Namık Tan - 

(E) Büyükelçi

ABD Başkanı Joe Biden’ın Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ı hâlâ aramamış olması iki ülke arasındaki sorunların ciddiyetini gösteriyor ama zaten sorunlar da bir telefonla çözülecek gibi değil. (Foto: Twitter/Biden)

Sahnede iki arkadaş var; Estragon ve Vladimir. Bu iki arkadaş, Godot isimli birinin yolunu gözlüyorlar… Sabahtan akşama kadar Godot’yu bekliyorlar… Ancak, kimi beklediklerini ve neden beklediklerini ikisi de bilmiyor… Gelse, onlara ne faydası dokunacağını da bilmiyorlar… “Godot’yu Beklerken”, İrlandalı yazar Samuel Beckett’in yazdığı iki perdelik bir tiyatro oyunu… Absürt tiyatronun en önemli örneklerinden biri…
Oyun, Godot’yu beklerken Estragon ile Vladimir arasında geçen anlamsız, gereksiz ve saçma konuşmaları yansıtır. Aslında, bu konuşmalar hiç de anlamsız değildir. Sadece, bunları anlamak için, bakmak değil, görmek gerekmektedir.
Cumhurbaşkanını Tayyip Erdoğan’ın, ABD Başkanı Biden’dan telefon beklediği şu günlerde, nedense aklıma, Samuel Beckett’in bu eşsiz eseri geldi. Zira, Erdoğan’ın da Biden’dan telefonu beklerken tıpkı “Didi” ve “Gogo” gibi, bir çaresizlik içinde olduğunu düşünüyorum. Ayrıca, bu telefonun herhangi bir fayda getirmeyebileceğinin farkında olduğunu da sanmıyorum.

Erdoğan neyi hedefliyor?

Görebildiğim kadarıyla, Erdoğan’ın yegâne arzusu, telefon görüşmesi neticesinde, Biden’ı, büyük bir pazarlık için görüşme masasına çekebilmek… Bu görüşmeyi sağlayabilirse, Biden’ı ikna edebileceğini düşünüyor. Biden ile eskiye dayanan özel ilişkilerine ve Türkiye’nin ABD bakımından vazgeçilmez bir ülke olduğu yolundaki mutlak inancına güveniyor.
Oysa, ABD’nin öncelikleri pandemi yüzünden tamamen değişmiş durumda. Covid’le mücadelede mutlak başarıyı başlıca hedef olarak belirlemiş olan Biden’ın öncelikleri arasında ne Erdoğan ne Türkiye ne de Orta Doğu var.
Kurumsal ilişkilerin hem ikili hem uluslararası planda yeniden güçlendirilmesi, demokrasi, insan hakları ve özgürlükler gibi Biden yönetiminin öncelikleri arasında yer alan konular da Erdoğan’ın gündemiyle çelişiyor.
Üstelik, tarafların adeta bir restleşme içinde oldukları bir dönemde, gündemi son derece yüklü olan Türkiye–ABD ilişkilerindeki gerginlikleri bir telefon görüşmesiyle yumuşatmak pek mümkün gözükmüyor.

Belki ne kadar geç gelirse o kadar iyi…

Dolayısıyla, Biden’ın telefonu belki ne kadar geç gelirse, o kadar iyi olacak gibi görünüyor. Nitekim, Biden da Türkiye’nin pozisyonlarında ısrar etmesine ve esneklik göstermemesine susarak cevap vermeyi tercih ediyor.
S-400’ler yüzünden adeta tıkanmış olan ikili ilişkilerde açılım sağlanabilmesi için, taraflardan birinin esneklik göstererek, ilk adımı atması gerekiyor. Böyle bir adımın Amerikan tarafından gelmesi neredeyse imkânsız görünüyor. Zira, ABD Yönetimi, Türkiye S-400’lerden vazgeçmediği takdirde, Savunma Bakanlığı Bütçe Kanunu çerçevesinde, CAATSA yaptırımlarını uygulamak zorunda.
Diğer taraftan, Türkiye, bir süredir, askeri imkânlarını geniş şekilde kullanarak, bölgesinde daha otonom bir dış politika uygulamaya başlamış durumda. Erdoğan bunun için devlet kapasitesini de zorlayarak, son derece çetrefil bölgesel meselelerde taraf olmaktan çekinmiyor. Böyle, riskli bir politika için manevra alanı bulunduğuna inanıyor.
ABD ise bir “süper güç” olarak, Türkiye’nin batı kampındaki varlığının devamını önemsemek zorunda olduğunu biliyor. Bu yüzden, Türkiye’nin bölgedeki otonom politikalarına göz yummakla birlikte, bir yandan da Türkiye’nin bu tutumunu, batı sisteminden uzaklaşma riski olarak algılıyor.

İki başkent de iç politika sorunlarıyla boğuşuyor

Biden, Erdoğan’ın S-400 siyasetini, Erdoğan Biden’la müzakereyi beklerken hem Türkiye’de hem ABD’de, ciddi iç siyaset sıkıntıları mevcut.
Türkiye, bir yandan pandemi yönetiminde önemli sıkıntılar yaşıyor, bir yandan da içinde bulunduğu ağır ekonomik krizi savuşturmaya çalışıyor.
ABD Yönetimi ise, hem 6 Ocak Kongre baskının sebep olduğu travmayı üzerinden atmaya hem pandemi ile mücadelede Trump’ın sergilediği vurdumduymazlık yüzünden halkta oluşan moral çöküntüyü gidermeye odaklanmış durumda. Biden ayrıca, Kongre’deki hassas dengeleri dikkatle gözetmek ihtiyacında. Zira, iki yıl sonra yapılacak ara seçimlerde hem Temsilciler Meclisinde hem Senatoda Demokratların lehine olan bıçak sırtındaki dengeyi korumak zorunda olduğunu biliyor. Bu yüzden, Kongre’de genel olarak Türkiye aleyhine olan havayı yumuşatmakta, örneğin Senato Dış İlişkiler Komitesi Başkanı Bob Menendez’in girişimlerini dengelemekte çok zorlanıyor.
Bütün bunlara ilaveten, Trump’tan, hâlâ tam anlamıyla hesap sorulamamış olmasının kâbusunu yaşıyor. Başka bir ifadeyle, Trumpizmin nefesini kendisinin ve partisinin ensesinde hissetmenin yarattığı rahatsızlıktan bir türlü kurtulamıyor.

Erdoğan S-400 “esnekliği” gösterir mi?

Bütün bunlar, ne yazık ki, Türkiye ve ABD’nin ortak çıkar alanları üzerinde uzlaşmalarını güçleştirmekle kalmıyor, iki ülke arasında mevcut çok ciddi sorunların çözümü istikametinde adım atılmasına da engel oluyor.
İlişkileri büyük ölçüde yumuşatabilecek ve ABD’yi, en azından, müzakere masasına çekebilecek yegâne enstrüman olarak görünen S-400’ler konusunda, Erdoğan, benzersiz pragmatizm ile bir esneklik gösterebilir mi?
Şu anki pozisyonu “taviz vermeyeceği yönünde. Hatta Rusya ile ikinci S-400 paketi için görüşüldüğü açıklandı. Öte yandan, önümüzde Rahip Brunson ile gazeteci Deniz Yücel’in salıverilmeleri örnekleri var.
Geldiğimiz noktada ilişkilerde ortaya çıkan kilitlenmenin henüz aşılamaz hale gelmediği, ancak tarafların çözüm esnekliği göstermeye yanaşmamaları halinde, ciddi bir kırılma yaşanması riskinin yüksek olduğu görülüyor.
Fazla vakit kaldığını düşünmüyorum. Bu aşamada, sürekli el yükseltmekte olan Erdoğan’ın, yakında Biden’dan beklediği telefonun pek anlamı olmadığını göreceğine ve reel politik ile yüzleşerek, ilişkilerde yumuşama yönünde ilk adımı atmak zorunda kalacağına inanıyorum.

close

Yeni yazılardan haberdar olun!

İstenmeyen posta göndermiyoruz! Daha fazla bilgi için gizlilik politikamızı okuyun.