

Hükümet, kamuoyunun Suudi Arabistan ve Pakistan ile Mekke Anlaşması üzerine haklı sorularına açık ve doyurucu yanıtlar vermeli. Soldan sağa, Cumhurbaşkanı Erdoğan, Suudi Veliaht Prensi Bin Selman, Pakistan Başbakanı Şerif. (Foto: TCCB)
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında 7 Ağustos’ta Mekke’de imzalanan Savunma Anlaşması’nın tam metni henüz açıklanmadı. Tam metni görmek için, eğer daha önce ilan edilmezse, anlaşmanın Genel Kurul’da onaylanması için TBMM Dışişleri Komisyonu’na gelmesini bekleyeceğiz. Ancak kamuoyunda Mekke Anlaşması’na dair soru işaretleri var ve bu soru işaretleri Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın 8 Ağustos’ta Anadolu Ajansı’na yaptığı açıklamalarla tam olarak giderilmiş değil.
Ona girmeden önce, bu anlaşmayı tetikleyen gelişmenin Hamas’ın 7 Ekim 2023’te İsrail’e saldırısının ardından İsrail’in başlattığı ve halen devam eden Gazze’deki Filistinlileri yok etme politikaları ve ABD ile Batı Avrupa’nın İsrail’e verdiği açık destek olduğu anlaşılıyor. Türkiye o günlerde İsveç’in Rusya-Ukrayna savaşı korkusuyla NATO’ya girme isteğine PKK şartını kabul ettirmekle, Mısır’la ilişkileri Katar sayesinde düzeltmekle meşguldü. Hem Türkiye hem Pakistan, Hindistan-Suudi Arabistan-İsrail-Yunanistan ulaşım koridorundan rahatsızdı. Suudi yönetiminin rahatsızlığı ise İsrail ve ABD’nin İran saldırısıyla açığa çıktı ve üçlü anlaşma öncesi, nükleer silah sahibi Pakistan’la savunma anlaşması imzaladı.
NATO Antlaşmasıyla “aynı”
Anlaşmayla ülkelerden birine yapılmış saldırının diğerlerine de yapılmış sayılması ve Fidan’ın bunun “teknik olarak NATO Antlaşması’nın kolektif savunmaya ilişkin 5. maddesiyle aynı” olduğunu söylemesiyle bu soru işaretleri devam ediyor. Örneğin:
- İran, Suudi Arabistan’a, özellikle de oradaki ABD üslerine ve tesislerine silahlı saldırıda bulunuyor. Bu nedenle Türkiye, İran’la savaşa girer mi?
- Hindistan ile Pakistan sık sık çatışıyor. Bu nedenle Türkiye, Hindistan’a savaş ilan eder mi?
- Yemen’de İran destekli Husiler Suudi Arabistan’la savaş halinde. Türkiye bu savaşa dahil olur mu?
- NATO Türkiye üzerinden bu savaşlarda taraf olur mu? Bu anlaşma daha bir ay önce NATO Ankara Zirvesi’nde Karadeniz, Akdeniz ve Ortadoğu’da ek sorumlulukların üstlenilmesiyle çelişmiyor mu?
Arka planında Türkiye’nin yüz yıl kadar önce, İttihat ve Terakki yönetimince Almanya saflarında sürüklendiği Birinci Dünya Savaşı’nın toplumun kolektif hafızasındaki kötü izleri bulunan bu ve benzeri soruların, çok daha ajitatif olanların Mekke Anlaşması’nın Meclis görüşmelerinde gündeme geleceği şimdiden görülebiliyor.
Başkalarının savaşına girme endişesi
Mekke Anlaşması’nın NATO’yla çeliştiği itirazı o kadar güçlü değil. Daha yakınlarda NATO üyesi Yunanistan, Türkiye’yi Doğu Akdeniz’de engelleme niyeti taşıyan bir ortak savunma anlaşmasını, “bir sonraki hedeflerinin Türkiye” olduğunu açıkça söyleyen İsrail ve AB’nin her zemininde Türkiye’yi engelleyen Güney Kıbrıs’la imzaladı.
Ama NATO’nun “Hepimiz birimiz için” diyen 5’inci maddesinin otomatik olarak yürürlüğe gireceği algısı, “Başkalarının savaşına” girip girmeyeceğimiz sorusunu gündeme getiriyor.
Fidan, otomatik bir savaşa girme durumunun söz konusu olmadığını, NATO’nun 5’inci maddesinin yalnızca üye ülkenin talebi üzerine oylandığını, ittifakın kuruluşundan bu yana sadece Afganistan ve Kosova örneklerinde kullanıldığını söylemiş. Gerçi 1999’daki Kosova örneğinde “kolektif savunma” maddesi değil, “insani müdahale” maddesi işletilmişti; tıpkı 1995’te Bosna Savaşı’nda Dayton Anlaşması’nın uygulanması ve 2011’de Libya’da “sivillerin korunması” gerekçesine dayanıldığı gibi. Yani aslında tek örnek, El Kaide’nin 11 Eylül 2001 anlaşmaları sonrasında NATO’nun Afganistan’a müdahale kararı alması.
Dışişleri Bakanı “Bize saldırmayan hiçbir ülke hedefimizde değil” diye endişeleri yatıştırmaya çalışıyor, ama daha fazlası gerekiyor.
Mekke Anlaşması’na NATO modeli
Fidan, Mekke Anlaşması’nın üç önemli amacını;
- Caydırıcılılık,
- Saldırmazlık ve
- İşbirliği olarak açıklıyor.
Yani artık bu üç ülkeden birine saldırmak isteyen olursa, tıpkı NATO’da olduğu gibi iki defa düşünmesi isteniyor. Bu arada her üç ülkenin coğrafi konumu ve farklı imkân ve kabiliyetleriyle 1+1+1’in 3’ten fazla edeceği bir işbirliği öngörülüyor. Burada savunma sanayisine özel önem verileceği anlaşılıyor.
Türkiye’nin NATO deneyimiyle Mekke Anlaşması’nda NATO modelinin esas alınmasını sağladığı anlaşılıyor:
- Bir Genel Sekreterlik olacak,
- NATO gibi, dışişleri ve savunma bakanlıklarıyla genelkurmay başkanlıklarının yer alacağı bir “siyasi ve askeri komite” kurulacak,
- Tıpkı NATO gibi, özellikle askeri konularda, çalışma yöntemlerinin uyumlulaştırılması (interoperability) hedeflenecek.
Bunun anlamı, Suudi Arabistan ve Pakistan ordularının da zaten NATO ile “interoperable”, birlikte çalışabilir olan Türk Silahlı Kuvvetleri üzerinden NATO- uyumlu olacak. Benzeri bir çalışmanın Türkiye ve Azerbaycan arasında tamamlanmak üzere olduğunu hatırlatalım.
Bir açıdan baktığınızda, Türkiye NATO’nun erişilebilirlik olanaklarını Kafkaslar ve Ortadoğu’ya genişletiyor.
ABD, İsrail, İran
Mekke Anlaşması’nın ABD’nin Ortadoğu politikasının neredeyse tamamen İsrail etkisine girmesinin bir ürünü olduğunu söylemek mümkün. Arap monarşilerinin İran’a karşı köpürtülen korkularına ister mafyatik lisanla “koruma parası”, isterseniz daha kibarca “sigorta primi” olan ABD’den silah alımları beklenen garantiyi sağlamadı. Bu elbette tek neden değil, ama Fidan da bölge ülkelerinin kendi güvenliklerini sağlama alarak ekonomik istikrarlarını, refahlarını koruma eğiliminden söz ediyor.
Bu çerçevede, örneğin PKK’nın silahlı tehdit olmaktan çıkarılıp kademeli olarak demokratik siyasete katılması da demek olan “Terörsüz Türkiye” sürecinin de Mekke Anlaşması’nda yeri var.
Anlaşmanın ortak metninde “Kimseye karşı değil” deniyordu, ama bu anlaşmanın hem İran’ı hem İsrail’i frenleyici etkisi olacağı söylenebilir; en çok tepki bu iki ülkeden geldi.
Bu anlaşmanın ABD’ye karşı yapıldığını söylemek de safdillik olur, ABD emretti Türkiye yaptı demek de: ABD’nin ve etkili NATO ülkelerinin onayladığını söylemek daha doğru
Mekke Anlaşması konusunda kamuoyunun zihnindeki sorular boş sorular değildir. Hükümete düşen, halkı anlaşmaya neden gerek duyulduğunu, Türkiye’nin çıkarlarının zarar görmeyeceğini sadece “Bize güvenin” demenin ötesinde ikna edebilmektir.


