Prof. Dr. Utku Perktaş, Hacettepe Üniversitesi, Biyoloji Bölümü öğretim üyesi.
Güney Kore’de üniversiteler, zorbalığı artık “okulda kalmış bir mesele” saymaktan vazgeçiyor. Başarılı notlar, parlak sınav skorları tek başına yeterli değil; kampüse kimin girdiği, kampüste nasıl bir kültür kurulacağını da belirliyor. Bu, yalnızca gençleri cezalandıran bir hamle değil: üniversitenin, güvenlik ve etik iklim üretme sorumluluğunu yeniden hatırlatan sert bir uyarı. Türkiye’de ise zorbalık çoğu zaman yaşanıyor
Sanayi Devrimi’nden bu yana insanlık, jeolojik zaman boyunca yavaş yavaş birikmiş enerjiyi benzeri görülmemiş bir hızla serbest bırakıyor. Fosil yakıtlar, milyonlarca yılın basınç, sıcaklık ve zamanla yoğrulmuş enerji stoklarıydı; biz ise bu birikimi birkaç yüzyıla sığdırarak tüketiyoruz. Bu yalnızca bir enerji kullanımı meselesi değil, aynı zamanda”zamanın sıkıştırılması”ve doğanın taşıyabileceğinden daha hızlı bir enerji akışının dayatılması.
Üniversite, yalnızca bir diploma almak için gidilen bir “kurs” değildir; ortaöğretimin eksiklerini telafi etmekle yükümlü bir öğretim kurumu da değildir. Üniversite, bireyin zihinsel esnekliğini, eleştirel düşünme kapasitesini ve yaşam boyu öğrenme becerilerini geliştiren; aynı zamanda bilgi üretiminden sorumlu en yüksek akademik öğrenim alanıdır. Bu nedenle her bireyin üniversite mezunu olması gerektiği varsayımı, üniversite fikrinin kendisiyle
İnsan biyolojisi toplumların verdiği tepkilerle karşılaştırıldığında yavaş değişir. Bu nedenle Y kromozomunun seyri, bilimsel bir merak konusu olduğu kadar politik ve kültürel bir gerginlik hattına da dönüşüyor. Küçük bir genetik molekülden söz ediyoruz ama yüklenen anlam çok büyük: Erkekliğin biyolojik temeli, toplumsal konumunun gölgesinde tartışılıyor. Bedenle ilgili bir mesele, kaçınılmaz biçimde kimlik ve iktidar tartışmalarını
Avrupa’nın kuraklık haritası artık yalnızca meteoroloji raporlarında değil, uyduların yerçekimi ölçümlerinde de görünür durumda. Yirmi yılı aşan veriler, özellikle Güney ve Orta Avrupa’da yeraltı ve yüzey su kaynaklarının sistematik biçimde azaldığını; buna karşılık kuzey ve kuzeybatının görece dirençli kaldığını gösteriyor. Bu tablo, kıtanın daha önce “iklimsel güven bölgesi” olarak görülen kesimlerinde bile kırılganlığın hızla arttığının
Bilimin görünmeyen yüzlerinden biri zorbalığın sessizliği; bugün farklı biçimlerde karşımıza çıkan, görünür olmaya çalışan yüzü ise eşitlik arayışı. Bazen bir film, yıllarca duyduğunuz ama bir türlü adını koyamadığınız şeyleri yeniden duymanızı sağlar. Benim için “Picture a Scientist” tam olarak böyle bir filmdi. Bilimin, özellikle de akademinin içinden gelen biri olarak, bu belgesel içerikli filmde anlatılan
Doğada dişiler, kuşlarda erkekler, insanlarda ise kadınlar… Yaşam süresi farklarının ardındaki evrimsel ipuçları var. Peki neden? Kadınların erkeklerden daha uzun yaşadığı artık herkesin bildiği bir gerçek. Dünya genelinde ortalama yaşam süresi kadınlarda 74, erkeklerde 68 yıl civarında. Bu farkın nedeni genellikle toplumsal koşullara, stres düzeyine ya da sağlık alışkanlıklarına bağlanıyor. Fakat son yıllarda yapılan kapsamlı
Gezegenin krizlerle çalkalandığı bir dönemde korumayla bilimsel anlamda ilgilenmek ne anlama gelir? Belki de bu sorunun cevabını bir isimde aramalıyız: Jane Goodall. Çünkü o, bilimin soğuk verilerini hayatın sıcak nabzıyla buluşturdu; insan ve doğa arasında köprüler kurdu. Çocukluğunda bir tavuk kümesinde başlayan merakını, ormanların kalbine taşıdı. Ve orada sadece şempanzeleri değil, insanlığın kendi aynasını da
Ayvalık kıyılarında yapılan yeni bir arkeolojik keşif, insanlığın Avrupa’ya uzanan yolunu yeniden düşünmemizi sağlıyor. Bölgede farklı noktalardan toplanan 138 taş alet, Anadolu’nun yalnızca bir köprü değil, bizzat geçişin yaşandığı bir sahne olduğunu hatırlatıyor. The Journal of Island and Coastal Archaeology, yayımlanan bir araştırma, Ayvalık ve çevresinin de bu büyük yürüyüşün bir parçası olabileceğini ortaya koyuyor. Ankara
Bugün dünyanın farklı coğrafyalarında otoriter rejimler, geçmişin tortularını yeniden üretiyor. Gençler, üniversiteler, toplumun geniş kesimleri umutla korku arasında sıkışmış durumda. İşte tam böyle bir dönemde, 1970’lerin Arjantin’inde bir öğretmenin ve bir penguenin hikâyesi, tarihin kirli yüzüyle nasıl yüzleşebileceğimizi ve yarına nasıl umut taşıyabileceğimizi hatırlatıyor. Bir Enkazdan Umuda Onu ilk kez gördüğümüzde bir enkaz gibidir: denizden









