Akdeniz’de sıcak saatler: yaklaşan tsunami

Bilgi Üniversitesi

10 Ağustos: Türk petrol ve gaz arama gemisi Oruç Reis Kıbrıs’ın güney batısındaki sularda 5 Türk savaş gemisi eşliğinde seyrediyor. Doğu Akdeniz’de gerilim bir süredir tırmanıyordu. (Foto: Milli Savunma Bakanlığı)

Akdeniz’de çok sıcak saatler

Geçtiğimiz günlerde Arkas Denizcilik ve Nakliyat şirketine ait Roseline-A adlı Türk bandıralı şilep, açık denizde Avrupa Birliği (AB) güçlerinin tacizine maruz kaldı. “Tacizi” sözcüğü tesadüfen değil, bilerek kullanılmakta çünkü şilebin ait olduğu şirket, muhtemelen Doğu Akdeniz’in en muteber taşımacılık kuruluşlarının başında geliyor. Libya’ya giden geminin konşimentosu, yani hamulesinin ayrıntılarında hiçbir yasak madde, silah vb bulunmuyor. İhbar da yok, delil de yok, bu durumda arama yapabilmek için Türkiye’nin bandıra ülkesi olarak onayı alınması gerekiyor. Bu red cevabı “geciktiği” için, “sükût ikrardan gelir” ilkesine uyan askeri yetkililer, Hamburg adlı Alman Firkateynine gemiyi kontrol etmesi emrini veriyor.

Türkiye’nin protestolarına rağmen, helikopterle gemiye inen Alman Donanması mensupları, 16 saat boyunca gemiyi tümüyle tarıyor ve haliyle de hiçbir şey bulamıyorlar. Dışişleri, bu harekatın sorumlusu olarak gördüğü AB, İtalya ve Federal Almanya Büyükelçilerini çağırarak sert birer nota verdi. Medya tek bir ses olarak veryansın etmeye devam ediyor.
Alman Donanması, bu tür uluslararası harekatlara, genellikle yardım gemileri türü, daha önemsiz savaş gemileri gönderirken, önemli bir firkateyninin görevlendirilmesi başlı başına bir uyarı niteliği taşıyor. Yunan deniz kuvvetleri mensubu bir Komodor idaresinde gerçekleşen bu operasyonun, uluslararası hukuka uymadığı su götürmez. Uluslararası hukuka uymama konusunda yegâne sorunun AB ülkelerinden kaynaklandığı da söylenemez.

Libya’ya giden başka gemiler

Geçtiğimiz mayıs ayında, Yunan Donanmasına bağlı HS Spetsai firkateyni, Haydarpaşa limanından kalkan ve Tunus’a gittiği söylenen Cirkin adlı Tanzanya bandıralı şilebi Mora açıklarında durdurup kontrol etmek istedi, ancak şilebe refakat eden Türk donanmasına ait gemiler, bunu yapmasını engelledi. Yunan savaş gemisi, olayı tırmandırmamak için bölgeden uzaklaştı. Cirkin şilebi devamlı Haydarpaşa limanı ile Libya Ulusal Hükümeti’nin kontrolündeki Misrata limanı arasında mekik dokuduğu için, Libya silah ambargosunu deldiği şüphesi iyice uyanmıştı. Bir sonraki seferinde aynı şilep, bu defa Fransız donanmasına ait Courbet korveti tarafından yolu kesilerek durdurulmak istendi. Şilebe refakat eden TCG Gökova ve TCG Oruçreis firkateynleri, Courbet ile neredeyse çatışmaya girecek kadar tırmanan bir güç gösterisine giriştiler. Fransa Dışişleri Courbet korvetinin üç kez radar aydınlatmasına maruz kaldığını açıkladı. Bu, sıcak çatışmaya girmeden önce son aşama olarak görülüyor.

Normal koşullarda, radar aydınlatmasına maruz kalan geminin ateş açması beklenebiliyor. Fransa, bu tavır karşısında, amiyane tabiriyle çıldırdı. Bunun hiçbir biçimde müttefik bir ülke davranışı olmadığını söyledi. AB içinde de Türkiye’ye karşı cepheyi ayağa kaldırmak için harekete geçti.

Sorun nereden kaynaklanıyor?

Türkiye, Libya’daki Uluslararası Birlik Hükümeti’ne destek vererek, askeri bir harekatla hükümeti devirmek isteyen ve büyük ölçüde bunu gerçekleştiren Hafter güçlerine çok ciddi bir darbe vurdu. Bu neden Fransa’yı kızdırdı? Neden Fransa, Hafter’e bu denli destek veriyor? Bunu anlamak için Emmanuel Macron seçildiğinde, Fransa’nın Sahra güneyindeki durumunun ne olduğuna bakmak gerekiyor. Fransa, son on yılda Sahra çölü güneyi (Sahel bölgesindeki) eski sömürgelerinde çok karmaşık ve zor bir süreci yönetmek zorunda kaldı. Bu ülkeler, sömürgecilik döneminden kalan yapay ve iyi korunamayan sınırlara sahip oldukları için, Sahra çölünden gelecek her türlü silahlı saldırıya karşı oldukça güvensiz yapıdaydılar. Ayrıca Moritanya, Mali ve Burkina Faso’dan başlayan, Nijer ve Çad ile devam eden bu kuşakta bulunan ülkelerin devlet yapıları ve demokrasileri çok zayıf olduğu için, kuzeyden gelen büyük ölçüde Cihatçı, radikal İslamcı silahlı güçlere karşı dirençleri çok azdı. Bu nedenle Fransa, eskiden hamisi olduğu bu ülkelerdeki seçilmiş hükümetlere yardım etmek için “Barkhane” harekâtını 2014 yılında Başkan François Hollande döneminde başlattı. Yaklaşık beş bin asker, iki yüz elli hafif zırhlı, üç yüz ağır zırhlı araç, yirmiden fazla saldırı helikopteri ve diğer hava desteği ile başlatılan bu harekât, günümüzde hala sürüyor. 

Amacı bölge ülkelerinin kendi güvenliklerini sağlayacak duruma gelmeleri olan harekâtın, yakın bir gelecekte başarıyla sonlandırılması pek mümkün gözükmüyor. Fransa Silahlı Kuvvetleri, bu süreç zarfında elli mensubunu kaybetti. “Sahra çölünde hayatını kaybeden Fransız askeri” haberleri kamuoyunda ciddi gerginlik yaratmaya devam ediyor. Bu fasit daireyi kırmak için Emmanuel Macron, Libya’da Mareşal Hafter ve onun destekçileriyle nesnel bir ittifaka girdi. 

Hafter güçleri kimlerden oluşuyor?

Hafter güçleri büyük ölçüde Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır tarafından desteklenen paralı askerlerden ve eski Libya ordusu mensuplarından oluşuyor. Hafter bir dönem Libya topraklarının {4a62a0b61d095f9fa64ff0aeb2e5f07472fcd403e64dbe9b2a0b309ae33c1dfd}85’ini kontrolü altına almıştı.

Ancak bu topraklar büyük ölçüde, nüfusun sadece yüzde on beş kadarını barındıran çöl arazisinden oluşuyordu. Hafter, bu kadar geniş bir alanı tutabilmek için, Sahra’da hüküm süren terör gruplarını kendi safına çekmek zorundaydı. Körfez’den gelen finans kaynakları sayesinde bunu yapabildi. Hattâ Sudan’da Omar El Beşir döneminde terör estirmiş olan Cancavit milislerinin bir bölümünü bile kendi safına çekmeyi başardı. Böylece Fransa’nın işini büyük ölçüde kolaylaştıracak, ayrıca Fransa’nın, insan içine çıkartılamayacak ittifaklar yapmasını engelleyecek bir çözüm oluşmaya başladı. Libya’da Hafter Trablus’u ele geçirdiğinde, son derece kuvvetli bir müttefik iktidar oluşacak, Sahel ülkelerini (ve Fransız askeri kuvvetlerini) kuzeyden gelecek tehditten büyük ölçüde kurtaracaktı. Cezayir bu rolü oynayabilir ve Fransa’yı Hafter’den medet ummak zorunda kalmasını engelleyebilirdi. Ancak iç karışıklıklar ve Cezayir ordusunun siyasetteki yeri nedeniyle bu gerçekleşmedi. Türkiye’nin Hafter güçlerini püskürten hamlesi ise, Fransa’nın düşündüğü çözümün tamamen berhava olmasına yol açtı.

Şimdi ne olacak?

AB içinde Almanya, Türkiye’nin “cezalandırılmasına” değil, uyarılmasına ve bir şekilde diyaloğun sürdürülmesine taraf olan az sayıda ülkenin başını çekiyor. Fransa ise, son gelişmeler ışığında, bu tür bir yaklaşımın netice vermeyeceğini, Türkiye’nin canının acıtılmasını savunuyor. Geçtiğimiz ekim ayı başında toplanan AB Konseyi, Türkiye hakkında “ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz” şeklinde özetlenebilecek bir karar aldı. Türkiye’den somut adımlar beklenmesi gerektiğini, bunlar gerçekleşmediği sürece, “kısıtlayıcı önlemler” alınabileceğini saptadı. 10-11 Aralık tarihlerinde gerçekleşecek Devlet ve Hükümet Başkanları zirvesinde, başımıza neler geleceğini göreceğiz. Cumhurbaşkanı’nın “geleceğimizi Avrupa’da görüyoruz” açıklamasına, devlet ya da hükümet başkanları düzeyinde bir yanıt gelmedi, sadece Fransa Savunma Bakanı Le Drian “atılacak somut adımlar” beklendiğini ifade etti. Somut adımlar olarak, Oruç Reis sismik araştırma gemisinin çalışmaları için yeni Navtex açıklama ve Karabağ zaferini Azerbaycan ile birlikte kutlama dışında somut adımlardan bahsetmek pek olanaklı değil.

İç siyasette ise, inanılmaz biçimde hapisten afla çıkartılan bir Mafya patronunun tehditleri ve Türk Adalet Sistemi’nin buna hala yanıt vermemesi gündemi oluşturuyor. Gerçi Sedat Peker’in “kanlarınızla duş alırım” tehditleri “ifade özgürlüğü” kapsamına girdiği sürece, adalet mekanizmalarından çok büyük bir beklenti içinde olmamakta yarar var.

Türkiye’nin tezleri haksız mı?

İlginç olan husus, Türkiye’nin uluslararası düzeyde attığı adımların çok büyük bir kısmının fevkalade savunulabilir, haklı adımlar olması… Bir yandan Hafter güçlerine Mısır üstünden, Birleşik Arap Emirlikleri aracılığıyla silah ve yardım göndermek, diğer yandan meşru hükümete yardım etmek isteyen Türkiye’nin bu tavrını “hukuksuz ve saldırgan” ilan etmek çok inandırıcı değil. Bir diğer yandan, 28 yıldır topraklarının beşte biri işgal altında olan Azerbaycan’ın, bugüne dek Ermenistan’ın radikal tavrı yüzünden hiçbir çözüme ulaşamamış olması karşısında, askeri çözüme gitmesi, Türkiye’nin teşvikiyle olmadı. Türkiye bu savaşa taraf da olmadı, olsaydı muhtemelen Rusya Federasyonu da çatışmaya girer ve çok daha vahim sonuçlar yaşanabilirdi. Suriye’de varolan durumun Türkiye’nin değil, tüm demokrasi dünyasının ortak bir yenilgisi ve utancı olduğu ortada. Dört milyon sığınmacı Türkiye topraklarında ve bunca yıldır ciddi bir yabancı düşmanlığı krizi yaşamıyoruz. Son olarak, Doğu Akdeniz’de Yunanistan ve Güney Kıbrıs Yönetimi’nin tavırları, hiçbir devletin kabul etmeyeceği boylarını çok çok aşan bir dayatma örneği oluşturuyor. Burada sorun, Türkiye’nin tezlerinin yanlış olması değil, bunları savunma üslubunun ve kullanılan yöntemlerin son derece ciddi tepki çekmesi…

Gunboat diplomasisi, uzun zamandır terkedilmiş bir yöntem olarak, tekrar gündeme gelince, gunboat sahibi olan ülkelerin sayısının bir hayli fazla olduğu görülüyor. Diplomatik çözümler, diplomatik kanallar ve üslup kullanılarak yaratılır. Hakaretamiz üslup ve tehdit, olayları sadece tırmandırıyor.

Şimdi neler olabilir?

Önce NATO zirvesi, sonra da AB zirvesi bizlere başımıza neler gelebileceğini göstermesi anlamında çok önemli iki tarihi oluşturuyor. Joseph Biden’ın başkan seçilmesi sonrası, yeni ABD yönetimi ile Avrupa Birliği, Türkiye konusunda birlikte çalışmaya başladıklarının işaretlerini verdiler. Biden yönetiminin Türkiye konusundaki muhtemel tutumu göz önüne alınırsa, bu iş birliği pek hoş gelişmelere yol açmayacaktır. Avrupa Birliği, genelde olduğu gibi Türkiye konusunda daima maksimalist bir tutum takındığı için, elinde yaptırım olarak uygulayacağı fazla bir unsur bulunmuyor. Ancak Türkiye, her zamandan daha fazla, uluslararası planda saygınlık ve güvenilirlik ihtiyacı hissettiği bir dönemi yaşıyor. Bu nedenle, çalışmayan bir müzakere sürecinin akamete uğraması dahi, Türkiye’nin çok ihtiyaç duyduğu “güvenilir ve yatırım yapılabilir” müttefik ülke statüsünü derinden zedeleyecektir. Yapmak zorunda kaldığımız bir askerî harekât, Manisa’da Cumhuriyet tarihinin en büyük doğrudan yabancı sermaye yatırımı olacak Volkswagen otomobil fabrikasını hayal haline getirdi. İç siyasette çok kısa vadede kazanım sağladığı zannedilen üslubun, aslında bizlere ve gelecek nesillere nelere mal olduğunu çok daha iyi düşünmek gerekiyor. Özellikle de, üst düzey yetkililerin, gazaba geldikçe Almanya için “Nazi” terimini kullanmaktan bir an önce vazgeçmeleri gerekiyor.

close

Yeni yazılardan haberdar olun!

İstenmeyen posta göndermiyoruz! Daha fazla bilgi için gizlilik politikamızı okuyun.

Bunları da beğenebilirsiniz...