşmeye daha da açık yollara sapıyor, temel tehdit olarak gördüğü Türkiye’ye karşı silahlanmayı tercih ediyor. Yunanistan’ın uzlaşmaz tutumu karşısında Türkiye de doğal olarak gardını alıyor, mevcut ihtilafların diyalog ve karşılıklı müzakerelerle çözüme kavuşturulması gereğini ısrarla gündemde tutuyor.

Mevcut gerginlik dolu tablo şunu zorunlu kılmakta; ileride hukuki bir temele dayandırılacak bir uzlaşıya varmak için her şeyden önce sıfır toplamlı bakış açısının, başka bir anlatımla, “karşı tarafın kaybı benim kazancımdır” anlayışının terkedilmesi lazım. Yunanistan, Türkiye’yi ana tehdit olarak görüp, kendi kamuoyuna ve üçüncü çevrelere öyle takdim etmekten vazgeçmediği, uluslararası ilişkiler ağını da bu algı ve Türkiye karşıtlığı üzerine kurma alışkanlığını bırakmadığı sürece gerçek anlamda ilerleme olması zor.

Türkiye de Yunanistan da kaybeder

ABD ve AB gibi üçüncü çevrelerin de bu sorunlara taraflı yaklaşmadan, sürdürülebilir ve hakkaniyetli bir çözüm yolunu teşvik etmeleri zorunlu. Aslında son bazı gelişmelerin, (ABD’nin Girit açıklarında sondaj faaliyetlerine son vermesinin, Yunanistan’da yapılan askeri yığınaklanmaya Rusya’nın gösterdiği tepkinin), Yunan yöneticilerin Türkiye ile işbirliğinin ilerletilmesine yönelmelerini teşvik etmesi beklenir.

Bundan neredeyse bir asır önce, dönemin iki vizyoner devlet adamı Atatürk ve Venizelos’un dostluk ve iyi komşuluğa dayanan mirasına uzunca bir süre her iki taraf da sahip çıkmıştı. Ancak, mirasın haklı veya haksız nedenlerle zayıflaması iki ülkeyi karşı karşıya getirdi. Zaman zaman eller tetiğe gitti. Kimin ne kazanıp ne kaybettiği sorusu gündemden düşmedi.

Her iki taraf öncelikle kendi bölgelerinde birlikte nasıl kazanır meselesi ise ihtilaflar sarmalı eşliğinde geri planda kaldı.

Geldiğimiz noktada dünya gündemi stratejik rekabet ortamında yeni ve ciddi kırılmalara gebe. Bu gerçeği tüm çıplaklığıyla her iki ülkenin de iyi okuması zorunlu. Bölgede patlak verebilecek ilave bir krizden her iki taraf da onulmaz yaralar alır. Bu denli hassas ve uzunca süreceği aşikâr bir dönemde Türkiye ve Yunanistan’ın, Atatürk ve Venizelos’un mirasına taze bir anlayışla, daha güçlü bir temelde yeniden sahip çıkmaları hem kendileri hem bölge açısından daha gerçekçi bir yol olur.

NOTLAR

Fatih Ceylan, Büyükelçi (E) – Ankara Politikalar Merkezi (APM) Başkan Yardımcısı

Alper Coşkun, Büyükelçi (E) – Kıdemli Analist, Carnegie Endowment for International Peace(https://carnegieendowment.org/experts/2117)

– – –

Bu yazının daha geniş İngilizce versiyonu için Diplomasi Koridoru isimli web sayfasına bakılabilir

close

Yeni yazılardan haberdar olun! Lütfen aboneliğinizi güncelleyin.

İstenmeyen posta göndermiyoruz! Daha fazla bilgi için gizlilik politikamızı okuyun.

Bunları da beğenebilirsiniz...