
Avrupa Birliği, sanayisini korumak ve dışa bağımlılığını azaltmak için yeni bir ekonomik düzenleme hazırlıyor. “Made in Europe” adıyla şekillenen bu girişim, ilk bakışta üretim, yatırım ve ticaretle ilgili. Oysa Türkiye’nin dışarıda bırakılması tartışması, ekonominin çok ötesine uzanıyor. Çünkü Türkiye, Avrupa için yalnızca bir ticaret ortağı değil. Karadeniz’den Doğu Akdeniz’e, Ukrayna’dan Ortadoğu’ya uzanan geniş bir coğrafyada Avrupa güvenliğinin önemli aktörlerinden biri.
Düzenleme henüz kesinleşmedi. Ancak otuz yıllık Gümrük Birliği ilişkisine rağmen Türkiye’nin dışlanması, Ankara’da sıradan bir ekonomik kayıp olarak görülmeyecek. Avrupa’nın güvenlik konusunda ihtiyaç duyduğu Türkiye’yi ekonomik geleceğinden uzaklaştırması, zaten sorunlu olan ilişkilerde yeni bir kırılma yaratacak. Üstelik bunun sonuçları üç ayrı çatışma alanında hissedilecek.
Doğu Akdeniz: Yeniden Yükselen Gerilim
Türkiye ile Yunanistan ve Kıbrıs arasındaki deniz yetki alanları, enerji kaynakları ve egemenlik tartışmaları hiçbir zaman tamamen ortadan kalkmadı. Diplomatik yakınlaşma dönemlerinde yalnızca geri plana itildi. Yunanistan, Kıbrıs ve ileride İsrail arasında elektrik bağlantısı kurmayı hedefleyen Great Sea Interconnector projesindeki son gelişmeler, bu kırılganlığı yeniden gündeme taşıdı. Ankara, projenin bazı güzergâhlarındaki deniz yetki iddialarına itiraz ederken Atina ve Lefkoşa Türkiye’nin tezlerini reddediyor.
Tam da böyle bir ortamda Avrupa’nın Türkiye’yi ekonomik olarak dışlaması, Ankara’da uzlaşma yanlılarından çok sertlik yanlılarının elini güçlendirecek. Erdoğan yönetiminin bu yeni dışlanmayı milli egemenlik ve bağımsızlık meselesine dönüştürmesi şaşırtıcı olmaz. Doğu Akdeniz’de daha iddialı bir deniz politikası, sertleşen diplomatik açıklamalar ve askerî güç gösterileri yeniden gündeme gelebilir.
Elbette bütün bunların sorumlusu Avrupa’nın sanayi politikası değil. Ancak çatışmalar çoğu zaman tek bir kararla tırmanmaz. Biriken güvensizlik, karşılıklı tepkiler ve giderek zayıflayan uzlaşma isteği, sonunda küçük bir anlaşmazlığı büyük bir krize dönüştürür.
Rusya, Çin ve Ukrayna: Türkiye’nin Dengesi Değişir mi?
İkinci risk, Türkiye’nin Rusya ve Çin ile ilişkilerinde. Ankara, Ukrayna savaşında kendine özgü bir denge politikası izledi. Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü desteklerken Moskova’yla ekonomik ve diplomatik ilişkilerini sürdürdü. Avrupa bu politikadan zaman zaman rahatsız oldu, ancak Türkiye’nin iki tarafla da konuşabilmesinden yararlandı.
Türkiye’nin Avrupa ekonomisinden uzaklaştırılması, Ankara’yı alternatif ortaklara yönelmeye teşvik edecek. Bu, Türkiye’nin bir gecede Rusya’nın müttefiki olacağı anlamına gelmiyor. Avrupa pazarı Türk ekonomisi için vazgeçilmez. Ancak dış politikadaki yön değişiklikleri her zaman büyük kopuşlarla başlamaz. Enerji anlaşmaları, ticaret ilişkileri ve diplomatik tercihlerdeki küçük adımlar zamanla önemli sonuçlar doğurur. Çin de Avrupa’yla ekonomik ilişkilerinde yeni engellerle karşılaşan Türkiye için daha cazip bir yatırım ve ticaret ortağı haline gelebilir.
Burada Ukrayna açısından önemli bir soru ortaya çıkıyor: Türkiye, Avrupa’nın güvenlik önceliklerine ne ölçüde yakın duracak? Erdoğan’ın Trump ile ilişkileri de bu hesabı karmaşıklaştırıyor. Ankara, Washington’dan elde edeceği siyasi kazanımları Brüksel’le ilişkilerinin önüne koymayı tercih edebilir. Böylece Avrupa, ekonomik bağımsızlığını güçlendirmeye çalışırken kendi güvenliği açısından önemli bir ortağını farklı stratejik arayışlara itmiş olacak.
İsrail, Azerbaycan ve Erdoğan’ın İç Siyaset Hesabı
Üçüncü risk, belki de en karmaşık olanı. Türkiye’nin İsrail’le ilişkileri Gazze savaşı ve Suriye’deki güvenlik anlaşmazlıkları nedeniyle ciddi biçimde kötüleşti. Ancak bu gerilimin doğrudan çatışmaya dönüşmesini önlemeye yardımcı olan önemli bir diplomatik kanal vardı: Azerbaycan.
Bakü, hem Ankara hem Tel Aviv ile yakın ilişkileri sayesinde iki ülke arasında arabuluculuk yapıyordu. Özellikle Suriye’de askeri karşılaşma riskini azaltmaya yönelik temaslarda bu rol önemliydi. Şimdi bu ilişkinin kendisi de yeni sorunlarla karşı karşıya. Azerbaycan’da okullarda başörtüsüne ilişkin kısıtlamalar Türkiye’de bazı siyasi çevrelerin sert tepkisini çekti. Bakü ise bu açıklamaları içişlerine müdahale olarak değerlendirdi. Aynı dönemde Türkiye’nin Ermenistan’la normalleşme arayışını sürdürmesi, Güney Kafkasya’daki diplomatik dengeleri daha da karmaşıklaştırıyor.
Bütün bunları Türkiye’deki ekonomik ve siyasi baskılardan ayrı düşünemeyiz. Borsa ve finans piyasalarındaki sorunlar Erdoğan yönetiminin önüne yeni güçlükler çıkarıyor. Böyle dönemlerde dış politikada sertleşmek, iç siyasette milliyetçi desteği güçlendirmek açısından cazip bir seçenek haline gelebilir.
İsrail’de yaklaşan seçimler de önemli. Netanyahu’nun kaybetmesi, Türkiye-İsrail ilişkilerinde yeni bir sayfanın önünü açabilir. Ancak Erdoğan, özellikle iç siyasi baskılar artarken İsrail karşıtı tutumunu sürdürmeyi daha avantajlı bulabilir. Trump faktörü de hesaba katılmalı. Erdoğan, Amerikan Başkanı ile ilişkilerini korumak isteyecektir. Önünde kolay bir tercih yok. Avrupa’yla ekonomik ilişkilerin bozulması ise bu hassas dengeleri yönetmeyi daha da zorlaştıracak.
Avrupa Yangına Körükle mi Gidiyor?
Avrupa Birliği kendisini giderek daha fazla jeopolitik bir aktör olarak tanımlıyor. Stratejik özerklikten, ekonomik dayanıklılıktan ve Avrupa güvenliğinin güçlendirilmesinden söz ediyor. Ancak Türkiye’yi Avrupa güvenliğinin vazgeçilmez ortaklarından biri olarak görürken ekonomik geleceğinin dışında bırakmaya çalışmak ciddi bir çelişki.
Gümrük Birliği ve ekonomik bütünleşme, siyasi anlaşmazlıklara rağmen iki tarafı iş birliğine yönelten önemli unsurlardı. Bu bağları zayıflatmanın güvenlik alanında da bir bedeli var. Türkiye böyle bir karardan ağır bir ekonomik bedel ödeyebilir. Fakat Brüksel, Avrupa’nın sanayi geleceğini korumaya çalışırken üç ayrı çatışma alanında ateşe benzin dökme riskiyle karşı karşıya.


