Kavala Davasında Avrupa Konseyinin İhlal Süreci Sınavı

Osman Kavala’nın dört yıldır süren tutukluluğu Türkiye’yi kurucularından olduğu Avrupa Konseyi ile karşı karşıya getirdi. (Foto: Cumhuriyet)

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi 2 Şubat günkü toplantısında, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (AİHM) Osman Kavala için verdiği tahliye kararına uymadığı gerekçesiyle Türkiye aleyhine başlattığı “ihlal sürecini”, üyelik yaptırımları yolunda devam ettirme kararı aldı.
İhlal edildiği öne sürülen, Türkiye’nin de imzacısı olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesidir.
Ortada utanç duymamızı gerektiren üç durum var.

Birincisi: susturma davaları

İlk utanç kaynağı Osman Kavala’nın uydurma gerekçelerle dört yılı aşkın süredir tutuklu kalması ve bir davadan tahliye kararı çıktıkça, serbest bırakılmadan yeni bir dava açılmasıdır. AİHM, tıpkı önceki HDP eş-başkanı Selahattin Demirtaş davasında olduğu gibi bu zincirleme tutuklamaların susturma amaçlı olduğunu söylemiştir.
Demirtaş’ın tutukluluk gerekçesi kâğıt üzerinde Kobani olaylarında şiddeti teşvik, Kavala’nın tutukluluk gerekçesi 2013 Gezi protestoları yoluyla hükümeti devirmeye çalışmaktır. Oysa duyarlı kamuoyundaki yaygın kanı, her ikisinin de Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’yi mevcut başkanlık sistemine, tek adam rejimine dönüşeceği kaygısıyla karşı çıkmış olmalarıdır.
Gerek Erdoğan gerekse iktidardaki AK Parti’nin müttefiki MHP lideri Devlet Bahçeli neredeyse her duruşma öncesi Kavala ve Demirtaş’ın hapiste kalmaya devam etmesi yönünde çıkışlarla mahkemeleri siyasi baskı altına almaktadır. Davalar siyasi niteliktedir.

İkincisi: hukuku birden fazla düzeyde ihlal

Türkiye Kavala davası nedeniyle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini ihlal etmekle suçlanmaktadır. Ama AİHM kararına uymamakla ihlal ettiği suçlanabileceği tek metin, Türkiye’nin 1950’de kurucu üye olarak katıldığı Avrupa Konseyinin bu en temel hukuki metni değildir.
Türkiye, üstelik AK Parti iktidarı döneminde CHP’nin desteğiyle insan hak ve özgürlükleri söz konusu olduğunda AİHM kararlarının -diğer Konsey üyelerinde olduğu gibi milli mahkemelerin kararlarına üstünlüğünü Anayasanın 90’ıncı maddesine yazmıştır. Dolayısıyla AİHM kararlarına uyulmaması halinde Anayasa da ihlal edilmektedir.
Dolayısıyla insan hak ve özgürlükleri söz konusu olduğunda “Yabancılar bizim işimize ne karışıyor?” itirazı Anayasaya göre geçerli olmamaktadır. Türkiye de başka ülkelerdeki, örneğin Almanya’da, Yunanistan’da, Bulgaristan’da, Bosna’daki insan hakları ihlallerine haklı olarak karşı çıkmakta, bunun içişlerine müdahale olarak görülmemesini istemektedir.
AİHM kararlarına uyulmasını isteyen Anayasa Mahkemesi kararları da uygulanmamakta ve burada da hukuk ihlali söz konusu olmaktadır.

Üçüncüsü: yok hükmündedir söylemi

Dışişleri Bakanlığı, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi kararına sert tepki gösterdi. Yazılı açıklamada, Türkiye’nin 19 Ocak’ta Konsey’e Kavala’nın “tutukluluk durumunun halen devam eden başka bir yargı süreci nedeniyle olduğunun” izah edildiği söyleniyor. Oysa zaten ihlal iddiasının kaynağında da “tahliye etmemek için yeni davalar açıyorsunuz” suçlaması bulunuyor. Dışişleri bir anlamda, “Yeni dava açılıyor” suçlamasını tepkisine gerekçe yaparak doğrulamış oluyor.
Şimdi bugün AK Parti ve MHP sözcüleri çıkıp “Karar bizim için yok hükmündedir” beyanları verebilirler, her zaman yaptıkları üzere.
Peki, Avrupa kurumlarının Türkiye’de hak ihlallerine ilişkin kararlar “yok hükmündeyse” Cumhurbaşkanı neden hale bu kurumlara, özellikle Avrupa Birliğine (AB) üyelik kararlılığından söz edip duruyor.
“Yok hükmündedir” söylemi, gerçekten etkisini yitirmiş, içi boşalmış, miadı dolmuş bir söylem.
Bir de şu var. Erdoğan Türkiye’nin coğrafi konumu ve askeri gücünü kullanarak “Beni olduğum gibi kabule mecbursunuz” diyor. Diplomasi ayrı ama dış yatırımlar mecbur hissedeler mi acaba AİHM’nin hukuk ihlali var dediği Erdoğan Türkiye’sine gelmeye?

Nereden nereye?

Çok eskiye gitmeyelim
Bundan daha on yıl kadar önce, 2012-2012 arasında Avrupa Konseyi’nin parlamenterler meclisinin Başkanı bir Türk siyasetçi, şimdiki Dışişleri bakanı Mevlüt Çavuşoğlu idi. O zaman Erdoğan’ın gözünde Konsey bugünkü gibi miadını doldurmuş, yok hükmünde filan değil, fazlasıyla önemliydi.
Çavuşoğlu’nun da özel gayretleriyle Türkiye Konsey’in kadına şiddete karşı sözleşmesini İstanbul toplantısında imzaya açmayı kabul etmiş, 2011’de İstanbul Sözleşmesi olarak anılan metne ilk imzayı atan hükümet başkanı da dönemin Başbakanı Erdoğan olmuştu.
Erdoğan on yıl sonra, siyasi İslamcı tabanın oy şantajıyla İstanbul Sözleşmesinden çıktı. Umalım ki işler Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinden çıkmaya gitmesin.

Şimdiki sınav: tahliye edilir mi?

Konsey Bakanlar Komitesinin kararı, Kavala’nın tahliye edilmesi halinde AİHM kararlarının uygulanmış sayılacağı ve ihlal sürecinin durdurulacağı yönünde Kavala’nın avukatlarına göre.

Kavala 12 Şubat’taki duruşmada tahliye edilir mi?
Kavala efendi insan, Konsey kararından sonra zıtlaşmaya filan gitmeden şu kısa ve mutedil açıklamayı yayınladı:
• “AİHM’in derhal serbest bırakılmam gerektiğini belirten kararından ve Gezi davasının beraatle sonuçlanmasından sonra tutukluluğumu devam ettirmek için gerçekleştirilen yargı uygulamalarının tarafsız bir gözle incelenmesini önemli buluyorum. AİHM’in yapacağı değerlendirmenin ülkemizde insan hakları ile ilgili hukuk normlarının korunmasına katkı sağlayacağını umuyorum.”
Tekrar soruyorum: mahkeme Kavala’nın dediği üzere dava dosyasını “tarafsız bir gözle” inceleyerek “ülkemizde insan hakları ile hukuk normlarının korunmasına katkı sağlar” mı?
Erdoğan ekonomik ve siyasi zorlamayla mecbur kalıp mevcut çizgisini değiştirmedikçe kolay görünmüyor. Umarım yanılırım ve Kavala’nın tahliyesine sevinenlerden olurum.

close

Yeni yazılardan haberdar olun! Lütfen aboneliğinizi güncelleyin.

İstenmeyen posta göndermiyoruz! Daha fazla bilgi için gizlilik politikamızı okuyun.

Bunları da beğenebilirsiniz...