Özdem Sanberk - 

Emekli Büyükelçi

17-18 Şubat tarihlerinde gerçekleştirilen NATO Savunma Bakanları toplantısında stratejik kararlar alındı. (Fotoğraf: Twitter)

“Türkiye, 21. yüzyılda dış politikasına anlaşılabilirlik kazandırmak istiyorsa, dünyada Trump’tan sonra belirtileri başlayan barış, işbirliği ve dayanışma  eğilimleri yönünde erişilebilir bir vizyon açıklamalı ve bu vizyon ışığında uzun vadeli stratejik hedeflerinin neler olduğunu açık seçik ilan etmelidir.

Kopuş

Son bir iki aydan beri insanlık ABD’nin eski Başkanı Donald Trump’ın dört yıllık görev süresince kendi ülkesinde ve uluslararasında yarattığı şiddet, istikrarsızlık ve güvensizlik havasını, barış işbirliği ve dayanışma mesajları vererek yumuşatmaya çalışıyor. Son (çevrimiçi) NATO zirve toplantısı, Yeni ABD Başkanı Joe Biden’ın önerdiği Demokratik Ülkeler Konferansı, İran Nükleer Anlaşması’nı canlandırma girişimleri bu çabalardan bazıları. Ne var ki ülkeler arasındaki anlaşmazlıklar çok derin.

Salgın koşulları ise bu çabaları kolaylaştırmamakta. 21. yüzyılın ilk çeyreğine girmiş olmamıza rağmen, dünya ekonomik, siyasi ve stratejik düzeni hâlâ ciddi bir istikrarsızlık, karmaşa  ve güvensizlik içinde. Bu durum  muhakkak ki  dış ilişkilerimizde son yıllarda karşılaştığımız tıkanıkların nedenlerinden biri. Ama bir diğeri ise bizim de Türkiye olarak daha net, daha anlaşılabilir bir iç ve dış politikaya sahip olamamamızda yatıyor. Tavırlarımızda daha az muğlak ve daha kararlı davranabilmemiz, bu tıkanıkların üstesinden gelebilmemiz için yararlı olabilir. Babalarımız ve dedelerimiz inanılmaz acılara ve fedakarlara mal olan bir Kurtuluş Savaşı ve bunu takiben doğup büyüdükleri yüzlerce yıllık imparatorluğun yerine kurdukları modern Türkiye Cumhuriyeti ile iki uygarlığı bir kuşakta yaşadılar.

Onların, hem bu savaşlar dolayısıyla hem de eskiyle yeni arasında kaldıkları için yaşadıkları travmayı bizler de tevarüs ettik. Kurucu Atalarımız olan Mustafa Kemal ve arkadaşlarını hariç tutarsak, siyasetçilerimizde, devlet insanlarımızda, yöneticilerimizde, aydınlarımızda edebiyatçı ve  sanatçılarımızda, istisnalar dışında dün ve bugün gördüğümüz tereddüt, çekingenlik ve net tavırlar benimsemekten kaçınma nedenleri, eskiyle yeni arasındaki bu kopuşta aranabilir.

Güncel ve yapısal sorunlar

Her devletin dış politikasının sorunları vardır. Bu sorunlar güncel veya yapısal olabilir. Güncel sorunlar, adından da anlaşılacağı  gibi o gün için veya kısa bir süre için aniden beliren belli bir dış politika gelişmesiyle irtibatlı bir sorun biçiminde ortaya çıkabilir. 2018 yılında İstanbul’da Cemal Kaşıkçı’nın öldürülmesi olayı bu tür sorunlara bir örnektir. Bir de, ülkenin yumuşak karnını oluşturan müzmin meselelerinden  doğan veya tarihinden veya coğrafi konumundan ileri gelen veya dış politikasının temellerini oluşturan ilkelerin niteliğinden, bu ilkelerin değerlendirilmesinden ve uygulanmasından kaynaklanan veya dış politika karar alma süreçlerinin işleyişinden veya devletin siyasi ve ekonomik yönetiminin yetersizliğin dış politikaya yansımasından ileri gelen sorunlar vardır. Bu tür sorunlar yapısal sorunlar arasında sayılabilir. Bu sorunlarımızın envanterini yapmak her ne kadar bu yazımızın kapsamının dışında kalırsa da şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Türkiye, değerli bir emekli meslektaşımın bir sohbetimizde belirttiği gibi, sorunlarını biriktiren bir ülke. Sorunlar biriktirildiği için taşlaşmakta, çözümsüz hale gelmekte ve geçen yıllar içinde bunlara yenileri eklenmektedir.

Uzun vadeli stratejik hedef ve öncelikler

Bu çözümsüzlük olgusunu özellikle dış politika alanında  son yirmi yıl içinde çarpıcı biçimde yaşıyoruz. Örneğin bugün Türkiye’nin uzun vadeli stratejik dış politika hedefleri var mıdır? Varsa bunlar nelerdir şeklinde bir soruya bugün berrak bir yanıt vermek mümkün değil. Bu hedefler (coğrafi olarak) Avrupa Birliği’ne katılmak mı? Ortadoğu’da liderlik mi? Müslüman Kardeşler içinde mi, yoksa NATO’da mı etkin olmak? Amerika ile mi, yoksa Rusya ile mi dayanışma göstermek? Şangay İşbirliği Örgütü’ne mi katılmak? Yoksa Afrika ülkeleriyle işbirliğini geliştirmek mi? Güney Amerika’ya açılmak mı? Bu listeyi uzatabiliriz.

Vizyon

Türkiye 21. yüzyılda dış politikasına anlaşılabilirlik kazandırmak istiyorsa, dünyada Trump’tan sonra belirtileri başlayan barış, işbirliği ve dayanışma  eğilimleri yönünde erişilebilir bir vizyon açıklamalı ve bu vizyon ışığında uzun vadeli stratejik hedeflerinin neler olduğunu açık seçik ilan etmelidir. “Vizyon” ve “uzun vadeli stratejik hedefler” farklı kavramlardır. Vizyon, devlet ve toplumun hayalleri ve kapasitesi arasındaki oranın gerçekçi değerlendirilmesiyle ülkenin siyasi, ekonomik, sosyal, kültürel ve insani gücünü, bulunduğu aşamadan daha ileri bir aşamaya ulaştırılmasını ima eder. Dış politikada uzun vadeli stratejik hedefler ise ülke  vizyonunun gerçekleştirilmesi için operasyonel anlamda tespit edilen diplomatik önceliklerin bütünüdür.

Örneğin Türkiye’nin çevresinde bir barış ve işbirliği alanı yaratma iradesi bir vizyondur. Ama bu vizyonu gerçekleştirmek için  yakın ve uzak çevredeki ülkelerle ilişkilerin düzenlenmesi için atılacak adımlar, izlenecek siyasi, ticari ekonomik, kültürel, insani önlemler, bunların öncelikleri, yani yol haritası uzun vadeli stratejik bir plan gerektirir. 

Ayni şekilde AB’ye tam üyelik  hedefi bir vizyondur. Bu vizyonu gerçekleştirmek için Tam Üyelik Müzakere Çerçeve Belgesi’nin uygulanması için atılacak  adımlar, bu adımların tutarlılığı, bunların öncelik sıralarının saptanması, uzun vadeli stratejik  hedefler kapsamında gerçekleştirilecek önlemlerdir. Eğer Türkiye ve AB ile katılım müzakerelerine 2005 yılında başlamaya karar vermişlerse, Türkiye’nin 2005 yılını Afrika yılı ilan etmesi tutarlı bir davranış değildir. Böyle bir davranış hem içeriye hem dışarıya karasızlık mesajları yansıtır. Nitekim öyle oldu. AB ile müzakerelerin başladığı 2005 yılını Afrika Yılı ilan ettik. Vizyonumuzun Avrupa Birliği olmadığı anlaşıldı. Ama aynı yılın Afrika yılı olup olmadığı ise anlaşılamadı. Çünkü Afrika’ya yönelik öncelikli berrak bir yol haritamız, yani atacağımız adımları net biçimde ve bir takvim çerçevesinde belirleyen uzun vadeli stratejik hedeflere dair bir belgemiz  olmadı.

Öncelik

Bir ülkenin birden fazla stratejik hedefleri olabilir. O zaman bu hedefler arasındaki öncelikler belirlenmelidir. Önceliksiz dış politika herhangi bir  stratejik  planlamaya bağlı olmadan uygulanan dış politikadır. Bir ülkenin attığı ve atacağı  uzun vadeli stratejik adımlar açık ve net şekilde bir bütçeye ve takvime bağlı değilse, öncelikleri belirsizse, o ülkede dış politika gündelik iç ve dış  gelişmelerin etkisine girer. Bunu bir adı da  konjonktürel dış politikadır. Konjonktürel politika, “el yordamıyla” ve “günübirlik” yönetilen diplomasi anlamını taşır. Bu durumun en önemli sakıncası, o Devletin uluslararası ilişkilerinin, iç siyasetindeki kutuplaşma ve çekişmelerin esiri olması ve içerdeki iniş çıkışların aracı haline gelmesidir. Bunun bir anlamı da aslında o ülkede dış politikanın var olmaması demektir. Bu tür uygulamanın hemen daima hercümerç ile sonuçlanması kaçınılmaz olur.

Ayrıca her gün değişen bir dünyada ve bilhassa Ortadoğu gibi kaygan zeminlerde izlenen dış politikada önceliklerin sadece belli olması yeterli değildir. Zemin kaygan olduğu için önceliklerin, siyasi ve stratejik hedeflerin, imkan ve kabiliyetler ışığında sürekli değerlendirilmesi ve gözden geçirilmesi zaruret arz  eder.  Bu yapılmadığı takdirde sonuç yine kaostur.

Özetle, öncelikleri belli olmayan bir politika her topa girmek demektir. Diplomasi futbol oyunu değildir. Öncelikleri belli olmayan dış politika denetlenemez.

Öncelik kavramının kaybedilmesi dış ilişkilerde odaklanma kabiliyetini yok eder.  Öncelikler belli değilse halktan fedakarlık istenemez. Çünkü halk yaptığı fedakarlıklar karşılığında, hangi hedefe ulaşacağını ve ne kazanacağını bilmek ister.

Öncelikleri belli bulunmayan bir dış politikanın etkili uygulanması mümkün değildir. Öncelikleri belirgin olmayan bir dış politikayla bölgesel veya küresel güç olunmaz.

Sonuç

Kuşkusuz Cumhuriyet dış politikamızın yapısal sorunları sırf yukarıdaki satırlarla sınırlı tuttuğumuz dört maddeden ibaret değil. Diplomasimizin yumuşak karnını oluşturan Kürt sorunu ve benzeri etnik ve mezhepsel ayrışmalar; uluslararası kişisel ilişkiler ve karşılıklı güven sorunu; uluslararası kamuoyu diplomasisi ve diplomatik üslubun önemi; imaj sorunu gibi son 70-80 yıldır müzminleşen sorunlarımız var. Bunların her biri ayrı makaleleri ve müstakil araştırmaları hak eden sorunlar. Ancak dış politikamızda son  yıllarda  keskinleşen ve çözümü, dünya düzeninin bugünkü  istikrarsızlıklarının bize yansımalarının sakıncalarını kısmen de olsa telafi edecek iki  temel sorunu kısaca hatırlamamızda yarar olacaktır.

Bunlardan biri, başta Dışişleri Bakanlığı olmak üzere dış politika karar alma süreçlerinin tekrar devreye sokulması; diğeri ise dış politikamızın oluşturulması ve uygulanmasında TBMM’ye yeniden işlevsellik kazandırılmasıdır. Bu iki sorunun çözümü, bir  nesilde iki uygarlığı birden yaşamış olan atalarımızdan tevarüs ettiğimiz kararsız, mütereddit ve muğlak tavırları aşmamıza yardımcı olacak sağlıklı bir dış politika yönetimi için  “olmazsa olmaz” koşulları oluşturuyor.

Bu yazımıza son verirken Türkiye Cumhuriyet  dış politikasını, en yalın ifadesiyle, Türkiye’nin ekonomik, siyasi ve stratejik çıkarlarının oluşturduğunu da hatırlatalım. Başka deyişle Cumhuriyet dış politikamızı ideoloji, din, mezhep belirlemez. Türk dış politikasının oluşturulması ve uygulanması gerçekçilik, pragmatizm ve laiklik ilkeleri temeline oturur. Buradaki laiklik anlayışı dini inançlarla kişisel siyasetin ayrılması anlamındadır. Esasen çoğulcu demokrasinin temelinde yatan koşul da laikliktir. Demokrasiyi laikliğin önünde görmek arabayı atların önüne koymaktır.

close

Yeni yazılardan haberdar olun!

İstenmeyen posta göndermiyoruz! Daha fazla bilgi için gizlilik politikamızı okuyun.