Gece gündüz Türkiye Müzik sanat kitap yemek sinema: Müzik ve sanat festivallerinden kitaplara, arkeolojiden yemek kültürüne, sinemadan sokaklara dek Türkiye’nin zenginliklerine dair yazılar.
Bir önceki yazımda biyoçeşitliliğin ne olduğuna değinmiştim. Şimdi ise biyoçeşitlilik, yani dünyadaki yaşam biçimlerinin çeşitliliğindeki kayıplarının hayatımız için ne kadar kötü olabileceğinden bahsedeceğim. Bugün yaşadığımız gezegende insanın yarattığı sorunlar şüphesiz küresel boyutta ve her geçen gün artıyor. Bu konuda üç maymunu oynar gibiyiz; ne görüyoruz, ne duyuyoruz, ne de yeterli ölçüde konuşuyoruz. Sulama için çok
Salgın karşısındaki halimiz büyük üstad Alfred Hitchcock’un “Kuşlar” filminin son sahnesindeki gibi. Anlaşılamayan bir nedenle bir kasabada sayıları giderek artan ve saldırganlaşan kuşlar, sürüler halinde insanlara doğrudan saldırarak, ya da insanların bazı tedbirsizliklerini kullanıp, örneğin kasabanın ortasındaki benzin deposunda yangın çıkararak kasabayı cehenneme çevirmektedir. Bir ara görece bir yatışmayı fırsat bilip, her şeyi geride bırakarak
Bu yılın başından itibaren yaşadığımız Kovid-19 salgını nedeniyle çevremize olan duyarlılığımız arttı. Artık doğaya farklı bir gözle bakar olduk. Çoğumuz çevremizdeki canlıları farklı bir şekilde duyar ve gözlemler olduk. Esasında her birimiz yaşadığımız gezegeni paylaştığımız diğer türlere saygılı olmamız gerektiğinin farkına vardık. Bu dönemde dünya nefes aldı, somut veriler gördük, Diğer kavramların yanında biyoçeşitlilik diye
Üç ayı aşkın bir zamandır Korona ile yattık, Korona ile kalktık. Mart, Nisan aylarını akşamları gösterilen yeşil slaytlardaki sayılara kilitlenmiş bir şekilde geçirdik. Hepimiz, çarpma, bölme, yüzde alma, R katsayısı hesaplama uzmanı olduk. En kötüsünden, “İtalya gibi olmaktan” korkuyorduk. Birçok insan kaybettik, aramızdan bazıları çok kötü hasta oldu, hastaneye, hatta yoğun bakıma yatıp çıkanlar oldu,
Bir önceki yazımda Covid’in sihirli bir ayna gibi medeniyetimizin bütün zaaflarını bize gösterdiğini, sorunlarımızı üstelik büyüterek, ya da hızlandırılmış bir film gibi yüzümüze çarptığını söylemiş, dünyadan çok çarpıcı bulduğum örnekler vermiş, Covid aynasının bir köşesinde de Türkiye’den yansımalar olmalı, onlara daha yakından bakmak gerek demiştim.O yazıyı yazdığımdan bu yana hatta daha öncesinden başlayarak aynadaki Türkiye
Mart başlarıydı. Koronavirüs Covid-19 dünyadaki meşhurların hepsine bulaşmış gibiydi. İngiltere’de Prens Charles, İran’da Meclis Başkanı Ali Laricani, Hollywood’dan Tom Hanks, Türkiye’den nam-ı diğer İmparator, Fatih Terim. Liste uzayıp gidiyordu. Sosyal medyada hemen üzüntülerle birlikte “bu virüs zengin, fakir hepimiz için tehlikeli, hepimize eşit davranıyor” mesajları dolaştı. Öyle miydi gerçekten? Virüsün kimsenin banka hesabını, ya da
Hafta sonu yeniden sokağa çıkma yasağı ilan edilip sonra Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın kararıyla kaldırılması yeniden kafaları karıştırsa da Türkiye’nin Covid-19 ile üç aylık mücadelesinde korkulanın başa gelmediği, görece bir başarı sağlandığını söylemek mümkün. Çok kısıtlayıcı tedbirlere gidilmemesine rağmen, yaklaşık bir aylık bir sürede vaka sayısında zirveye ulaşılması, bu görece başarının altına yatan sebepleri araştırma ihtiyacını
Herkes sosyal medya hesaplarından canlı yayında. Bütün kurumlardan arşivlerini dijital platformda erişime açması bekleniyor. Kültür-sanat içeriklerinin bu “sıkıntılı” günlerde “kurtarıcı” olacağı konusunda herkes hemfikir… İyi ama, bu işin hukuk boyutunu biliyor muyuz? Örneğin o eserlerin üreticilerinden, onların telif haklarından, fikri mülkiyet haklarından konuşuyor muyuz? Bu konuyu düşünürken, aklıma karantina günlerinden kısa süre önce hukukçu ve
Şu anda tüm dünyanın gözü ABD’deki gösterilerde ve Covid salgının seyrinde ama Hong Kong aylardır her hafta sonu, benzer görüntülere ev sahipliği yapıyor. Üstelik Çin merkezi idaresi gibi insan haklarını hiç dikkate almayan bir yönetim ve onun polis gücü, yüz tanıma ve fişleme programlarına karşı, cep telefonları, maskeleri, sprey boyaları ve şemsiyeleri haricinde hiçbir ekipmanları









