

ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth açıklamalarda bulunurken ABD Başkanı Donald Trump ve hemen yanındaki CIA Başkanı John Ratcliffe, Venezuela Başkanı Nicolas Maduro’nun kaçırılma operasyonunu canlı yayında izliyor. (Foto: X/WhiteHouse)
ABD’nin 3 Ocak 2026 Venezuela operasyonu dünyayı sarstı. Ancak son dönemde yaşananları parça parça okursak yanılırız. Venezuela’da “saraydan başkan kaçırma” görüntüleri, Kolombiya’ya yöneltilen açık müdahale tehditleri, İran’dan gelen yumuşak mesajlar, Miami’de Netanyahu ile yapılan kritik görüşmeler… Bunların her biri aynı filmin farklı sahneleri. Büyük bir senaryo var, aşama aşama uygulanıyor.
Artık “Olur mu olmaz mı?” değil, “Ne zaman ve nasıl?” soruları geçerli.
Venezuela: Sadece Petrol Açıklayamaz
Venezuela krizi çoğu zaman petrolle açıklanıyor. Doğru; 350–400 milyar varillik devasa bir rezerv var; dünyada ilk sırada. Ama bir gerçek daha var: Petrol var, üretim yok.
1998’de 3,5 milyon varil/gün olan üretim bugün 750–850 bin varil/gün bandına düşmüş durumda. Altyapı çökmüş, teknoloji eskimiş, verimlilik düşük. Ayağa kaldırmak için on milyarlarca dolarlık yeni yatırım gerekiyor. Üstelik bu petrol ağır ve ekstra ağır; dünya üzerinde esasen Amerikan ve Çin rafinerileri işleyebiliyor.
Yani mesele yalnızca “petrol zenginliği” ve ona el konulması değil; petrolün kim tarafından ve hangi jeopolitik çerçevede kontrol edileceği.
ABD’de Monroe Doktrinine Dönüş
Venezuela dosyasının arka planında, Latin Amerika’da yeniden diriltilen Monroe Doktrini var: “Güney Yarımküre bizim arka bahçemizdir.”
Hedef yalnızca petrol değil. Altın, bakır, nadir toprak elementleri ve hepsinden önemlisi bölgede güçlenen Çin–Rusya nüfuzunun sökülmesi. Panama’da 1989’daki işgalde gördük; Kolombiya’ya açık tehdit geldi. Donald Trump’ın “Sırada sen varsın” mesajı boşuna değil.
Nicolás Maduro yönetimi yolsuzluklarla ve kötü ekonomi yönetimiyle anılıyordu; halkın önemli bir bölümü için bu tablo sürpriz değildi. Ancak yaşananlar bir rejim değişikliğinin ötesine geçti. Ülkenin onuru kırıldı.
Devlet başkanının askeri operasyonla alınıp, elleri ve ayakları kelepçeli, gözleri siyah bandajlı adi bir suçlu gibi New York’a götürülmesi; 2020 tarihli iddianameye dayanılarak yargılanması egemenliğin ve uluslararası hukukun fiilen askıya alınmasıdır. Hele hele bu aşağılayıcı görüntülerin Trump’ın kendi hesabından yayınlanması Latin Amerika ortak hafızasından silinmeyecek.
Perde arkasında, Trump’ın Maduro’ya son ana kadar “güvenli çıkış” için Türkiye’ye gidebileceğini söylediği Maduro’nun reddettiği öne sürülüyor. Bu ayrıntı kritik: Önce yumuşak iniş denendi, olmayınca sert senaryoya geçildi. Yani mesele New York hukukunun uygulanması hiç değil.
Sessizlik ve Tehlikeli Emsal
Avrupa Birliği sessiz kaldı. Çin ve Rusya kınamakla yetindi. Amerika Birleşik Devletleri kısa vadede istediğini almış görünüyor. Sahada enerji devi Chevron zaten vardı; şimdi diğer Amerikan şirketleri de sırada.
Asıl soru şu: Amerikan manda yönetimi altında ülke yatırımcılar için ne kadar istikrarlı ve öngörülebilir olacak?
Daha önemlisi: Tehlikeli bir emsal oluştu. “Güç varsa hukuk esneyebilir” algısı yerleşti.
Gözler İran’da: Şayet Değil, Ne Zaman?
İşte bu noktada İran dosyası yeniden açılıyor. İran nükleer tesislerine yönelik son ABD–İsrail saldırılarının ardından Tahran’dan gelen yumuşak mesajlar, uzlaşmacı ton ve gerilimi düşürme çabası bir zayıflık değil; tehlikenin farkında olunduğunun işareti.
Kırılma anı ise Donald Trump ile Benjamin Netanyahu’nun yılbaşında Miami’de yaptığı buluşma oldu. Orada konuşulanların “Yapar mıyız?” sorusundan çok “Nasıl ve ne zaman?” ekseninde olduğu algısı güçlü. Nitekim aynı sıralarda İran’da sokak gösterilerinin ve şiddetin tırmanması dikkat çekici.
Bu, klasik bir işgal olmak zorunda değil:
– Hedefli ve sınırlı askerî darbeler,
– İstihbarat operasyonları,
– Rejim içi çatlakları derinleştiren hibrit yöntemler.
Yani Venezuela’da denenen modelin Ortadoğu’ya uyarlanmış versiyonu.
Peki, Neden Şimdi?
Üç neden öne çıkıyor:
– Emsal oluştu. Venezuela’da büyük bir bedel ödenmedi. Tek bir Amerikan askerinin burnu kanamadı; kaynakların üzerine çöküldü.
– İç siyaset. Trump için sert hamleler “güçlü liderlik” algısını besliyor; Netanyahu için güvenlik ajandası. İki ülkede de yaklaşan seçimler var.
– Jeopolitik boşluk. Avrupa sessiz; Çin ve Rusya temkinli. Caydırıcılık zayıf. BM’nin ne dediği bile anlaşılmıyor.
Bu yüzden soru artık “olur mu?” değil; “ne zaman?”
Bu gidişat:
– Ukrayna’daki Rus genişleme hamlelerini,
– İsrail’in Gazze saldırılarını,
– Çin için Tayvan işgalini meşrulaştırma riski taşıyan bir zemin yaratıyor. “Yapmazlar” demeyelim. Yol açıldı.
Türkiye İçin Anlamı
Bu tablo Türkiye’yi doğrudan ilgilendiriyor. Özellikle İran dosyası açılırsa: Enerji güvenliği (Hürmüz, sınır ötesi gaz ve petrol akışları), ticaret yolları, sınır güvenliği ve bölgesel istikrar doğrudan etkilenecek. Buna göç dalgaları, İran’daki Azeri nüfusun durumu ve Kürt ayrılıkçılığının tetiklenmesi de eklenebilir.
Ankara için mesele taraf olmak değil; erken uyarı sinyallerini ciddiye almak ve hazırlıkları tamamlamak. Kıbrıs, Doğu Akdeniz, Karadeniz, Ege adaları ve Körfez başlıklarında muhtemel oldubittilere meydan vermemek. Diplomasi, enerji, güvenlik ve ekonomi aynı anda yönetilmek zorunda.
Venezuela bir başlangıç oldu. Kolombiya’ya, Küba’ya yönelik tehdit güçlü bir işaret.
Miami’deki Netanyahu ile görüşmeler ise İran ve Afrika Boynuzu başlıklarında (İsrail’in Somaliland’ı tanıması) başka bir eşiğe işaret ediyor.
Yeni bir dönemdeyiz. Gücün hukuku yeniden yazdığı bir dönem. Uluslararası hukuk, egemenlik, demokrasi ve toprak bütünlüğü kavramları rafa kaldırıldı.
Bugün Caracas’ta olan, yarın Tahran’da; yarın Tahran’da olan, başka bir başkentte yaşanabilir.
Bu yüzden soru artık net: Şayet değil… Ne zaman? Ve Türkiye olarak, liderler arası sıcak kimyanın ötesinde, realpolitik anlamda ABD’nin büyük küresel senaryosunun neresinde yer alıyoruz?


