Rusya’nın savaşı Türkiye’nin diplomasi özerkliğinin sonu mu?

Şimdi hemen herkes bu savaşın planlanamayan sonucunun Transatlantik ittifakındaki çatlakların giderilmesi olduğunda uzlaşıyor. Bu durumda asıl soru saflar sıklaşırken Türkiye gibi aktörlerin elde ettikleri özerkliği koruyup koruyamayacağı.

Rusya tarih ders kitapları Rusya’nın 19.yy’da büyük devlet siyaseti izleme politikasının temel açmazını Batı ve Doğu arasında sıkışıp kalmak olarak görür. Bir yanda temelde güçlü bir Rusya’nın ortaya çıkmasını engellemeyi en büyük hedef haline getirmiş olan İngiliz ve Fransız devletlerinin liderliğindeki Batılı blok vardır. Öte yanda giderek zayıflıyor olsa da Rus İmparatorluğu’nun geleneksel dış politika hedeflerini gerçekleştirmek için sürekli çatışmak zorunda kaldığı Osmanlı İmparatorluğu durmaktadır.

Batılı devletler neredeyse bir kuklaya çevirdikleri Osmanlı İmparatorluğu’nu zaman zaman Rusya’ya karşı desteklemektedir ama zaman zaman da Rusya ile birleşip Osmanlı’ya karşı savaşmaktadır. Putin döneminde Çarlık Rusya’sından Rusya Federasyonu’na Rusya’nın dış politikasını belirleyen temel faktörün “süper güç” olduğunu vurgulayacak şekilde yeniden yazılan bu tarih kitaplarının mesajı nettir: güçler dengesi sisteminde Osmanlı ve Rusya birbirine karşı koz olarak kullanılmıştır. Bu iki ülkenin birbiri ile savaşması en çok Batı’nın işine gelmiş, bu çatışmadan karlı çıkan sadece Batı olmuştur. Rusya’nın asıl ötekisi, gerçek düşmanı her zaman Batılı devletlerdir, Osmanlı ise bu devletlerin elinde bir maşadır.

Ortak kaygılar

2015 yılında kopma noktasına gelen Rusya-Türkiye ilişkileri her iki devletin siyasal seçkinlerinin Batı karşısında hissettikleri güvensizlik üzerinden 2016 sonrasında yeniden şekillendi. 2000’li yılların başlarında Batı ile ilişkilerinde bir altın çağ yaşayan iki devlette ikinci on yıla bambaşka bir ruh hali ile giriyordu.

Bir tarafta Arap isyanları sonrası çatışmacı hale gelen yakın çevrelerinde her iki devlette kendi temel güvenlik kaygılarını ateşleyen gelişmelere tanıklık ediyorlardı. Türkiye için bu mülteci akını ve Suriye devletinin çökmesi ile Kürt sorunun ulus ötesi dinamiğinin belirginleşmesiydi. Rusya için ise en kaygı verici gelişme kendi iç istikrarını da tehdit eden cihatçı sorununun kontrol edilemez boyutlara varmasıydı.

Türkiye kendi kaygılarını gidermede Batılı müttefiklerinden yeterince destek alamadığını, hatta Kürt sorunu söz konusu olduğunda müttefiklerinin kendi ulusal güvenliğini tehlikeye atar tarzda iş birliklerine gittiği düşünüyordu. Rusya ise en otoriter devletin bile devletsizlikten iyi olduğunu ve bölgesel istikrarın ancak müttefiki olan Beşar Esad’ı destekleyerek sağlanabileceğini varsayıyordu. Rus siyasal seçkinlerine göre Batılı devletler demokrasiyi devletsizliğin önüne koyarak büyük bir hata yapmakta ve bölgedeki istikrarsızlığı körüklemekteydiler.

Evi camdan olan komşusuna taş atmaz”

Tarihsel olarak güvenlik kültürleri “camdan bir ülkede” yaşamak üzerinden şekillenen Türkiye ve Rusya’nın dış politikaları büyük oranda güçlü bir tehdit algısı üzerinden şekilleniyordu. Her iki ülkede tarihsel olarak dış güçlerin kendilerine yönelik istikrarsızlaştırıcı politikalar güttüklerini, ülkelerini ya parçalamaya ya da güçsüz bıraktıracak şekilde çevrelemeye çalıştığına dair güçlü tarihsel hafızalara sahiptiler. Bu güçlü hafıza Irak, Libya, Suriye gibi bölgesel gelişmelerle yeniden tetikleniyordu.

Öte yandan bu ürkütücü gelişmeler başka bir tarihsel hafızayı daha tetikliyordu. Nitekim her iki ülkenin de tarihsel hafızası sadece savunmacı motifler içermiyordu. Her iki devlet de emperyal tarihlerine atıfta bulunarak özel güçler olduklarına inanmaktaydılar. Fırsatlar ortaya çıktığında güçlerini ve etki alanlarını arttırmak istiyorlardı. Her ikisi de küresel olarak Batı sonrası dünyaya geçildiğini ve buna mukabil Batı’nın bölgesel düzen sağlayıcı rolünün sona erdiğini düşünüyorlardı.

Güçlü lider modeli

İki ülkeyi yakınlaştıran bu yapısal, kültürel ve jeopolitik nedenlere iki ülkenin karar alma süreçlerindeki benzerliğin yarattığı güven duygusu eşlik ediyordu. Nitekim her iki ülkenin lideri de birbirlerine masada verdikleri sözlerin parlamentolarda ya da bakanlıklarda revizyona uğramayacağını biliyorlardı. Üstelik her iki lider de temel meşruiyet zeminlerini söz üzerinden kuruyorlardı. Sözünün eri olmak her iki ülkenin liderlik kültürü için vazgeçilmezdi.

Türkiye-Rusya yakınlaşması çok kısa zamanda iki ülkenin ortak mahallelerinde bozulan düzeni yeniden tesis eden bir ilişkiye dönüştü. Kapsamlı bir kurumsallaşma içermediği halde, hatta belki de tam da bir kurumsallaşma içermediği için, işledi. Her iki tarafta belirlenmiş kurallar, güçlü bürokrasiler üzerinden işleyen katı ittifak sistemlerinin bugünün hızlı çözüm gerektiren çatışmalarının dünyasına uygun olmadığını düşünüyordu. Hatta Rus siyasal yapıcıları zaman zaman Türkiye ile ilişkilerini 21.yy’ın devletler arası ilişkilerine model olabilecek örnek bir ilişki olarak tanımlamaktan çekinmedi.

Gerilimli Yakınlık

Bu yakınlık içerisinde pek çok gerilimi ve potansiyel çatışma alanını da barındırıyordu elbette. Bir yandan Türkiye NATO üyeliğinin sınırlarını oldukça zorlayarak Rusya’dan S400 silah sistemlerini satın alıyor ve yaptırımlara maruz kalıyordu. Ama öte yandan Rusya’nın bütün itirazlarına ve kaş kaldırmalarına rağmen Ukrayna ile askeri ve ekonomik antlaşmalar yapıyor ve bugün Ukrayna savaşının gidişini etkileyen SİHA’lar ile Ukrayna ordusunu donatıyordu.

Azerbaycan-Ermenistan savaşında hemen herkes iki ülkenin farklı tutum alacağını ve yeniden çatışmacı bir modele döneceklerini beklerken, tam tersi oluyor ve iki ülkenin arabuluculuğu ile sorun çözülüyordu. Suriye’de İdlib sorununu her daim masaya getiren ve Türkiye’yi yükümlüklerine uymamakla suçlayan Rusya, Türkiye’nin İdlib’i sahada kendisine karşı koz olarak tuttuğunu ve bu ilişkinin güven vermediğini söylese de Astana sürecinden vazgeçmiyordu.

Türkiye bir yandan Suriye gibi etki alanının azaldığı bölgelerde varlığını Rusya ile kurduğu ilişki üzerinden güçlendiriyor ve bu açıdan Amerikan gücünü Rusya ile ortaklık üzerinden dengeliyordu. Ama öte yandan Karadeniz gibi Rusya’nın nüfuz alanını her gün daha da genişlettiği bölgelerde NATO üyeliği üzerinden Rusya’yı dengeliyordu. Üstelik bu gerilimlerle dolu dengeleme siyasetine ne Batı’dan ne de Rusya’dan ciddi bir itiraz yükselmiyordu. Bilakis bu siyaset dönemin ruhuna uygun görülüyordu. Herkes herkesi dengeliyordu.

Yeni Bir Dönem mi?

Rusya’nın Ukrayna’yı işgali ilişkilerde yeni bir dönemi açmış gözüküyor. Türkiye hem Rusya hem de Ukrayna ile olan ve karşılıklı iş yapmaya dayanan güçlü bağlarını kullanarak iki ülke arasında arabulucu rolünü oynamaya çalışıyor.

Türkiye bu savaşın devam etmesinin kendisi için büyük kayıplar yaratacağını farkında. Rusya’nın odağının Ukrayna’ya kaymasının Suriye’de oluşan dengeyi zora sokacağını biliyor. Karadeniz’in bir savaş alanı haline dönmesinin ne kısa ne uzun dönemde çıkarına olmayacağının hesabını yapabiliyor. Üstelik yaptırımlara doğrudan katılmasa bile sistemik düzeyde işleyen ekonomik yaptırımların ve savaş durumunun zaten zorda olan ekonomisine büyük bir maliyet getireceği de açık.

Bütün bunlardan daha önemlisi bu çatışma yeniden şekillenen Avrupa güvenlik mimarisi nedeniyle Türkiye’yi son on yılıdır sahip olduğu özerk olarak davranan bir aktör olabilme halinden hızla uzaklaştırma potansiyeline sahip.

Türkiye özerk diplomasiyi sürdürebilir mi?

Ama bu potansiyel gerçekleşirse Türkiye’nin yürüttüğü denge siyaseti ile kendine açtığı alanlar birer birer kapanacak.

Türkiye Rusya ile ilişiklilerini bir fanusta inşa etmedi. Bu denge siyaseti Transatlantik ittifakındaki çatlakların kendine özgü bir parçası, onun belki de aynadaki bir suretiydi. Macron’un “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti” diye tarif ettiği bir dönemin doğrudan sonucuydu. Üstelik bu dönemde Almanya ve Fransa gibi aktörlerin Rusya’yı Avrupa güvenlik şemsiyesine dahil etme arzusu ABD’den farklılaşıyordu. Bu çatlaklar ve bölgesel çatışmalara bir düzen kurucu olarak dahil olma konusundaki isteksizlik (ya da beceriksizlik) Türkiye gibi bölgesel aktörlere büyük bir özerklik alanı açtı.

Şimdi hemen herkes bu savaşın planlanamayan sonucunun bu çatlakların giderilmesi olduğunda uzlaşıyor. Bu durumda asıl soru saflar sıklaşırken Türkiye gibi aktörlerin elde ettikleri özerkliği koruyup koruyamayacağı. Hem Rusya hem de Ukrayna ile konuşabilen bir aktör olmak Türkiye’ye bu sorunun cevaplanmasının bir süre ertelenmesi konusunda bir fırsat sağlamış gibi gözüküyor. Ama bu soru eninde sonunda cevaplanmak zorunda kalacak.

close

Yeni yazılardan haberdar olun! Lütfen aboneliğinizi güncelleyin.

İstenmeyen posta göndermiyoruz! Daha fazla bilgi için gizlilik politikamızı okuyun.

Bunları da beğenebilirsiniz...