Ankara dış politikada revizyon işaretleri veriyor

Gazeteci-Yazar

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın söylemi dış politikada revizyon işaretleri vermeye başlasa da somut adım atılmış değil. Sağdan sola, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay, Deniz Kuvetleri Komutanı Adnan Özbal, Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, Erdoğan, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ve İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Anıtkabir’de görülüyor. (Foto: Volkan Furuncu/Anadolu Ajansı)

Ankara dış politikada revizyon işaretleri veriyor. Bu yalnızca Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın 12 Ocak’ta Avrupa Birliği’nin Ankara Büyükelçilerine hitabından değil, ABD’ye verilen mesajlardan da anlaşılıyor. Bunu son olarak Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın Türkiye’nin “F-35 programına dönmek istediği” demecinden de çıkarabiliyoruz. Keza Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın ABD’nin yeni başkanı Joe Biden ile aradaki sorunları “yoluna koyma” isteğini dile getirmesi ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile mektuplaşmasından da. Son olarak Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin son açıklamalarını “olumlu” bulduğunu ve ilişkilerin düzeleceğini umduğunu söylemesinden.
Revizyon işareti, revizyonun, yani gözden geçirmenin, değişikliğin mutlaka hayata geçirileceği anlamına gelmiyor kuşkusuz. Şimdilik söylem düzeyinde, eyleme geçip geçmeyeceği belli değil.
Bunlara tek tek geleceğiz ama bu demeçler arasında kaynayıp gitmemesi gereken bir tanesi var. O da Erdoğan’ın NATO ilişkileri kapsamında söyledikleri. Cumhurbaşkanı 15 Temmuz 2016 askeri darbe girişiminden itibaren fiilen geliştirmekte olan bir dış politika çizgisini ilk defa bu kadar net ifade etti.

Bayar-Menderes çizgisinde revizyon

Erdoğan’ın 15 Ocak’ta Cuma namazı çıkışında aslında her zaman duyduklarımıza benzeyen şu iki cümlesinden söz ediyorum: “Biz bir NATO ülkesiyiz. NATO’da birlikte olduğumuz ülkelerin bize yön vermesini asla kabul edemeyiz.”
“NATO ülkesiyiz” cümlesi, Rusya’yla yakınlaşmaya rağmen bir durum ifadesidir. “Yön vermesini kabul etmeyiz” ise Türkiye’nin bundan böyle NATO ile kararlarda veto hakkı kullanmanın ötesinde “daha eşitlikçi” bir ilişki istediğini beyan ediyor. (Bu konuda yıllarca NATO’da Türkiye’yi temsil etmiş diplomatlarımızdan Fatih Ceylan’ın son değerlendirmesini okumak yararlı olabilir.) NATO’nun 17 Şubat’ta Savunma Bakanları düzeyinde, yaz aylarında da liderler zirvesinde kesinleşme ihtimali olan 2030 Strateji Planı risklerin yanı sıra fırsatları da içeren imkânlar sunabilir.
Ancak Erdoğan’ın ifade ettiği strateji, Türkiye’nin 1952’de NATO’ya girmesiyle Bayar-Menderes döneminden bu yana, 1974 Kıbrıs, 2003 Irak ve 2016 darbe girişimi krizleriyle yara alsa da ayakta kalan Türkiye-NATO ilişkisinde revizyon anlamına geliyor. Yani dış güvenliği NATO’ya emanet eden çizgiden. Ortak çıkarlarda birlik, ulusal çıkarlarda özerlik öngören bir ilişki.

Akar, F-35’e dönmek istiyoruz diyor

Bu sözlerin asıl muhatabı, NATO’nun baskın gücü olan ABD’dir. Erdoğan bu cümleleri zaten Rusya’dan alınan S-400 füzeleri üzerine ABD ile çıkan krizden bahsederken Biden’a hitaben söylüyor: “Trump döneminde olduğu gibi, biz kendi[mizi] savunma noktasında adımlarımızı bir yerlerden izin alarak yapamayız”. Erdoğan devamında “parasını ödediğimiz halde” F-35’lerin verilmemiş olmasını ABD’nin “müttefik olarak bize yaptığı yanlış” olarak tanımlıyor. Biden ile yapacağı görüşmelerde “olumlu adımlar” atıp “bunları yoluna koyma” temennisiyle bitiriyor.
Akar ise bir gün önce, 14 Ocak’ta soruna farklı açıdan yaklaşıyordu:
• “S-400’lerin geri gönderilmesi gibi bir talep sıkıntı verir. Amerikalı müttefiklerimiz S-400 olduğu sürece [F-35’ler konusunda] ortak çalışma olmayacağı görüşündeler. (…) ABD’li müttefiklerimizden durumu anlamasını bekliyoruz.
• “F-35 programına dönmek istiyoruz. F-35 için ciddi zaman ve enerji harcandı. Bunun durdurulması ciddi sorun.
• “Biz şimdi hasım mıyız? Biden döneminde bu kararın gözden geçirilmesini ve normalleşmeye geçmeyi bekliyoruz.”

Biden sana söylüyorum…

Türkiye’nin savunmasından sorumlu kişi NATO toplantısına katılmadan önce “F-35’e dönmek istiyoruz” diyorsa buna ne ABD ve NATO kayıtsız kalabilir ne de Cumhurbaşkanı. Satır araları önemli. Akar adeta hem Biden hem de Erdoğan’a “ortak çıkarlar için uzlaşma” mesajı veriyor.
Akar neden böyle söylüyor? Çünkü F-35’ler daha yirmi küsur yıl öncesinden Türkiye’nin 2010’lardan itibaren stratejik hava savunma sistemi yükünü F-16’lardan almak üzere karar verilmiş yeni nesil uçaklar. Aselsan ve Baykar’ın yaptığı ve yeni bir askeri doktrine doğru evrilen insansız hava araçları Türkiye’ye bölgesel taktik üstünlük sağlıyor. Ama stratejik savunma başka bir şey. Üstelik Rusya ya da bir başka ülkede bu uçakların muadili bulunmuyor. Akar, F-35 programına geri dönülmezse Türk hava sahasının stratejik şemsiyesinde delikler açılacağını en iyi bilen kişi. Neticede deneyimli bir NATO subayı da Akar.
Erdoğan, Türkiye’nin kendi savunma sanayii için kimseden izin almak zorunda olmadığını söylerken haklı. Akar da F-35’lerin Türkiye’nin stratejik savunması için gerekli olduğunu hatırlatırken.

Fransa, Yunanistan, Orta Doğu

Macron’un Erdoğan’ın geçmiş olsun mektubuna, Türkçe ifadeler de kullanarak iş birliğine dönme temennisiyle karşılık vermesi önemli bir gelişme. Çavuşoğlu’nun Pakistan dönüşünde gazetecilere iki liderin yakında bir görüşme yapacağını açıklaması da öyle. Bu yumuşama olursa, Fransa, İtalya ve Türkiye arasında, fizibilite görüşmeleri de tamamlanan, NATO uyumlu, ortak teknoloji ve üretim imkânına sahip EUROSAM hava savunma sistemi projesi hayata geçirilebilir.
Çavuşoğlu ayrıca Mısır ve Birleşik Arap Emirliklerinden gelen nispeten ılımlı mesajlara da olumlu karşılık vermiş. Türkiye’nin NATO ve İslam İşbirliği Örgütü arasında köprü olabileceğinden söz etmiş. Orta Doğu siyasetinde revizyon işareti veren bu demeçte geçen yıldan itibaren İsrail-BAE, İsrail-Suudi Arabistan anlaşmaları, son olarak da Suudi Arabistan ile Katar’ın barışmasının da payı olmalı.
Keza Yunanistan’la 25 Ocak’ta yeniden başlayacak teknik diplomasinin geleceği de önemli.

Revizyon ve güven sorunu

Çünkü AB ile aslında en büyük sorun karşılıklı güvensizlik. AB ülkeleri Fransa ile yumuşama, Yunanistan ile yumuşama ve Doğu Akdeniz gibi üç konudaki adımların kalıcı olup olmadığına bakıyorlar. Tıpkı bizim Suriyeli göçmenler, vize kolaylığı gibi alanlarda samimiyet testi yaptığımız gibi.
ABD ile de en büyük sorun karşılıklı güvensizlik. Bu çerçevede Erdoğan’ın dış politikada zorlayıcı haline gelen revizyon konusunda ikircikli davranmasının geçmiş kötü deneyimlerden kaynaklandığını söylemek mümkün.
Öte yandan zaman hızla akıyor. Uluslararası siyasi ve ekonomik sistem zaten kovit öncesinde değişim sancıları, çok kutupluluğa geçiş sancıları çekmeye başlamıştı. Kovit salgınıyla birlikte bu süreç hızlandı. Konumlar, roller değişiyor. Türkiye’nin de başka hiçbir ülkenin de zamanı durdurma, kendi koşullarına göre ayar verme şansı ve imkânı yok.
Akar’ın dediği gibi sorunların “ısrar ve inatla” çözüleceğini düşünmek hüsranla sonuçlanabilir. İnatta ısrar eden her yönetim için geçerlidir bu; tabii onların yönetimindeki halklar için de.

close

Yeni yazılardan haberdar olun! Lütfen aboneliğinizi güncelleyin.

İstenmeyen posta göndermiyoruz! Daha fazla bilgi için gizlilik politikamızı okuyun.

Bunları da beğenebilirsiniz...