50 yıl arayla iki Meclis ziyareti

Çocukluğum Ankara’da geçti. Evimiz Kavaklıdere’deydi. Babamla her akşam Kuğulu Park’tan Kızılay’a yürüyüş yapar; Meclisin önünden geçerdik. Meclis benim için önünden geçilen ağaçlıklı bir parktı. İlkokulda bir resim yarışmasında ödül kazanmıştım; TBMM’de, başbakan Bülent Ecevit’in elinden ödülü alırken fotoğrafım var. Yıl 1974. Ben çocuğum; Bülent Ecevit de çok genç.

Aradan geçen neredeyse 50 yıl içinde, hiç Meclis’e gitmedim. Üniversitede idareci olduğum dönemde bile, değil parti genel başkanı, pek bir milletvekili görmedim. Milletvekilleri milletin vekili ama doğrudan benim vekilim gibi hissetmedim. Oysa her seçimde görev gibi sıralara girip, pusuladaki tanımadığım isimlere oy attım. Benim için demokrasi bundan ibaretti.

Bir yıl içinde iki kez Meclis’e gittik

Aradan geçen 50 sene, okulda ve akademide geçti. 30 yıl Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyesi olarak çalıştım. Biraz daha çalışıp sakince emekli olmayı beklerken, Boğaziçi’ni ele geçirme harekatı başladı. Bildiğimiz şekliyle üniversitenin yok olacağını, önünde ceket iliklenen, “emredersiniz efendim” denilen idarecilerin elinde üniversite dışında her şeye benzeyen bir yer olacağını anlayınca, mücadeleye başladık. Bu mücadele çerçevesinde iki kez meclise gittik. Hemen hemen tüm parti genel başkanları ile, pek çok milletvekili ile görüştük.

Mecliste milletvekillerini ziyaret etmek, taleplerini iletmek, aslında demokratik bir hak. Bunu 60 yaşında keşfetmek çok acı ama; güç olmasın geç olsun. Doğrusu parti genel başkanlarından randevu almak güç olmadı; hemen hemen hepsi bize kulak verdi. Bunu demişken, meclise fiziki olarak girmek oldukça güç: İki kere polis aramasından geçiyorsunuz; tüm eşyalarınız X-ışınları ile görüntülendiği gibi elle de aranıyor. Bilgisayarınızı açıp içindeki dosyalara bakmaya, basılı dökümanların ne olduğunu kontrol etmeye, beğenmediklerini sokmamaya çalışıyorlar. Elle üst baş aramasından hiç bahsetmeyeyim. Bu giriş prosedürünü görünce, amacın milleti vekillerden uzak tutmak olduğunu düşünüyor insan.

Meclis etkileyici bir mekan

İçeri girdikten sonra, meşhur mimar Holzmeister’in tasarladığı binaları ile meclis, etkileyici bir mekan. Yeni yapılan Halkla İlişkiler binası, buraya hiç uymamış. Herhangi bir genel müdürlüğün metal görünümlü dış cephe kaplaması-cam karışık binasına benziyor. Oysa ana binadaki koridorlar, partilerin toplantı odaları, duvarlardaki resimler, yaşayan tarih gibi. Öte yandan, 15 Temmuz 2016’da bombalanan ve ibret için öylece bırakılan kısımlar, tüyler ürpertici. Oralarda daha çok zaman geçirmek, incelemek isterdim, ama hızla randevudan randevuya koştuk.

İlk ziyaretimizin amacı, değerli bir yükseköğrenim kurumunun tahrip edildiğini, verilenin kamu zararı olduğunu anlatmaktı. Bunu, görüştüğümüz CHP, İYİP, AKP, DEVA, HDP ve TİP genel başkanları ya da milletvekillerine anlattık. Ziyaretimizden bir hafta sonra M. Bulu’nun görevden alınması, ziyaretimizin bir sonucu muydu yoksa intihalleri nedeniyle mi görevden alındı bilinmez. Ancak maalesef, gelen gideni arattı: Üniversite içinden seçtiğimiz, güvenoyu verdiğimiz 17 yetkin akademisyen atanmazken, M. Bulu’nun rektör yardımcısı, rektör olarak atandı. Bundan sonra üniversiteye verilen zararlar, hızlanarak devam etti: Öğretim üyelerinin işten çıkarılması, disiplin soruşturmaları ve savcılık şikayetleri ile bezdirilmesi, seçilmiş idarecilerin atanmaması, görevden alınması, yerlerine bir işgal kuvveti gibi dışarıdan kişiler atanması, hızla kadrolaşma için birimler kurulması.

Peki o zaman meclis ziyaretimiz boşa mı gitti? Hayır; çünkü altı muhalefet partisinin hazırladığı güçlendirilmiş parlamenter sistem önerisi içine, “YÖK’ün kaldırılması, üniversitelerin idari, mali ve bilimsel özerkliğe kavuşturulması” bir madde olarak girdi. İkinci ziyaretimiz, bu yönde çalışmalara destek vermeyi teklif etmek amacıyla yapıldı: Öncelikle güçlendirilmiş parlamenter sistem önerisini getiren altı parti, yani, CHP, İYİP, SP, DEVA, GP ve DP; ek olarak da HDP ve TİP ile görüştük.

Peki, partilere ne söyledik? Yükseköğretim sisteminde plansız ve kontrolsüz bir büyüme sonucu bir kriz olduğunu, mezunların iş bulamadığını, meslek okullarının yetkin teknisyen, zanaatkar yetiştiremezken, tek bir sistemle yönetilmeye çalışılan yükseköğretim kurumlarının, aynı vasatta buluşup niteliksiz hale geldiğini anlattık.

Akademisyenler yeni bir yükseköğretim vizyonuna katkı vermeli

Türkiye’de yeni bir yükseköğretim vizyonu oluşturmak, var olan yükseköğretim yasasını değiştirerek liyakati ve akademik özgürlükleri önceleyen, çağın gereklerine uygun ve demokratik bir yükseköğretim yasası kurgulamak üzere siyasi partilerin, üniversiteler ve diğer paydaşlarla birlikte çalışmasını talep ettik. Tüm partilerden olumlu cevap almış olmamız, bizi çok mutlu etti.

Bu doğrultuda, ilk adımı, Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nden bir grup akademisyenle attık: Bu konuları ele alacak bir çalıştayın programını oluşturmak üzere toplandık ve belli başlıklar düşündük. Önümüzdeki günlerde, başka üniversitelerden akademisyenlerle de bir araya gelmeyi istiyoruz.

Üniversitemizin başına gelen bu felaket, 60 yaşında bana bir demokraside vatandaş olmanın ne olduğunu öğretti. Başka bir ülkede, örneğin İsveç’te, Almanya’da, Avusturya’da, ya da Avustralya’da, vekiller, bakanlar, herkes gibi vatandaşlar. Herkes onlarla konuşabilir, bu amaçla tasarlanmış mekanizmaları kullanarak taleplerini iletebilir. Bu ülkeleri demokratik yapan, vatandaşlarının anlayışı, talepleri, katılımıdır. Biz de bu vesileyle demokratik bir ülkede vatandaş olsak ne yapardık, öğreniyoruz. Umarım bu çabamız ülkemizin demokratikleşmesine katkı sunar.

close

Yeni yazılardan haberdar olun! Lütfen aboneliğinizi güncelleyin.

İstenmeyen posta göndermiyoruz! Daha fazla bilgi için gizlilik politikamızı okuyun.

Bunları da beğenebilirsiniz...