Avatar

Gazeteci-Yazar

Sağlık Bakanı Koca, Türkiye’de sayısı hızla artan Covid-19 hastalarının yüzde 60’ının İstanbul’da olduğunu açıkladı. İstanbul Belediye Başkanı İmamoğlu sokağa çıkmanın kısıtlanmasını istiyor. Gözler Erdoğan’da.

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın 1 Nisan’daki sözleri büyüyen tehlikeyi gözlerimiz önüne bütün açıklığıyla serdi aslında. Bir gün önce, 31 Mart’ta 36 olarak açıklanan ölüm sayısı 1 Nisan’da 63’e, neredeyse iki katına yükselmişti. İlk defa hastalığın görüldüğü şehirler açıklandı. 15 bin 679 hastadan 8,852’si, Bakanın ifadesiyle yüzde 60’ı İstanbul’da. 277 vefatın da 117’si, yüzde 40 kadarı.
Yani, Çin’de Wuhan, İtalya’da Milano, ABD’de New York gibi, İstanbul da adeta Türkiye’deki salgın üssü haline geliyor.
İstanbul Büyükşehir Belediye başkanı Ekrem İmamoğlu, bu sayıları duyduktan sonra “Hiç değilse İstanbul’da sokağa çıkmayı kısıtlayın” diye adeta yalvarıyor Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve hükümetine. Bir de hesap yapıyor: hemşerilerin yüzde 15’i “kendisine OHAL ilan etmese” 2,5 milyon kişi eder diye.
Sağlık Bakanı gibi İçişleri Bakanı Süleyman Soylu da kapıyı açık tutuyor kısıtlama fikrine. Ankara’da sağlık bürokrasisi gibi, güvenlik bürokrasisi de sokağa çıkmanın kısıtlanmasından yana olduğu konuşuluyor. Ama kendisini Tarabya’da Huber Köşkünde korumaya alan Erdoğan direniyor?

Virüsü aldatmaya çalışmak

Erdoğan’ın neye, neden direndiğine gelmeden önce bir bilgi vereyim. Umreden kontrolsüz dönenlerin, on dört gün uyarısına aldırmadan mevlütlerle, hayırlı olsun ziyaretleriyle virüsü Anadolu’nun kasabalarına, köylerine dek yaydığı biliniyor. Umrecilerin bir kısmının havalimanlarındaki termal kameraları “aldatmak” için uçak inmeden önce ateş düşürücü ilaçlar aldığı medyaya yansımıştı. Yalnızca umreciler değilmiş görevlileri aldatarak virüsü aldattığını sanan. ABD ile seferler kesilmeden önce Türkiye’ye dönerken kameraları aldatmak için ateş düşürücü alan İstanbul jet sosyetesinden bazı isimlerin de şimdi koronavirüs tedavisinde olduğu konuşuluyor, yakında çıkar. Hastalığı İstanbul’a ilk taşıyanların da, hastalığı hafife alan İtalya’dan dönenler olduğunu Sağlık Bakanı açıklamıştı.
İstanbul’daki ilk vakaları tedaviye alan doktorlardan Prof. Dr. Cemil Taşçıoğlu da ne yazık ki yine Covid-19 nedeniyle vefat etti.

Sağlık Bakanı Koca 1 Nisan’da “bildiğimiz gibi değilmiş” dediğinde “işte bilmiyormuş, söylemiştik” sesleri yükseldi. Oysa iki saat kadar sonra bir basın toplantısı düzenleyen Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Başkanı Tedros Adhanom Ghebreyesus da benzeri şeyleri söyledi. Virüs düşünüldüğünden hızlı yayılıyor, daha önce bilinmeyen özellikler gösteriyordu. “Durum vahim” dedi hastalık üç ay önce Çin’de çıktığında hafife almış olmasını affettirmek istercesine; onun da küresel çapta sorumluluğu var bu tabloda. Geçenlerde YetkinReport’ta Utku Perktaş’ın yazdığı gibi virüs dünya turunda ve turunu tamamlayıp Asya’ya dönmesinden korkuluyor, hem de değişime uğramış halde. DSÖ o nedenle Uluslararası Olimpiyat Komitesine 24 Temmuz-9 Ağustos’ta ilan edilmiş olan 2020 Tokyo Oyunlarını erteletti; risk devam ediyor diye.
Risk devam ediyor, ne olduğu tam bilinmiyor ve biz bu bilinmezlikle adeta oyun oynuyoruz. Daha doğrusu milletçe, tek yetkili ve dolayısıyla tek sorumlu olan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kararını bekliyoruz.

Zapsu’dan gerekçeli karar gibi mektup

Cüneyd Zapsu 31 Mart tarihinde dört sayfalık bir açık mektup yazdı. AK Partinin kuruluşunda en çok emeği olan, daha önce Erdoğan’ı TÜSİAD’a da, uluslararası sermaye çevrelerine takdim eden kişi olarak biliniyor. Bir süredir aktif siyasetten çekilen Zapsu’nun sağlık konusundaki titizliğini ve daha ilk günlerde kendi işyerinde büro çalışmasını durdurup kimseyi işten çıkarmadığını kendi beyanından biliyorum. Zapsu, artık iktidar adına konuşmuyor ama, Erdoğan’ın “ne olursa olsun çarkları döndürmek” beyanı arkasındaki bakışı yansıtıyor ve dolayısıyla Erdoğan’ın sokağa çıkma kısıtlaması konusundaki direnişin arkasındaki.
Mektubun en can alıcı cümlelerinden birisi, bence yanıtını da içinde taşıyan şu soru: “Peki, tam bir sokağa çıkma yasağı yapılsa, yani tüm üretim ve işyerleri kapanıp bütün hayat dursa ne olacaktır?”
Zapsu devamında “Ekonominin çökme neticesi ise göreceğimiz kısa süreli hastane rahatlamasından çok daha fazla ve uzun süreli hayatların kararması ve ciddi kaybedilmesini getirecektir” diyor. Yani, “tam sokağa çıkma yasağı” uygulanırsa ekonomi çökeceği için can ve iş kayıpları artacak; kurulan mantık bu. Bu cümlenin ne anlama geldiğini daha iyi anlamak için de yine mektupta yer alan bir tahmin hesabına başvurmak mümkün. Zapsu, “80 milyonluk toplam nüfusumuzun %0,3 gibi bir rakamını kaybedebiliriz. Ki inşallah bu çok daha azlarda seyredeceğe benziyor” demiş. 83 milyonluk Türkiye’de binde 3’ün karşılığı 249 bin, yaklaşık 250 bin kişidir, yani 1 Nisan’da açıklanan vefat sayısının neredeyse 900 katı insan hayatı. Alınan önlemlerle bu korkunç ölüm sayısına ulaşılmaması temennisine ben de yürekten katılıyorum ama hâlâ alınabilecek “sosyal teması kısıtlama” önlemleri varken bundan kaçınılmasına anlam vermek zor.
Zapsu’nun açık mektubunda, hükümetin sokağa çıkmayı kısıtladığı zaman işveren ve işçilere doğan hukuki ve mali sorumluluklarına değinilmemiş ama tez, “tam bir sokağa çıkma yasağı” istendiği varsayımı üzerine kurulmuş ki bu tam doğru değil.

İstenen “tam sokağa çıkma yasağı” değil ki

Oysa 31 Mart’ta ortak açıklama yapan Türk-İş, Hak-İş ve DİSK sendika konfederasyonları açık şekilde “Kovid-19’a karşı mücadele kapsamında zorunlu ve acil mal ve hizmet üretimi hariç olmak üzere, en az 15 gün süreyle, bütün işlerin durdurulması, işçilerin korunması ve salgının yayılma hızının önlenmesi için önem arz etmektedir” diyor.
1 Nisan’da Türk Tabipler Birliği, TMMOB, DİSK ve KESK tarafından imzaya açılan 7 maddelik ortak metin de daha ilk maddesine “Temel, zorunlu ve acil mal ve hizmet üreten işler dışında” vurgusuyla başlıyor. Ondan sonra bu süreçte işten çıkarma olmaması, çalışanların haklarının korunması talebi geliyor.
Nedir bu üretim alanları? Mesela gıda. Mesela ilaç. Sağlık malzemesi, enerji, tedarik zincirlerinin açık tutulması, belediye temizlik işçileri. Japon Toyota markasının kriz boyunca bir tek araç satamasalar dahi, bir tek işçiyi çıkarmayacağı sözü toplumda takdir topladı. Yatırımcı Mustafa Süzer de benzeri bir açıklamayı daha ilk günlerde yaptı. Koç Grubu Arçelik’te solumun cihazı, TOFAŞ’ta siperlikli maske ve entübasyon kabini üretimine başladı; “ticari beklentisi olmadan” demiş grubun CEO’su Levent Çakıroğlu, meslektaşımız Candaş Tolga Işık’a. Yani herkes fırsatçılık peşinde değil.

Sıkıyönetim isteyen de yok, OHAL de

Ayrıca Zapsu mektubunda tam sokağa çıkma yasağının sadece Çin’de, Wuhan’da uygulandığını, diğer yerlerde kısmi ve belli sürelerde ilan edildiğini vurguluyor Erdoğan’ın kararını desteklemek için ancak zaten “tam bir sokağa çıkma yasağı” isteyen yok ki. Keza sıkıyönetim de, olağanüstü hal de isteyen yok; bu adımları atmanın kolay, geri almanın zor olduğunu Türkiye kötü deneyimlerle öğrendi.
Çarpıtmaya gerek yok. İstenen ne sıkıyönetim ne olağanüstü hal. Üstelik Avrupa Birliği üyesi olan Macaristan’ın Başbakanı Viktor Orban’ın Meclis’ten ülkeyi yasalar değil kararnamelerle yönetme yetkisi koparması, bütün dünyada salgın nedeniyle olağanüstü hale geçmenin salgından sonra da kalıcı olabileceği endişesine yol açtı bile zaten. Zapsu da mektubunda salgın ardından dünyayı saracak bir totaliter rejim dalgası endişesinden söz ediyor ki, bu endişeye ben de katılıyorum.
İstenen yalnızca daha çok insanın ölmemesi, hastalığın geriletilmesi için daha sıkı önlem alınması. İmamoğlu dahi salgın üssü haline gelen şehri için “yasak” kelimesini kullanmadan “sokağa çıkma kısıtlaması” istiyor.

Türkiye’ye nefes aldıracak karar

Erdoğan yıllarca İstanbul’a belediye başkanlığı yaptı. Siyasete İstanbul’da gözünü açtı, İstanbul’da yükselmeye başladı. Sadece İstanbul’u, ülke nüfusunun beşte birini oluşturan İstanbulluları değil, bütün Türkiye’yi biraz olsun rahatlatacak, biraz nefes aldıracak bu kararı almalı.
İYİ Parti lideri Akşener İşsizlik Fonunda birikmiş 131 milyar liranın hesabını soruyor günlerdir. Cumhurbaşkanı İletişim Başkanı Fahrettin Altun da bağış kampanyasında üç günde yarım milyar liranın daha biriktiğini söyledi. Erdoğan, Suriyeli mülteciler için bugüne dek 40 milyar dolar (260 milyar lira) harcandığını, bir o kadar daha harcanacağını söylüyor. O halde halkın sağlığını daha fazla riske atmadan sokağa çıkma kısıtlaması getirip, bunu da çalışanlara, emeklilere, işsizlere, işyeri sahiplerine doğrudan maddi desteğe verecek para var demektir devletin kasasında. Bu yola bir an önce başvurmalı, kaybedecek zamanımız kalmıyor.
Hastalık yayıldıkça nasıl olsa almak zorunda kalacağı kararı, daha fazla can kaybına yol açması mümkün olan tehlike daha fazla büyümeden almalı Cumhurbaşkanı.