

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, İBB Başkanı ve CHP Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nu “siyasi amaçlı suç örgütü” lideri olduğu iddiasıyla tutukladıktan sonra, örgütle bağlantılı oldukları şüphesiyle kendini yetkili görerek, diğer illerdeki CHP’li belediyeleri de dahil ederek yeni soruşturmalar başlatmıştı. (Foto: istanbul.adalet.gov.tr)
CHP’nin cumhurbaşkanı adayı ilan edileceği beklenen Ekrem İmamoğlu’nun, CHP’nin genel başkanlığına Özgür Özel’in seçilmesinden sonra “siyasi amaçlı suç örgütü” lideri olduğu iddiası ile tutuklandığı, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın “örgütle bağlantılı oldukları” şüphesi ile kendini yetkili görerek diğer illerdeki CHP’li belediyeleri de dahil ettiği soruşturmaların amacı, yolsuzluğu önlemek ve suçluları cezalandırarak hukukun üstünlüğünü sağlamak mı, yoksa, Özel’in iddia ettiği gibi yargıyı siyasal bir araç haline getirerek muhalefeti bastırıp sindirmek midir?
Muhalefet sindiriliyor mu?
Özel’in iddialarına göre, bir yandan da butlan davası üzerinde Demokles’in kılıcı gibi sallanan CHP, hukukun iktidara uygulanmayıp muhalefete uygulandığı çifte devlet (dual state) gibi bir durumla karşı karşıyadır. Türkiye, 17-25 Aralık’ta (2013) “paralel devlet” denilen bir yapıyı tecrübe etmiş, AK Parti iktidarı, “manidar biçimde zamanlanan” yolsuzluk soruşturmaları bahanesiyle yargısal bir hükümet darbesinden kıl payı kurtulmuştu. Özel, iddiaları ile bugünlerde CHP’nin de benzer bir tehlike altında olduğunu kastetmektedir. Eğer durum gerçekten öyleyse, demokrasimiz de göstermelik hale gelme tehlikesi altında demektir.
Çifte Devlet (Dual State)
Hukukun ortadan kalkmadığı fakat ikiye bölündüğü çifte devlet demokrasinin sonu değil, ama sonunun başlangıcıdır. Seçimlerin yapıldığı fakat siyasi rekabetin eşit olmadığı, derinleşmesi halinde muhalefetin marjinalleşip formaliteye dönüşeceği bu eşik demokrasi için tehlikelidir. Çünkü çifte devlet halinde, zaman içinde muhalefetin marjinalleşmesi, seçimlerin formalite haline gelmesi, yargının iktidarlara göre hizalanması, yönetimin aykırı ve muhalif fikirlerin faydasından ve muhalefetin denetiminden mahrum kalması, kaynak dağılımının siyasileşmesi, yatırımcı güveninin kaybedilmesi, verimliliğin düşmesi ve uzun vadede ekonomik geri kalma ve iç gerilimlerin üremesi gibi ciddi tehlikeler ortaya çıkar.
Bu nedenle çifte devlet ihtimalini erken aşamada bertaraf etmek; bu şüpheyi doğuran: yolsuzlukla mücadele ve yargı konularında yapısal reformları bir an önce gerçekleştirmek gerekir. Reforma yolsuzlukla mücadeleden başlamak daha uygundur. Çünkü yolsuzlukla mücadeleyi kurumlaştırmak, bir yandan temiz siyasi rekabet getirirken, diğer yandan tam bağımsız olmasa bile yargının siyasi bir araç olarak kullanılmasını kendiliğinden önleyecektir.
Yolsuzluk kültürü
Kamu gücünün özel çıkar için kötüye kullanıldığı yolsuzluk, ülkemizde adeta yazılı olmayan bir iş yapma kuralı, çarkların dönmesini kolaylaştıran görünmez bir yağlayıcı gibi kabul görmektedir. Kamuoyunda yolsuzluğun esas dürüstlüğün istisna olduğu, siyasetin yolsuzluktan beslendiği, siyasetçilerin ve nüfuzları altındaki kamu görevlilerinin giderek daha çok yolsuzluğa bulaştığı kanaati hâkimdir.
Uluslararası Şeffaflık Derneği’nin (Transparency International) 2025 yılı yolsuzluk algı endeksinde Türkiye, 31/100 puanla, 182 ülke arasında 124’üncü sırada; Dünya Bankası’nın Rüşvetin Denetlenmesi (Control of Corruption) göstergesinde ise “eksi 0,56” puanla dünyanın üçte ikisinden geride bulunmaktadır.
2018’deki imar barışı, 150 milyar dolarlık imara aykırı bir yapı stoku oluştuğunu, bunun 10 yılda biriktiği varsayıldığında imar yolsuzlukları yoluyla her yıl yaklaşık 15 milyar dolar değer üretildiğini gösteriyor. Kaçak kat çıkılmasına göz yumulması veya imar değiştirilerek yeşil sahaya petrol istasyonu yapılması gibi durumlarda cari olan “oluşan değerin yüzde 60’ını arsa sahibi gibi bize, yüzde 40’ını müteahhit gibi size, ama bize yüzde 50 de yeter” formülüne göre ise sadece imar uygulamalarıyla yıllık 6 ila 9 milyar dolar yolsuzluk geliri elde edilebileceği kestirilebilir.
Yolsuzluk siyasi bir tercih mi?
Bakanlar, iş dünyası örgütleri, iş insanları ve üst düzey bürokratlar yolsuzluktan mahkûm olmuş olmalarına rağmen yolsuzlukla topyekûn mücadele hiçbir zaman hiçbir partinin önceliği olmadı. 3628 sayılı yasadaki mal beyanlarını milletvekillerine de sirayet ettirmeye çalışan Ahmet Davutoğlu’nun basit tasarısı bile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “belediye başkan adayı bulamazsın” uyarısı üzerine kanunlaştırılmadı. CHP’nin Avrupa Konseyi Yolsuzluğa Karşı Ülkeler Grubu’nun (GRECO) tavsiyeleri doğrultusundaki kanun tasarısı kadük kaldı.
Yolsuzluğun yeşerdiği habis ortam
1980’lerden bu yana bağımsızlığı kısıtlanan, soruşturma izni ve şartları ile eli kolu bağlanan yargı, seçilmişlerin veya atadıkları kamu görevlilerinin yolsuzluklarını etkin olarak önleyecek yetki ve kapasiteye sahip değildir. Üst düzey yöneticilerin suçlarını yargının soruşturması için kendilerinin veya kurumlarının izin vermesine bağlı olan cumhurbaşkanı ve bakanlar, sağlanması imkânsız soruşturma teklif ve karar nisapları ile fiilen dokunulamaz hâledir.
Soruşturma izni gerekmeden yolsuzluk suçlarını soruşturma yetkileri olsa da, Hakimler ve Savcılar Kurulu (HSK) ve doğal başkanı Adalet Bakanı vasıtasıyla idaresi yürütmeye bağlı olan yargı mensuplarının iktidara karşı çekingen muhalefete karşı istekli olacağı anlaşılabilir. CHP’li Aydın BŞB başkanı AK Parti’ye geçerken, ona bağlı CHP’li Kuşadası belediye başkanının tutuklanmış olması bunu gösterir.
Yolsuz menfaat edinmeleri kolay fakat yakalanıp cezalandırılmaları zor olan suçluların fiilen dokunulmazlık zırhına sahip olması yolsuzluğu teşvik eden habis bir ortam yaratmaktadır.
Yolsuzlukla topyekûn mücadele
Yolsuzlukla etkin mücadele için:
(i) soruşturma izin ve şartlarını kaldırarak kamu görevlilerinin yolsuzluk suçlarını etkin soruşturabilmesi için yargıyı özgürleştirmek ve
(ii) HSK’yı yürütmeden ve siyasetçilerden tam bağımsızlığını sağlayarak kapsayıcı bir kamu hizmeti kurumu haline dönüştürmek gerekir.
Kurumsal mücadele ve şeffaflık
Güçlü bir yolsuzlukla mücadele kurumu kurmak, siyasetçiler dahil kamu görevi üstlenen veya buna talip olanların şeffaf ve etik davranış kurallarını belirlemek, öz uyum ve iç ve dış denetim süreçleri getirmek, mal beyanlarını her yıl yenilemek, dönem içindeki her türlü faaliyet, gelir, gider ve harcamalarını kamuoyuna ilan etmek ve idari işlem süreçlerini dijital yayınlamak suretiyle şeffaflık, denetim ve hesapverirlik en üst seviyeye çıkarılabilir.
Bağımsız yargı
Yolsuzlukla mücadelenin etkinliği yargının bağımsızlığına yakından bağlıdır. Ülkemizin yargı sorununun çözümü için karmaşık ve ileri sistemler kurmak gerekir. Geliştirilmesi gereken köklü çözümlerin yargının etkin ve verimli çalışmasını, görevinin gereklerini özgürce yapmasını, tam bağımsız, şeffaf ve hesapverir hale getirmeyi hedeflemesi gerekir. Bunun için sorunların tarihsel köklerinden, yargının kendi içinde ve mensupları arasında iç bağımlılıkların oluşmasından ve zamanla imtiyazlı bir zümre haline gelmelerinden ders çıkarmak gerekir. İdaresi tüm paydaşlarını kapsamadığı, etkin ve verimli çalışmadığı, şeffaf ve hesap verebilen olmadığı takdirde yargının tam bağımsız olması sorunludur.
Siyasi irade
Yolsuzluğun kökünü kazımak için “yolsuzluğa sıfır müsamaha” hedefleyen güçlü bir siyasi irade gerekir. Bu görev siyasi hayatımıza yön veren bütün liderlere düşer. Böyle bir irade oluşmasını sağlamak ve bunun için diğer liderleri buna zorlayacak politikalar ve çözüm önerileri geliştirmek CHP’nin ve Özel’in birinci önceliği olmalıdır.
Zira, mensupları yolsuzluk suçlaması altında olan partisini temize çıkarmak için CHP ve Özel’in parti içinde “yolsuzluğa sıfır tolerans” ile kurumsal bir altyapı kurup müsamahasız işletmesi, CHP’li belediyelerin “sütten çıkmış ak kaşık” gibi tertemiz olduklarına kamuoyunu ikna etmesi gerekmektedir.


