Erdoğan’ın ekonomiyi diplomatik dönüşlerle düzeltme çabası

Dış politikada değerli yalnızlıktan dönüş ekonomiyi toparlamaya yardımcı olur ama aslolan ekonomide, yargı ve siyasette reforma gidilmesi. Cumhurbaşkanı Erdoğan MÜSİAD yönetimiyle yemekli toplantıda konuşurken. (Foto: Cumhurbaşkanlığı)

Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ömer Koç ekonomiyi toparlamak için kendi reçetesini açıkladı. “2000’li yılların ilk 10 senesinde yapıldığı gibi ciddi reformlar uygulayarak ülke riskini azaltmak.” Yani diyor ki, ekonomiyi toparlamanın yolu yapısal, köklü reformlardan geçer.
Koç’un bu sözleri hükümetin doğal gaz sıkıntısı nedeniyle sanayi üretimine üç gün ara verdiği günlerde yayınlandı. Hükümet, krizi konutlara yansıtmamaya çalışıyor. Diğer yandan da kara kışın ortasında doğal gaz, elektrik ve akaryakıta yapılan zamlar var. Yeni bir reçete gerektiği ortada ama Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan bu görüşte değil.
Erdoğan’ın ayrı bir reçetesi var. ABD’yi ve Avrupa’yı dünyanın en zengin ülkeleri yapan, Komünist Parti yönetimindeki Çin’in ABD’yi yakalamasını sağlayan kapitalist ekonomi dinamiklerini yanlış buluyor. Bulabilir. Yerine de “enflasyonun nedeni faizdir” gibi tutmamasının bedelini milletçe ödemekte olduğumuz bir reçeteyi dayatıyor. Bunu da ülke seçimlere giderken “nas” gibi İslami söylemle perdeliyor. İç ve dış yatırımcıya ekonomi tezlerinin işe yarayacağını, dünyada bir çığır açacağını kanıtlamak istiyor.

Ekonomiyi Erdoğan usulü yönetme

Erdoğan bu reçetenin küresel ekonomiyle uyum içinde yaşayacağını kanıtlamak için kurt kafesine sürekli yeni kuzular atıyor; ne demek istediğimi daha iyi anlamak isteyenler bu bağlantıya tıklayabilir. Son bulduğu kuzular “İsabet buyurdunuz” yöntemiyle yanlış gidişe ortak oluyorlar. Merkez Bankası Başkanı Şahap Kavcıoğlu ve Hazine ve Maliye Bakanı Nebati adeta enflasyon ve faizin önemli olmadığı sanal bir dünyada Erdoğan’ın reçetesiyle ekonomiyi düze çıkarmak yerine patinaj yaptırıyorlar.
Cumhurbaşkanı (gayrimenkul alımları değil) doğrudan yatırımların kesilmesinin kendi yönetimi altında siyasi ve ekonomik olarak giderek öngörülemezliğin artması, güvenilirliğin azalmasına bağlamak istemiyor. Sorunun kendi yönetim tarzından kaynaklandığını görmek ve göstermek istemiyor, Türkiye’nin Müslüman nüfuslu bir ülke olması nedeniyle dışlanmaya çalışıldığına bağlamak istiyor.

Dış politika burada devreye giriyor.

Yakın zamana dek “Beni böyle kabul etmeye mecbursunuz” diye özetlenebilecek bir dış politika, Erdoğan’ın tersine çevirmeye çalıştığı faiz-enflasyon denklemine eşlik ediyordu. İbrahim Kalın’ın 2013’te Twitter üzerinden yayınladığı “Değerli yalnızlık” tezi bu anlayışın teorik söylemini oluşturuyordu. Bu bakış 15 Temmuz 2016 askeri darbe girişimi ardından daha baskın hale geldi. Erdoğan yürütme yetkilerini tek elde toplayıp 2018 seçimini kazanması ardından iddialı ekonomik tezlerini damadı Berat Albayrak eliyle yürürlüğe koymasıyla dış politika ile ekonomi politik çizgileri birbiri aleyhine dönmeye başladı. (Albayrak’ın bir dönem ısrarla Dışişlerini istemesi tesadüf değildi.)
ABD Başkanı Donald Trump’ın “Ekonominizi mahvederim” tvitiyle ilk mali darbeyi vurup Rahip Andrew Brunson’u serbest bıraktırması bunun ilk örneği oldu. Üst üste kur krizleriyle krizlerle 2021’e geldiğimizde bu durum Erdoğan’ı bir başka yanlışa yönlendirdi.
Demek ki dış politikada “Değerli yalnızlık” tezini bırakıp yeniden Abdullah Gül dönemindeki “sıfır sorun” siyasetine dönülse, dış yatırımlar yağmaya başlayabilirdi. Demek ki dış politikada kavgacı görüntüyü düzeltsek, ekonomiyi de düzeltebilirdik.

İsrail’den Ermenistan’a değerli yalnızlığın sonu

Dış politikada dönüş işaretleri kur krizinin, ekonomik krize yol açacağı belli olan mali krize dönüşme işaretlerinin alındığı 2020 sonu ve 2021 başında başladı. Bu konuda son yıllarda hoyratça politize edilerek devre dışı bırakılan Mevlüt Çavuşoğlu yönetimindeki Dışişleri Bakanlığı kadar Hakan Fidan yönetimindeki istihbarat ve Hulusi Akar yönetimindeki askeriye de rol oynadı. Ve şaşırtıcı gelmesin, İbrahim Kalın bu manevrada da başrollerdeydi.
Önce Libya çatışma sahasında Mısır ile irtibat sağlandı. ABD’nin devreye girmesiyle Yunanistan ile yıllardır ara verilen diyalog yeniden başladı. Azerbaycan’ın (Türkiye’nin de desteğiyle) Ermenistan’dan topraklarını geri alması ardından Ermenistan ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin aracılığıyla iritbat kuruldu. Sonra Erdoğan’ın 15 Temmuz’un da arkasında gördüğü ülkelerden Birleşlik Arap Emirlikleri ve İsrail. Erdoğan’ın Türk Yahudi Toplumu üzerinden çağrısı ardından İsrail Cumhurbaşkanı Yitzak Herzog’un Türkiye’ye geleceği açıklandı. Irak’la düzeltilen ilişkiler PKK ile mücadeleye yardımcı oldu.
Ama yalnızlığın değerinin düşüp son bulmasına çabalanması dış yatırım getirecek mi, ekonomiyi toparlayabilecek mi? Sorun o.

İsrail’in Çevresel Doktrini reform olmadan işe yarar mı?

Beştepe’den sızan bazı bilgiler Erdoğan’ın Türkiye’nin etrafında bir dostluk ve güvenlik alanı oluşturma siyasetine geçmek istediğini gösteriyor. Bu İsrail’in kurucu lideri David ben Gurion’un 1950’lerde geliştirdiği “Çevresel İttifak Doktrinine” çok benziyor; merak edenler fikir vermesi için araştırmaya bu bağlantıdan başlayabilir.
İsrail için etkili olmuş bir doktrindi ama amacı ekonomiyi düzeltmek değil fiziki güvenliği sağlamaktı.
Oysa Türkiye’ye dış yatırım gelmemesinin sebebi Türkiye’nin fiziki güvenliğine sahip olması, ya da askeri ve ekonomik bakımdan güçsüz bir ülke olması değil ki. Günübirlik değişen ekonomik kararların getirdiği güvensizlik, alabildiğine siyasallaşmış ve hızla güven erozyonuna uğrayan yargı, delik deşik olmuş ve kayırmacılıkta Türkiye’yi dünya birincisi yapan ihale yasaları, işlevsizleştirilen Parlamento. Bütün bunların üzerine yatırımcılardaki güvensizliği artıran “alışılmadık” bir ekonomi-politik bakış.
Ömer Koç “ülke riskini azaltmaktan” söz ediyor. Türkiye’nin yatırım riskini azaltmakta kavgacı olmayan dış politika elbette fayda sağlar. Hatanın neresinden dönülse kârdır ama asıl önemlisi ekonomiyi yeni bir bakışla ele almak.

Erdoğan yapısal reformlara gidebilir mi?

AK Parti 2002’de işbaşına geldiğinde 2001’de ülkeyi o zamana dek en ağır mali krize sürükleyen Bülent Ecevit koalisyon hükümetinin (ki ortağı MHP lideri Devlet Bahçeli idi) Kemal Derviş’e yazdırdığı reçeteyi aynen uygulamıştı. O reçete 2006 sonunda IMF anlaşması bittikten sonra da Başbakan Erdoğan ve Hazine bakanı Ali Babacan yönetiminde bir süre daha uygulandı. Bu dönemde aynı zamanda AK Parti-CHP ile işbirliğiyle AB Uyum reformları yapılmış, enflasyon düşürülebilmiş, altı sıfır atılan Türk lirası değer kazanmış, istihdam ve büyüme arıtmıştı. Ömer Koç’un bahsettiği dönem budur.
Ülke ekonomisi, yargısı, siyasi yapısı için gerekli reformlar geciktikçe krizler sıklaşıyor. Görmek lazım.

close

Yeni yazılardan haberdar olun! Lütfen aboneliğinizi güncelleyin.

İstenmeyen posta göndermiyoruz! Daha fazla bilgi için gizlilik politikamızı okuyun.

Bunları da beğenebilirsiniz...