

BAYKAR’ın insansız hava aracı üretim tesislerinden bir görünüm. Türkiye 2000’lerden beri askeri sanayide atılım içinde. (Foto: BAYKAR)
Dün, 7 Şubat’ta İstanbul’daki BAYKAR üretim tesislerinde bir basın tanıtımı vardı. Son 10 yılda, Türkiye’nin insansız hava aracı (İHA ve silahlı olarak SİHA) alanında dışa bağımlılığını kırmaktan, 37 ülkeye pilotsuz savaş uçağı ihracatı yapan bir markaya dönüşen BAYKAR’ın kurucusu Özdemir Bayraktar’ın anısına çekilen “Bu Dünyadan Bir Akıncı Geçti” belgeselinin ilk gösterimi vardı.
Özdemir Bayraktar’ın şirketi 1986’da ilk kuruluşundan 2021’deki vefatına dek, kardeşleri ve oğullarıyla birlikte getirişine dair iyi belgelendirilmiş bir yapımdı. Kendisiyle, gazeteci büyüğümüz Yalçın Bayer aracılığıyla 2010’lu yılların başlarında Hürriyet ziyaretlerinde tanışmıştık. (Bu, oğlu ve MIT eğitimli başmühendisi Selçuk Bayraktar henüz 2016’da Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın kızı Sümeyye Erdoğan ile evlenmeden önceydi.) Doğrusunu söylemek gerekirse, o heyecanla yine önü kesilmezse Türkiye’nin ilk özel sektör İHA ve SİHA’sını yapacağını anlatırken, ben Bayraktar’ı fazla idealist bulmuştum.
Belgeseli izledikten sonra aklımda kalan, ne yaptığını bilen ve sınırlarını inatla zorlayan bir insanın bile makro düzeyde nasıl fark yaratabileceği oldu.
Özdemir Bayraktar’ın İnadı
Özdemir Bayraktar bize Hürriyet’in iş sonrası sosyalleşme salonunda hayallerini anlatırken bizler o sırada Türkiye’nin ABD’den 2 (yazıyla iki) adet Predator alamayışının haberlerini yapıyorduk. İsrail’den alınan Heron’lar ise PKK’yla mücadelede işe yaramıyordu, iade edilmeye çalışılıyordu.
Dün Selçuk Bayraktar, büyük gövde İHA ve SİHA’larda Türkiye’nin en büyük üreticisi olduğunu anlatıyordu. Küçük gövdelilerde ise Çin ve ABD’nin tartışılmaz üstünlüğü vardı ama Türkiye de dünya sıralamasındaydı. BAYKAR 2025’te, zor duruma düşen ama önemli teknoloji birikimine sahip İtalyan havacılık şirketi Piaggio’yu satın almış, AB ortaklığı haline gelmişti. Şirket 2025’te dünyanın 100 büyük askeri malzeme ihracatçısı listesindeki 5 şirketten biri ve tek özel sektör şirketi olmuştu. ASELSAN 47’inci, TUSAŞ 65’inci, BAYKAR 73’üncü, ROKETSAN 87’inci ve MKE 93’üncü sıradaydı. Selçuk ve Haluk Bayraktar kardeşler ise 2025’te, Koç Grubundan İpek Kıraç’ın önünde Türkiye’nin en zengin ilk iki yatırımcısı olmuştu.
Haluk Bayraktar, gelirlerinin yüzde 90’ının ürün dışsatımından olduğunu söylüyor. Şirketin piyasa değeri 5 milyar dolar civarında tahmin ediliyor.
Yaş ortalaması 29
Belgesel öncesinde gazeteciler üretim tesislerinde gruplar halinde gezdirildi, bilgi verildi. Fotoğraf, video çekmek yasaktı. Uzay araştırma tesisleri basın programı dışındaydı. İlk kez 2017’de görme imkânı bulduğum Hadımköy’de tesisleri birkaç kat büyütülmüştü; toplam 8 bine yakın çalışanın 4000 kadarı oradaydı.
Etkileyici veriler arasında çalışanların yüzde 70’inin mühendis ve yazılımcı ve yaş ortalamasının da 29 olmasıydı; ortalamayı yükselten, aralarında emekli subayların bulunduğu yönetim kademeleriydi. Ortalama 3-4 günde bir TB-2, 10-15 günde bir TB-3, 3-4 haftada bir Akıncı’yı bu genç kadro üretiyordu.
Yani çalışanların çoğu, BAYKAR Türk Silahlı Kuvvetlerine (TSK) keşif amaçlı mini-İHA’ları 2007’de ilk TB-2’leri 2014’te satmaya başladığında henüz öğrenciymiş.
Törende Erdoğan’ın diğer damadı Berat Albayrak’ın bulunmaması gazetecilerin dikkatini çekti. Siyasi spekülasyonlar malum… Doğan Şentürk, Fatih Çekirge, İsmail Küçükkaya ile bunu konuşurken Doğan Şentürk espriyi patlattı: “12 Eylül darbesi öncesinde sol fraksiyonlar birbirine “pratiğin kadar konuş” derlerdi. Burada da pratik konuşuyor.” Albayrak’ın pratiğinde ülke ekonomisinin, Bayraktar’ın pratiğinde ülke savunmasının görünümü vardı.

Özdemir Bayraktar belgesini islerken: Soldan Sağa, Sümeyye Erdoğan Bayraktar, Selçuk Bayraktar, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Selçuk Bayraktaroğlu, Bilal Erdoğan, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Metin Tokel. (Foto: BAYKAR)
Suriye, Libya, Ukrayna, Azerbaycan
Bayraktar TB-2 ismi ilk kez Suriye iç savaşında uluslararası kamuoyunda duyulmaya başladı. Ondan önce PKK’nın Türkiye içindeki askeri operasyonlarda Türkiye’nin İHA kullandığı şikâyetleri başlamıştı. TSK’nın 15 Temmuz 2016 darbe girişimi ardından Suriye’ye girişi, MİT ve TSK’nın Suriye ve Irak’ta dronlarla PKK kadrolarına suikastlara başlaması ve özellikle 2019 Afrin operasyonu TB-2 adının yayılmasını sağladı.
Libya iç savaşında Türkiye’nin hükümet güçlerine destek vermesiyle 2020’de önemli bir askeri eşik aşıldı. TB-2’lerle Rusya’nın Pantsir https://yetkinreport.com/2020/05/23/libya-raporu-hafter-destekcilerini-uzmeye-basladi/ füze bataryası vuruldu ve Trablus yakınlarında Vatiye havaalanı Hafter güçlerinden geri alındı.
Azerbaycan’ın 2020 sonunda Ermenistan işgali altındaki topraklarını kurtarmasında da TB-2’ler etkili oldu. Azerbaycan ordusunun saptadığı 772 hedeften 535’i TB-2’ler sayesinde imha edilmişti.
Bu performanslar Rusya’nın 2022’de Ukrayna’ya saldırması sonrası, Ukrayna’nın TB-2 almasında pay sahibi oldu. Özellikle savaşın ilk başlarında Ukrayna ordusunda TB-2’ye şarkılar düzüldü.
Şimdi TB-3, Akıncı, Kızılelma gibi “pratikler” de var.
Askeri Sanayi Neden Geri Kaldı?
Türkiye’nin askeri sanayi öyküsü biraz bindiği dalı kesmiş olduğunun farkına sonradan varmak gibi. Daha İstiklâl Savaşında başlayan, Cumhuriyet’in kuruluşuyla Mustafa Kemal Atatürk döneminde kıt imkânlarla kalkışılan yerli askeri sanayi hamleleri, Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı sonrası ABD önderliğindeki NATO sistemine girişiyle gerileme devrine de girmiş.
O günden bugüne süreci ve nedenlerini şöyle özetlemek mümkün:
• Sürekli değişen öncelikler ve uzun vadeli strateji eksikliği: 1923-1950 arası (Kayseri Uçak ve Motor Fabrikası gibi) millî hamleler, 1950-1970 arası NATO bağımlılığı, 1970’lerde (Örneğin Kıbrıs Harekatına karşı ABD’den olduğu gibi) askeri ambargolara (ASELSAN, ROKETSAN, HAVELSAN gibi) tepkisel atılımlar, 1980-2000 arası (en önemlisi TUSAŞ’ta F-16 ortak üretimi ve NUROL/FNSS zırhlı araç üretimi olmak üzere) kısmi yerlileşme çabaları ve ancak 2000’lerde öncelikli millî savunma sanayi politikasına geçiş (F-35 ortak üretimi, MİLGEM projesi) gibi aşamalar yaşandı. Bu kesintili yaklaşım, birikim sağlanmasını ve kritik kütleye ulaşılmasını engelledi; örneğin (KAAN projesinde yaşadığımız gibi) uçak motoru alanında hâlâ büyük ölçüde dışa bağımlı kalındı.
Bindiği Dalı Kesmek
• Girişimlerin sistematik engellenmesi / sabotaj iddiaları: Nuri Demirağ’ın Nu.D-36 ve Nu.D-38 uçakları devlet tarafından alınmayıp ihraç izni verilmemesi, Türkkuşu modelini üreten Kayseri Uçak Fabrikası’nın (TOMTAŞ) Junkers sorunları ve personel uyuşmazlıkları sonrası 1928’de kapanıp yeniden açılıp üretime geçtikten sonra ABD Marshall Yardımı ardından 1950’lerde tasfiyesi gibi olaylar, yerli havacılık hamlesini bitirdi. Vecihi Hürkuş ve Şakir Zümre gibi öncülerin projeleri de benzer şekilde desteklenmedi veya engellendi.
• Dış bağımlılık ve NATO/ABD kaynaklı ambargolar: 1950’lerden itibaren Marshall Yardımı ve NATO şemsiyesi altında hibe/düşük maliyetli silah temini, yerli üretimi gereksiz ve pahalı göstererek engelledi. 1964 Johnson Mektubu ve 1974-1978 Kıbrıs ambargosu gibi yaptırımlar, kritik teknolojilere erişimi keserek ulusal projeleri sekteye uğrattı; bu döngü 2019’da Rusya’dan S-400 füzeleri alımı ardından ABD’den CAATSA yaptırımları ve F-35 projesinden dışlanma bunun örnekleri.
Dışa Bağımlı Tercihler
• Siyasi irade eksikliği ve kısa vadeli dışa bağımlı tercihler: 1950’li yıllarda ABD’den hibe jet eğitim uçaklarının (T-33) gelmesiyle yerli projeler (Örneğin Mehmetçik jet eğitim uçağı) iptal edildi ve uçak fabrikaları bakım atölyesine dönüştürüldü. Hem Atatürk sonrası tek parti CHP döneminde hem de Demokrat Parti iktidarında, ucuz ithalatı pahalı yerli üretime tercih etme mantığı hâkim oldu; bu anlayış 1980’lerin sonuna dek devam etti.
• Teknolojik altyapı, mühendislik birikimi ve yan sanayi yetersizliği: 1920-1950 arası dönemde kalifiye eleman eksikliği, motor ve malzeme üretiminde dışa bağımlılık, küresel jet devrimine ayak uyduramama gibi yapısal zayıflıklar nedeniyle pistonlu uçak projeleri hızla demode oldu. Yan sanayi (alaşım, aviyonik, motor) neredeyse hiç gelişmediği için “montaj” seviyesini aşmak çok zorlaştı. Askeri sanayi siyasetinde iç tasarım ve üretime ağırlık verilmesi, özel sektörün de önünün açılmasıyla, yetişmiş mühendis, yazılımcı ve teknisyen eksikliği de aşılmaya başlandı.
Zararın Neresinden Dönülse Kârdır
Bu tabloya 1950’lerin sonundan 1990’ların sonuna dek ulusal savunma sanayiinin önce geriletilmesinde, sonra gelişmesine ket vurulmasında payı olan “mümessillik” kurumunu da eklemek gerekiyor. Yıllar yılı hükümetler ve bürokrasiyle çıkar ilişkisi kurabilmek için kadrolarına emekli subay ve diplomatları alan yabancı silah şirketlerinin Türkiye temsilcileri, zayıf koalisyon hükümetlerini de seçim baskısına alarak “Yerli pahalı hem zaman alır, ithal ucuz, zahmetsiz teslim” çarpık mantığın yayılmasını sağladı.
Bundan birkaç yıl önce, en başarılı savunma şirketlerinden birinin yöneticilerinden biriyle, o sırada geliştirildiği duyurulan bir silah sistemi üzerine konuşuyorduk. Uzun süren atalet dönemi ardından bunların nasıl bu kadar kısa sürelerde geliştirilebildiğini, mühendislik eğitimime de dayanarak sordum. “Biz hep çalışıyorduk” dedi; “Ama projelerimiz raflarda bekletiliyordu. Yapma izni çıkınca, çoğunu sadece güncelleştirip uygulamaya aldık.” Karar olacak ki uygulama olabilsin.
Rusya-Ukrayna savaşı ve ABD’nin Avrupa’ya baskısı, yerli askeri sanayinin öneminin Türkiye gibi her tarafta daha da anlaşılmasını sağıyor.


