

Türkiye’nin dikkat etmesi gereken eşik tam olarak budur: PKK için doğrulanabilir silahsızlanma zamanı, DEM Parti için de barışın toplumsal alanını genişletmek zamanı. İktidar açısından ise silahsızlanma ilerledikçe demokratikleşme ve hukuki normalleşme konusunda kendi taahhütlerini yerine getirme zamanı.
Barış süreçleri yalnız müzakere masasında değil, siyasetin günlük akışı içinde de kazanılır veya kaybedilir. Bunun için bazen tek bir görüntü, aylarca yapılan görüşmelerden daha etkili olabilir. 2009’da Habur’dan Türkiye’ye giren 34 PKK mensubunun karşılanması bunun en çarpıcı örneğiydi. Hükümetin “demokratik açılım” olarak başlattığı süreç, bir anda toplumun bir kesiminde “PKK zafer kazanmış gibi karşılandı” algısıyla özdeşleşti.
Bugün henüz Habur’da değiliz. Ama iki gelişme giderek birbirine yaklaşıyor: PKK’nın silah bırakmasındaki gecikme ve PKK mensupları için düzenlenen taziyelerin giderek daha görünür bir siyasi nitelik kazanması.
Bunlar birbirinden bağımsız meseleler gibi görülebilir. Değiller. Birlikte büyüdüklerinde, süreci taşıyan hemen her aktör için siyasi maliyet üretmeye başlıyorlar.
Silah bırakmadıkça siyasi fatura büyüyor
Meclis Ağustos ayında Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun’u geniş bir çoğunlukla kabul etti. Ancak yasanın öngördüğü mekanizmanın işlemesi için örgütün silahlı varlığını sona erdirdiğinin güvenlik kurumlarınca tespit edilmesi gerekiyor. Bu nedenle gecikme artık teknik bir mesele olmaktan çıkıyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan açısından maliyet açık. Yıllardır PKK konusunda güvenlik merkezli bir siyaset izleyen AK Parti seçmenine, neden örgüt henüz tamamen silah bırakmamışken siyasi ve hukuki adımlar atıldığını anlatmak giderek zorlaşabilir. Üstelik Erdoğan yalnız kendi tabanını değil, şehit ailelerini, gazileri ve milliyetçi seçmeni de sürecin devletin aleyhine işlemediğine ikna etmek zorunda.
Devlet Bahçeli açısından risk belki daha da büyük. Çünkü sürecin önünü açan en şaşırtıcı siyasi hamlelerden biri ondan geldi. Bahçeli bunu “Terörsüz Türkiye” hedefi üzerinden kendi milliyetçi tabanına anlatabildi. Fakat bu siyasi yatırımın karşılığında görülmesi gereken en somut sonuç PKK’nın silah bırakmasıdır. Silahlar bırakılmazsa, Bahçeli’nin kendi seçmenine anlatması gereken hikâye giderek zorlaşır.
DEM Parti’nin maliyeti ise farklı. Parti bir taraftan Kürt seçmeninin barış beklentisini temsil etmek, diğer taraftan Türkiye kamuoyuna silahlı siyasetin sona erdiğini göstermek zorunda. Silahsızlanma gecikirken, DEM yöneticilerinin PKK mensupları için düzenlenen taziyelerde örgütsel sembollerin gölgesinde görünmesi bu dengeyi daha da zorlaştırıyor.
Kandil ile İmralı arasındaki mesafe
Burada Cemil Bayık’ın son açıklamalarını özellikle dikkatle okumak gerekiyor.
Bayık’ın demokratikleşme adımları, Öcalan’ın çalışma koşulları ve örgütün yönetici kadrolarının geleceğine ilişkin talepleri, basitçe yeni bir pazarlık pozisyonu olabilir. Ancak başka bir ihtimali de göz ardı etmemek gerekir: Öcalan’ın silah bırakma çağrısı ile Kandil’in bu çağrıyı uygulama biçimi arasında giderek büyüyen bir mesafe olabilir. Eğer böyleyse, siyasi maliyet yalnız Ankara’da oluşmuyor.
Öcalan da bu sürece kendi liderlik sermayesini yatırmış durumda. PKK’nın feshi ve silahlı mücadelenin sona ermesi yönündeki çağrısının örgüt tarafından tam olarak uygulanmaması, zamanla onun örgüt üzerindeki fiili otoritesinin sorgulanmasına yol açabilir.
Bu nedenle silahsızlanmanın gecikmesi Erdoğan ve Bahçeli için bir seçmen güveni, DEM için bir siyasi meşruiyet, Öcalan için ise bir liderlik ve otorite meselesine dönüşebilir. İşte sürecin belki de en tehlikeli noktası burada. Çünkü siyasi maliyet belirli bir eşiği geçtiğinde soru artık “Barış süreci nasıl ilerleyecek?” olmaktan çıkar. “Bu liderler sürecin arkasında ne kadar daha durabilir?” sorusuna dönüşür.
Taziye çadırları neden bu kadar önemli?
Tam bu sırada taziye çadırlarının çoğalması sürecin toplumsal psikolojisini daha da hassas hale getiriyor.
Burada çizgiyi doğru çekmek gerekir. Ailelerin yas tutma hakkı tartışılamaz. Kırk yılı aşan çatışma Kürt ailelerinde de büyük acılar bıraktı. Bugün taziyesi yapılanların bir bölümünün yıllar önce öldüğü ve ailelerine ölüm haberlerinin ancak şimdi ulaştığı da unutulmamalı. Fakat yas hakkı ile silahlı örgütün kamusal olarak yüceltilmesi aynı şey değildir.
PKK sembollerinin, Öcalan posterlerinin ve “şehit” söyleminin taziye alanlarında görünür hale gelmesi, özellikle silah bırakmanın henüz tamamlanmadığı bir dönemde Türkiye toplumunun başka kesimlerinde çok farklı bir mesaj üretebilir: Örgüt silahlarını henüz tamamen bırakmadı ama sembolik meşruiyet alanı genişliyor. İşte burada silahsızlanmadaki gecikme ile taziye çadırları aynı siyasi hikayenin içine giriyor.
İkinci Habur riski
Habur’un siyasi etkisini yaratan yalnız 34 kişinin Türkiye’ye dönmesi değildi. O gün ortaya çıkan görüntüler, toplumun bir bölümünde devletin attığı barış adımının PKK tarafından bir zafer gösterisine dönüştürüldüğü algısını yarattı.
Bugün aynı psikolojiyi üretebilecek unsurlar yeniden birikiyor: silahsızlanmanın gecikmesi, Kandil’den yeni koşulların dile getirilmesi, taziye çadırlarının yayılması ve örgütsel sembollerin kamusal görünürlüğünün artması.
Bunların her biri tek başına yönetilebilir. Fakat birlikte büyürlerse siyasi maliyet katlanarak artar. Barış süreçlerinde siyasi maliyetin tehlikeli bir özelliği vardır: Bir noktadan sonra liderlerin barışın arkasında durmasının maliyeti, süreçten çekilmelerinin maliyetinden daha yüksek hale gelebilir. Türkiye’nin dikkat etmesi gereken eşik tam olarak budur: PKK açısından artık açıklamalardan çok doğrulanabilir silahsızlanma zamanı, DEM Parti açısından örgütün sembolik alanını genişletmek değil, barışın toplumsal alanını genişletmek zamanı. İktidar açısından ise silahsızlanma ilerledikçe demokratikleşme ve hukuki normalleşme konusunda kendi taahhütlerini yerine getirme zamanı.
Çünkü ikinci bir Habur, sürecin taşıyamayacağı bir siyasi maliyetin eşiği olabilir.

