Türkiye ve Rusya’nın 8 Ocak’ta yaptığı, 12 Ocak’ta ateşkes çağrısına son olarak Libya’nın Doğu ve batı komşuları Mısır ve Cezayir’in de destek vermesiyle Doğu Akdeniz’de savaş ihtimali yerini yerini Almanya’da yapılacak barış görüşmelerine bırakıyor. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın riskli asker gönderme tehdidinin taşları yerinden oynatarak uzlaşma sonucu çıkmasında önemli payı olduğu görülürken Libya sahasında kazananlar ve kaybedenler tablosu da netleşmeye başladı. Kazanan-kaybeden görünümü önce üç saptama yapmak gerekiyor.

1 – Erdoğan’ın Libya’nın BM tarafından tanınan hükümetinin başı Feyiz El-Serrac ile 27 Kasım’da imzaladığı denizcilik anlaşmasından önce başkent Trablus‘un Halife Hafter liderliğindeki isyancıların eline geçmesi gün meselesiydi. 14 Aralık güvenlik anlaşması ve 2 Ocak’ta Meclis’ten geçen asker gönderme kararıyla dengeler değişti, Trablus devrilmekten kurtulan hükümetin kontrolünde kaldı.

2 – Tıpkı Suriye’de olduğu gibi, Türkiye’nin desteklediği güçlerin karşısında Rusya’nın desteklediği güçler vardı. Farkı, Suriye’de Rusya’nın BM tarafından tanınan Beşar Esad hükümetinin arkasındayken, Türkiye’nin isyancı güçleri destekliyor olmasındaydı. Ancak her iki durumda da -barış diyemesek dahi- çatışmasızlık Türkiye ve Rusya’nın anlaşmasıyla sağlandı.

3 – Suriye’den sonra Libya ateşkesinde de başroller Putin ve Erdoğan arasında paylaşıldı. Libya konusunda ABD ve Almanya’nın ikincil rolleri önemliydi. Üst düzey bir ABD heyeti Putin-Erdoğan çağrısından bir gün sonra, 9 Ocak’ta İtalya’nın başkenti Roma’da çağrıyı reddeden Hafter ve Serrac hükümetinin İçişleri Bakanı Fethi Başağa ile ayrı ayrı görüşerek ateşkesi destekledi. Hafter, 11 Ocak’ta, Alman Şansölyesi Merkel’in Moskova’da Putin ile görüşmesini izleyen saatlerde, zamanın bitmesine az süre kala ateşkesi kabul ettiğini açıkladı.

Bundan bir kaç saat önce, Rusya ile Türkiye,Suriye’de hükümet birlikleriyle isyancılar arasındaki İdlib ateşkesinin de Libya ile aynı anda, 11’i 12’ye bağlayan gece yarısı başlayacağını ilan etmişlerdi.

Rusya, Ortadoğu’dan sonra Akdeniz’de

Moskova, Sovyetler Birliğinin 1992’de dağılmasıyla Orta Doğu ve Akdeniz’deki etkisini yitirmişti. Son darbe, 2011’de Libya’da NATO müdahalesinin önünü açan BM kararı olmuştu. Putin, zamanın ABD Başkanı Barack Obama’nın sözünde durmayıp kendisini kaldırdığına inandı ve bunu hiç unutmadı. Bu yüzden aynı sıralarda tırmanmaya başlayan Suriye iç savaşında ABD müdahalesine izin vermedi. (2011’in ilk yarısında Erdoğan hala Esad’ı Müslüman Kardeşleri hükümetine almaya ikna edebileceğini düşünüyor, ABD’nin Suriye’ye müdahale isteğini bekletiyordu. Ahmet Davutoğlu’nun Esad ile uzun Ağustos toplantısı ardından roller değişti, ama vakit geçmiş, Putin frene basmıştı.)

Putin, iki kurmayı, Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ve Savunma Bakanı Sergey Şoygu ile birlikte Rus dış politikasında köklü değişikliğe gitti. Soğuk Savaş sırasında statükoyu korumak isteyen taraf ABD ve müttefikleri (o arada Türkiye) ve istikrarsızlık isteyen taraf Sovyetler iken, 2010’larda statükoyu bozmak isteyen taraf Washington olunca, Moskova statükocu tarafa geçti. Türkiye burada kilit rol oynadı. Arap Baharında sırasında Müslüman Kardeşlerin yükselişiyle heyecanlanan Ankara’nın ayakları 2015’te Rus uçağının düşürülmesi ve 2016’da askeri darbe girişimiyle suya erdi. 2014’ten itibaren ABD’nin Suriye’de IŞİD’e karşı PKK/PYD’yi desteklemesi ile zaten rahatsızlık başlamıştı. 2016’dan itibaren Türkiye, ABD’ye rağmen bölgesel dengenin değişmemesi yönünde tutum aldı. Aslında Başlarda ABD Başkanı Donald Trump ve NATO üyelerinin çoğu da bu görüşteydi. Trump’ın değişikliği, İran karşıtlığında birleşen İsrail ve Suudi Arabistan’ın ısrarıyla birlikte Amerikan savaş sanayii oldu.

Rusya, Suriye kriziyle Orta Doğu’ya, Libya kriziyle Akdeniz’e döndü. Hem de NATO üyesi Türkiye ile işbirliği yoluyla…

Kazananlar-kaybedenler

Libya sahnesinde kazananların başında Rusya ve Putin geliyor, stratejik düzeyde Moskova küresel oyuna ABD’nin güçlü olduğu Avrupa-Orta Doğu coğrafyasında, üstelik oyun kurucu olarak döndü. (Sırada Basra Körfezi olabilir, hazır ABD İran’la çatışma eşliğine gelmişken, Rusya’nın hem İran, hem SuudiArabistan’la iyi ilişkiler içinde olduğu unutulmamalı.)

Türkiye ve Erdoğan, riski yüksek bir hamle ile Libya oyunundan galip çıktı. Asker gönderme tehdidi işe yaradı. Hem asker gitmedi, hem Libya’da destek olunan tarafından yenilenmesi sağlandı, ateşkes ilan edildi ve Berlin’de kurulacak Libya masasındaki yer sağlamlaştı. Trablus ateşkesi ile birlikte sağlanan İdlib ateşkesi, Türkiye’ye Suriye zararının neresinden dönülse kardır çıkışını sağlayabilir. Dahası, Akdeniz’den Kıbrıs yoluyla dışlanma girişimleri bertaraf edilmiş oldu. AB Konseyi Başkanı Charles Michel’in Libya vesilesiyle Türkiye’ye gelip Erdoğan ile görüştüğünü kayda geçmek lazım; göçmenler sorunu sadece bir Türk-Alman sorunu olmaktan çıkıyor.

Almanya ve Merkel kazananlar arasında. Geçen Eylül ayında attığı Libya barışı için Berlin Süreci adımı, Türk-Rus ateşkes çağrısı sayesinde zemin kazandı. Alman diplomasisi bu süreci tamamlamak için elinden geleni yaparak, bölgedeki rakiplerine karşı güç kazanmaya çalışacaktır; buna Avrupa Birliğindeki ortağı Fransa dahildir.

İtalya’nın son anda ABD ile ortak tutumla ateşkese destek vermesine karşın Fransa ve Emmanuel Macron bu defa kaybedenler safında görülüyor. Erdoğan ve Putin’in ateşkes çağrısı yaptığı 8 Ocak günü Fransa’nın Kahire’de Mısır, Yunanistan ve Kıbrıs Rum Hükümetiyle birlikte Türkiye ve Libya arasındaki anlaşmaları “yok hükmünde” ilan ettiği unutulmamalı. Şimdi, Mısır’ın da ateşkesi desteklediği gözönünden alındığında, Fransa’nın AB’nin lokomotif güçlerinden biri olarak, en azından kağıt üzerinde desteklemesi zorunlu görülüyor.

Mısır’da Abdülfettah Sisi kaybetti, ama Mısır kaybetmiş sayılmaz. Birincisi, Libya ile Türkiye’nin imzaladığı denizcilik anlaşmasına göre, Mısır’ın Akdeniz’deki sahası ve ekonomik-siyasi hakları da genişlemiş oluyor. Libya barışı sağlanırsa, yeni Libya hükümetinin mevcut anlaşmayı çöpe atmayacağı gibi, Mısır hükümetinin de benimsemesi ihtimali yüksek. Ayrıca Akdeniz’deki gaz kaynakları bakımından son aramalardan en karlı çıkan ülke Mısır oldu; yani Avrupa’ya ihraç için Kıbrıs ve İsrail gazıyla birleştirmeye, Yunanistan’la işbirliğine mecbur olmaktan çıkıyor.

Yunan ve Kıbrıs Rum hükümetleri net kayıpta görünüyor. Önce gaz ve petrol aramalarıyla (Alex’in Tsipras döneminde) Batı’dan Türkiye’ye karşı aradığı sertlikte desteği bulamamış olan Atina, şimdi (Kiriakos Mitsotakis döneminde) de mevcut desteğini kaybedebilir. AB Konseyi Başkanı Michel’in Türkiye ziyareti, Yunanistan ve Kıbrıs Rum hükümetinin Doğu Akdeniz’deki zemin kaybının bir başka göstergesi oldu.

İsrail’de Binyamin Netanyahu’nun Akdeniz planları tutmadı, kaybetti ama İsrail kaybetmiş sayılmaz. İsrail hala kendi gazını Avrupa’ya en kasa ve ucuz yoldan nakletmesin Türkiye üzerinden olduğunu biliyor. Bunun yolu da Türkiye ile uzlaşmaktan geçiyor,

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ve MİT Başkanı Hakan Fidan’ın bu gelişmeler ardından Moskova temasları dikkatle gözlenmeli. Serrac da orada. Ne zaman Ruslarla bu düzeyde görüşmeler olsa, mutlaka bölgede yeni gelişmeler oldu şimdiye kadar.

(*) 13 Ocak saat 12.16’da güncellendi.

Comments

  1. Üstadım, yazınızda çok fazla yazım hatası var. Okuyanı yoruyor. Bu yorumu yayınlamayın, ama yazıyı redakte edin bence.
    Saygılar

  2. Sayın Yetkin kazanan ve kaybedenleri biraz erken deklare ettiniz belki de – Hafter barışkesi imzalamadan Moskova’dan ayrıldı.

Bir Cevap Yazın