Avatar

Gazeteci-Yazar

Cumhurbaşkanı Erdoğan, başbakan olarak önayak olduğu kadına şiddete karşı İstanbul Sözleşmesindan çıkılması konusunda AK Parti’den çalışma istedi. Erdoğan Covid-19 salgınından bu yana ilk dış seyahatini 2 Temmuz’da yaptığı Katar’a inişinde görülüyor. (Foto: Cumhurbaşkanlığı)

Atatürk’ün “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır” sözünün tersini yaşıyoruz adeta: hak ve özgürlükler alanındaki kazanımlar birer birer “taarruz” altında. Kıdem tazminatından avukatlık yasasına, medya kısıtlamalarından toplanma ve gösteri hakkına kadar. Erken zafer havasına girerek bütün Türkiye’nin korona ile kucaklaşmasına ve hastalığın yeniden yükselmesine zemin veren hükümet, iş avukatların yürüyüşe gelince birden hastalığın artmaya başladığını itiraf edip yasaklaması gibi. Hakların geri alınmasına son örnek, kadına şiddetin önlenmesine karşı dünyaya örnek gösterilen İstanbul Sözleşmesinden çıkmak için düğmeye basılmış olması. Önce Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Tayyip Erdoğan 1 Temmuz’da İl Başkanları toplantısında “halkımıza sorun istiyorlarsa çıkalım” demiş. AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Numan Kurtulmuş da 2 Temmuz’da “yanlış yaptık” sözüyle pişman olduklarını söylemiş.
Zannedersiniz ki tam adı “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi” olan İstanbul sözleşmesini CHP-İYİ Parti ittifakı, HDP’nin desteğiyle apar topar Meclis’e getirip AK Parti ve MHP’li saf Anadolu çocuklarını kandırarak geçirdi. Zannedersiniz ki bunda da “kandırıldılar”. Hayır, kırk yılda bir hak ve özgürlükler adına doğru bir iş yapılmıştı. Sözleşmeye İstanbul Sözleşmesi denmesinin nedeni, sadece 10-12 Mayıs 2011’de Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin İstanbul toplantısında imzaya açılmış olması değil. Aynı zamanda imzaya açan ülkenin de Türkiye olması. Zaten bir yıl önce -şimdi Dışişleri Bakanı- Mevlüt Çavuşoğlu Avrupa Konseyi Parlamenterler Asamblesi başkanı seçilmiş. Havamız yerinde, basmışız imzayı. Kim basmış imzayı? Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Başbakan Tayyip Erdoğan, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu. İyi de yapmışlar, doğru yapmışlar.

AK Parti şimdi niye karşı, neye karşı?

Peki şimdi niye karşı Erdoğan ve AK Parti kadına karşı şiddet sözleşmesine?
Yanıtını Numan Kurtulmuş veriyor:
“Kadına karşı şiddet bu topluluğun kanayan bir yarasıdır, namussuzluktur, insanlık dışı bir davranıştır. Herhangi bir adam bırakın öldürmeyi, yaralamayı bir kadına eli kalkıyorsa o eli kırmak lazımdır.”
Ama… Ama itiraf gibi izahat geliyor:
“Bu metnin içerisinde iki tane önemli husus var dikkat çekmemiz gereken ve bizimle asla uyuşmayan, bunlardan birisi toplumsal cinsiyet meselesi bir de cinsel yönetim yönelim tercihi. (…) LGBT vesaire gibi unsurların marjinal unsurların ekmeğine yağ sürecek kavramlar olduğu ya da onların arkasına sığınarak faaliyet yapabilecekleri alanlar oldu görülüyor.”
Burada doğru olmayan üç olgu bulunuyor. Birincisi, toplumsal cinsiyet eşitliğinin biyolojik değil, hukuki ve siyasi bir kavram olduğu gizleniyor. İkincisi, LGBT+ vatandaşların sanki Anayasa’nın eşitlik ilkesinin yazıldığı İkinci Maddesinden yararlanmasında bir yanlış varmış izlenimi veriliyor. Üçüncüsü de adeta sadece LGBT+ karşıtı olma görüntüsü altında aslında kadının erkekle eşit hak ve statüde olduğu gerçeği perdelenmek isteniyor. Mesele eşitliktir.
Oysa toplumsal cinsiyet eşitliğini “mesele” olarak ilk sırada sayan Kurtulmuş, seçilmiş konuşmalarından derlediği Şubat 2020 baskısı “Türkiye’yi Yarınlara Taşımak” kitabında, yani birkaç ay önce bakın ne yazmış:
“Yaratılışta eş olmak, bütün toplumsal statüleri, ırk, din, dil, cinsiyet, yaşam tarzı gibi farklılıkların hepsini bir tarafa bırakmayı gerektirir. İnsanları insan olmanın ortak paydasında birleştiren bu temel ilke eşliğinde, adalette eşitlik esastır.” (s.137)

Çelişiyor mu? Evet, çelişiyor

Ama Kurtulmuş da kadına karşı şiddetle mücadele amaçlı İstanbul Sözleşmesinden çıkmanın getireceği sorunların farkında, şu sözlerle teselli vermeye çalışıyor:
[Kadına karşı şiddetle] ilgili de yasal düzenlemelerin aşağı yukarı önemli bir kısmı tamamdır. Yani İstanbul Sözleşmesi olmazsa Türkiye’de kadına karşı şiddet artar tezide bir şehir efsanesidir. Yalan, bir yanlış propagandadır.”
Kadına karşı şiddete dair haberler her gün medyadayken, inanalım mı?
Kurtulmuş, “Halkımızda büyük beklenti varken bigâne kalamayız” dedi ya, cevap geldi “halkımızdan”. Sema Maraşlı, Akit TV’de tepkilere yol açan yorumlarıyla tanınıyor. Twitter hesabında şunları yazdı:
• “İyi haber fakat yetmez. İstanbul Sözleşmesi uygulama kanunu 6284 sayılı kanunun da kaldırılması lazım. Bu kanun kalkmadıkça Sözleşmenin iptalinin bir anlamı yok. Tabii ki CEDAW da iptal edilmeli. Aileyi bitiren Batı kanunlarına ihtiyacımız yok.”
6248 sayılı kanunun adı “Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun”. O da AK Parti döneminde 2012’de çıkmış, hak ve özgürlükleri genişleten kanunlardan. Radikal İslamcı çevreler bir süredir kadının haklarını erkekle eşit gören bu kanunun geri alınmasını istiyorlar. CEDAW ise Birleşmiş Milletlerin 9 temel İnsan Hakları ilkesi arasında sayılan 1979’da çıkmış, Türkiye’nin 1985’te yürürlüğe aldığı “Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi”.
Sadece LGBT değil, kadın hakları derneklerinin, “teröristlerden tehlikeli” bulduğu feminist derneklerin de kapatılması için kampanya yapan Maraşlı son yazılarından birinde, adeta dayağı yiyen kadının ve çocuğun buna sabretmesini, çünkü döven adamın da sonra pişman olup çok üzüleceğini filan yazıyor.

AK Parti ne yapmaya çalışıyor?

AK Parti ne yapmaya mı çalışıyor? Kayan tabanını, özellikle kendisinden soğuyan dindar Kürt seçmeni, Saadet Partisine, Gelecek Partisine, Deva Partisine meyleden seçmenini en geri noktadan, kadınların eşit olmasının caiz bulunmadığı noktasından yakalamaya çalışıyor.
Mesela bir başka açıdan Ayasofya’nın ibadete açılmasının durup dururken gündeme getirilmesi de öyle: hem dindar hem milliyetçi seçmene “Durun nereye gidiyorsunuz? Daha yeni başlıyorduk” çağrısı gibi.
Sadece Barolara değil, Türk Tabipler Birliğinden (TTB), Türkiye Mimar ve Mühendis Odaları Birliğine (TBB), Türk Eczacılar Birliğine (TEB) dek meslek kuruluşları, eleştirel sesleri dağıtma anlayışıyla bölme çabası da yine aynı tabana “Bizden ayrılmayan kazançlı çıkacak” mesajı vermeyi amaçlıyor.
Kişi haklarının korunması gibi meşru bir kisveye sokulan medya kısıtlamaları bütün bu girişimlere tüy dikecek. Zaten sosyal medya alanında gettolaştırılmak istenen eleştirel seslerin tamamen kısılmasından medet umuluyor. Yazık. Çok yazık.