Türkiye Ankara İçişleri Siyaset Kulisleri Haber ve Yorumlar

Anayasa Mahkemesi “Türkiye’de hâlâ yargıçlar var” dedirtti ama Beştepe bulutlu

Anayasa Mahkemesi’nin 26 Temmuz’da “Barış Akademisyenleri Davasında” imzacıların ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine ve devletin 10 bireysel başvurucuya 9’ar bin lira tazminat ödemesi gerektiğine karar verdi. Gelen sert tepkiler üzerine de 30 Temmuz’da bir basın duyurusuyla kararın gerekçesini açıkladı.
Gerekçeler kısmında hemen dikkat çeken birkaç ifade bulunuyordu:
• Anayasa Mahkemesi terörden kırık yıldır çekmiş bir toplumda güvenlik güçlerinin “katliam, kıyım ve işkence” ile suçlanmasına katılmıyordu.
• Bununla birlikte, “Anayasa Mahkemesinin hiçbir şekilde içeriğine katılmadığı sözler de ifade özgürlüğü kapsamında kalabilirdi”.
• İmzacıların dilekçesi, “Kanuna aykırı eylem yapmaya teşvik anlamına gelmiyordu”.
Bu duyuruyla aynı sıralarda Balıkesir Adliyesinde ilk duruşması yapılan imzacılardan matematikçi Tuna Altınel mahkemece (denetimli serbestlik ön görülmeden) tahliye edildi. Bu tahliyeyi AYM kararının ilk dolaylı sonucu saymak mümkün. Şimdi, başta bireysel başvuruları kabul edilen 10 öğretim üyesi olmak üzere diğer imzacıların kendilerini mahkûm eden mahkemelerde davalarının yeniden görülmesine çevrildi gözler.
Anayasa Mahkemesi kararlarını, beğenseler de beğenmeseler de uygulamak zorunda olan üniversite rektörlerinin, bazılarının tek derdi kendilerince Beştepe’nin gözüne girmek olan hukukçu, gazete ve TV yorumcularının, karşı bildiri yayınlayarak meslektaşlarının hapiste kalmasını isteyen öğretim üyelerinin tavrını ciddiye almak mümkün değil; yarın unutulacaklardır.
Ancak AYM’nin önce kararı, sonra kararının arkasında durması, kolay unutulacak bir dönüm noktası değil. Birkaç açıdan değil:
1- Karar 8-8 oylama ile alınmış ama Başkan Zühtü Arslan’ın eşitlik durumunda çift oy sayılan kanısı ifade özgürlüğünden yana olduğu için bu karar çıkmış. Bu durum, üyelerin son 17 yıldır AK Parti döneminde atandığı AYM bünyesinde ifade özgürlüğü konusunda ciddi bir fikir ayrılığının, tartışma ortamının bulunduğunu gösteriyor.
2- Bu olumlu. Aslında daha bir gün önce, 25 Temmuz’da yeni üye Selahaddin Menteş’in üyelik töreninde konuşan Arslan, Cumhurbaşkanı ve milletvekillerinin “temel hak ve hürriyetlerin korunması ülküsünden ayrılmayacaklarına dair yemin ettiklerini” hatırlatmıştı.
3- AYM’nin bu kararı, uzunca bir süredir AK Parti hükümeti doğrultusunda siyasallaştığı suçlamalarına maruz kalan yargı kademelerinde bir rahatlamaya yol açabilir. Çoğu yargıcın göz kenarıyla hep iktidarın ne tepki vereceğine baktığı ortamda, AYM kararı, yargı bağımsızlığının gelişmesi, alınan kararların “temek hak ve hürriyetler” alanının genişletilmesinden yana cesaretlendirici bir dönüm noktası sayılabilir.
4- Bu cesaretlendirme etki alanına Osman Kavala’dan Selahattin Demirtaş’a, Cumhuriyet çalışanlarından Ahmet Altan ve Nazlı Ilıcak’a dek pek çok isim aleyhindeki davaları alabilir. Bu Türkiye’nin dışarıda, özellikle Avrupa Birliği ölçüleriyle kötü durumda olan itibarını düzeltecek, ülkedeki demokrasinin kalitesini biraz olsun artıracak, ancak diğer yandan muhalefetin de kendisini daha rahat ifade etmesine yol açabilecektir.
5- Dolayısıyla, “Türkiye’de hâlâ yargıçlar var” dedirten bu AYM kararı ve sonrasındaki duruşunun Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Abdülhamit Gül yönetimindeki Adalet Bakanlığı bürokrasisi, Bakan ve yardımcısının yönetimindeki Hâkimler ve Savcılar Kurulu tarafından nasıl karşılanacağı dikkatle izlenmeli. Ne de olsa, bir yandan yerel seçim yenilgisi, bir yandan AK Parti bünyesinde baş gösteren yeni parti oluşumları, diğer yandan ABD ile Rus S-400 füzeleri gibi dış ve ekonomik durgunluk gibi iç sorunların baskısı altındaki Erdoğan, iplerin o kadar gevşemesinden hoşlanmayabilir.
Neticede, gayet kısıtlı da olsa Avrupa Birliği kapılarını da gözeten bir yargı reformunun dahi Meclis tatili sonrasına ertelendiği bir ortamdayız. Yargı reformunun çıkıp çıkmayacağının ve çıkarsa nasıl çıkacağının önemi mevcut koşullarda, özellikle AYM kararı ardından daha da artıyor.
Her halükarda, AYM kararı ve ardından sergilediği duruş bir dönüm noktası olarak nitelenmeyi hak ediyor.
Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemini daha da güçlendirmek üzere çalışma başlattığı mevcut süreçte bu dönüm noktasının özgürlüklerin ve demokratik kalitenin gelişmesinden yana olup olmayacağını ise zaman gösterecek.

Türkiye Ankara İçişleri Siyaset Kulisleri Haber ve Yorumlar

Hayal görmeyin, Erdoğan Cumhurbaşkanlığı sistemini daha da güçlendirme hazırlığında

Son haftalarda Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin yumuşatılabileceği yolunda iddia ve yorumlar artmaya başladı.
Bu iddia ve yorumlara yol açan bir kaç neden var:
1- Yerel seçimlerde muhalefetin başarısı… Özellikle İstanbul’da Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın ısrarıyla gidilen seçim tekrarından CHP adayı Ekrem İmamoğlu’nun farklı galibiyetle çıkması, bunun getirdiği itibar erozyonu;
2- Yerel seçimlerden önce başlayan, ama AK Parti’nin seçim yenilgisiyle parti bünyesindeki hareketlenme… Ali Babacan’ın, Abdullah Gül’ün de desteklediği ayrı oluşum amaçlı istifası ve Ahmet Davutoğlu’nun sert çıkışlarının ortaya çıkardığı fay hatları;
3- Erdoğan ve AK Parti’nin, yüzde 50 artı 1 oy zorunluluğu nedeniyle, iktidarda kalmak için MHP lideri Devlet Bahçeli’ye bağımlı hale geldiği, idare, yargı ve güvenlik atamalarında koalisyon ortağı gibi davranmasının AK Parti bünyesinde yol açtığı rahatsızlık;
4- Belli bir seviyenin üzerindeki bütün atamaların doğrudan cumhurbaşkanı tarafından yapılıyor olması ve bakan yardımcılıklarının kaldırılan müsteşarlık sisteminin yerini tutamaması nedeniyle bürokraside yaşanan yetki-sorumluluk kilitlenmesi;
5- Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay başkanlığında bir komisyon kurarak Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemini değerlendirmeye aldığının açıklanmış olması.
Muhalefet liderleri, bu nedenlerle, anayasayı değiştirmesi için Erdoğan üzerinde baskı kurmaya çalışıyor, çıkışlarda bulunuyorlar. Örneğin CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, eğer Erdoğan’ın isteği başkanlıksa, ABD’de olduğu gibi Parlamento ve yargıyı güçlendirecek bir sistemi, ya da Fransa’da olduğu gibi yarı-başkanlık sistemini Türkiye’ye uyarlamak için işbirliğine kapı açtı. İYİ Parti lideri, Meral Akşener, parlamenter sistem merkezli yeni bir anayasa için çalışmalara başladıklarını açıkladı. HDP ve Saadet Partisi bünyesinde de yeni anayasa çalışmaları olduğu haberleri alınıyor. Sisteme dair hiçbir şikâyeti olmayan tek liderin, belki de sistemden en çok fayda sağlayan Bahçeli olduğu görülüyor.
Yalnız siyasilerin beyanları değil, tuhaftır ki daha çok eskiden AK Parti saflarında siyaset yapmış, ya da kalem oynatmış isimler, öteden beri muhalif ya da eleştirel olanlardan daha fazla beklenti dile getiriyorlar. Beklentileri şöyle sıralamak mümkün:
1- Erdoğan da Bahçeli bağımlılığından kurtulmak istiyor, ayrıca yeni parti oluşumlarının iktidarı üzerinde risk oluşturmasını istemiyor, dolayısıyla yüzde 50+1 sistemini değiştirme eğiliminde;
2- Cumhurbaşkanlığı sisteminde milletvekilinin hem Meclis’te, hem seçmen gözünde etkisi azaldı. Bu rahatsızlığı gidermek ve farklı arayışların önünü kesmek amacıyla Meclis’in gücünü artırma yoluna gidebilir;
3- Tek adam yönetimine gidiş eleştirileri sadece iç siyasette demokrasinin niteliğini değil, aynı zamanda ekonomiyi de, (ABD ile S-400 krizi ve Rusya’yla fazla içli dışlı olma örneğinde görüldüğü gibi) dış ve güvenlik politikalarını da olumsuz etkiliyor. Türkiye’nin dışarıdaki itibarını artırmak için anayasal düzenlemeye gidebilir.
Oysa Ankara kulislerine alıcı gözle bakınca, bu beklentilerin fazla iyimser olduğunu, ortada Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminde köklü değişikliğe gideceğine dair somut bir işaret olmadığı görülebiliyor. Çünkü;
1- Çalışmanın Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin “Birinci Yılı Değerlendirmesi” başlığını taşıyor. Yani, ilgililerin “henüz yüzde 10’u uygulamada” dediği bu sistemin daha da geliştirilmesi için gerekenleri saptamak;
2- Çalışmanın iki öncelikli alanı var.
Birincisi algı analizi… Halk sistemi nasıl algılıyor? Kötü algılıyorsa yeterince bilgisi olmadığından mı, somut gözlemlerinden mi, kavram kargaşasından mı, ya da ideolojik yargılardan mı?
İkincisi olgu analizi… Yani sistemin getirdiği yararlar nedir, sorunlar nedir, eksiklikler, aksaklıklar nerededir?
3- Bir sonraki aşama bu sorun, eksiklik ve aksaklıkların giderilmesinin kararname düzeyinde mi, kanun düzeyinde mi olduğunu belirleyip kararı Cumhurbaşkanı Erdoğan’a bırakmak.
Bu kadar. Peki, ya yüzde 50+1, ya bütçenin meclis tarafından hazırlanabilmesi, ya yasama/yürütme dengesinin Meclis’ten yana değiştirilmesi, partili cumhurbaşkanı meselesi?
Sorulduğunda alınan cevap aynı: “Norm temelli bir değişiklik öngörülmüyor”.
Tabii tek karar verici Cumhurbaşkanı Erdoğan olduğu için, onun dediği gibi yapılacak ama bu çalışma bu soru ve sorunların herhangi birine dokunmayı amaçlamıyor; sadece sistemin daha da güçlendirilmesi, daha pürüzsüz işletilmesi için yürütülüyor.
Beştepe, muhalefetin herhangi bir anayasa değişikliği girişimini halk oylamasına götürmek için 600 sandalyeli Meclis’te en az 360 oy toplaması gerekiyor ki bütün muhalefet partilerinin oylarının toplamı dahi bu sayıya yanaşamıyor. Anayasayı halk oylaması olmadan, Meclis’te değiştirebilmek için gerekli milletvekili sayısı ise 400 ki Cumhurbaşkanının bu durumda da halk oylaması, referandum isteme hakkı var.
Beştepe’nin buradaki güvencesi, siyasetin temel kurallarından birisi: dünyanın hiçbir yerinde seçmen kendisine verilmiş oy hakkını iade etmek istemez. Yani, bir halk oylaması durumunda seçmenin “hayır, ben cumhurbaşkanı seçmek istemiyorum, sadece milletvekili seçmek istiyorum” deme ihtimalinin olmayacağı inancı var ki, boş bir inanç değil. Ayrıca son yerel seçimler, seçmenin artık her oy kullanma fırsatını sonuna dek değerlendirdiğini başta AK Parti yönetimine gösterdi.
Öte yandan Erdoğan ve ekibi, dışarıdan bakıldığında üstlerinde bir tür vesayet kurmuş görünen Bahçeli’nin, özellikle son seçimlerden sonra pek bir gücü kalmadığı kanısında. Şimdiye dek AK Parti’yi MHP taşıdı ve bunun karşılığını da aldı, ama buradan sonra zorlamasa iyi olur gibi bir anlayış var. Bahçeli’nin şimdiye dek kullandığı en etkili siyaset kozu, seçim/halk oylaması istemek oldu; 2002’den bu yana tersine tek bir örnek yok.
Ama şu anda Bahçeli erken seçim istese bile Erdoğan’ın buna uyma ihtimali çok düşük. Özellikle de ekonominin mevcut durumunda… Önce ABD Başkanı Donald Trump’ın S-400 nedeniyle anında yaptırım ilan etmeyip ekonomideki gidişi üstüne almaması, ardından Merkez Bankası Başkanı değişikliği ile birlikte Erdoğan’ın önünde ekonomiyi istediğince düzeltmesi önünde engel kalmadı. Zaten CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun “Seçime gerek yok. Damat-kayınpeder “biz çözeceğiz” diyorlar, zaman tanımak lazım. Engel çıkarmayacağız” demesinden sonra işler daha da değişti. CHP’nin hedefi bu süreyi belediyelerin başarılı olması için çalışıp 2023 seçimine hazırlanmak gibi görünüyor.
Özetle, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yerel seçim yenilgisinden Cumhurbaşkanlığı sistemini daha çoğulcu hale getirme sonucu çıkardığı ve örneğin yüzde 50+1 gibi, Meclis’e bütçe yetkisi verme gibi düzenlemelere gideceği beklentisine girenler varsa, hayale kapılmamalarında fayda var. Tam tersine, Erdoğan sistemi daha güçlendirmek isteyebilir; örneğin yeni Meclis iç tüzüğü bu amaca hizmet edebilir.
Toplantılarda bakanlara, bürokratlara ulaşamamaktan şikâyet eden AK Parti milletvekilleri içinse yapacak pek bir şey yok; yeni düzenlemelerle aradaki duvarlar daha da yükseltilecek gibi.

Turkish Domestic Politics Analysis and Forecast

More U.S. sanctions might further push Turkey toward Russia

The Turkish service of the Russian Sputnik channel ended the political show of three Turkish journalists on July 19, a day after they interviewed Ahmet Davutoğlu, the former prime minister of President Tayyip Erdoğan’s Justice and Development Party (AKP) but now one of the in-house dissidents in preparations of a new party. Ironically, when asked about the probe against the Turkish-German reporter Deniz Yücel during a 2016 joint press conference with Angela Merkel, Davutoğlu had claimed that no journalists in Turkey were suffering because of their journalistic activities and that if they were it was due to terrorist engagement. According to the Turkish Journalists Association (TGC), 127 journalists, writers and media employees are currently in prison and some 10 thousand media people in Turkey have lost their jobs since 2013, due to the political atmosphere.
What is new in this story is that, for the first time, it’s an international media outlet that silences Turkish journalists as a consequence of their political criticism. A recent report titled “Turkey Extensions of International media Outlets” by pro-government think tank Political, Economic and Social Research (SETA) named Sputnik among other media outlets which employ Turkish journalists (including Voice of America) and disclosed the names and critical background details of the Turkish journalists employed there. Those outlets have boosted their Turkish services in the last few years amid some 70 percent of Turkish media outlets gradually shifted to ownership of business groups close to Erdoğan.
That domination in media did not help Erdoğan avoid a defeat in the last local elections, especially in the re-vote for Istanbul, Turkey’s largest city and the heart of its economy. The elections showed that at least half of the Turkish voters were still against Erdoğan’s rule and Turkey was not limited to Erdoğan.
The SETA report was released a week before the first components of the Russian-made S-400 air defense systems started to arrive in Turkey despite months-long objections and threats by the U.S. administration and Congress claiming that the use of S-400s would jeopardize the stealth capabilities of the F-35 fighter jets and thus weaken the U.S. and NATO air defense; Turkey was initially committed to buying 100 of them as an initial partner and a joint producer of the project.
The White House announced on July 16 that it would suspend F-35 sales to Turkey. Right after, Pentagon announced the start of “unwinding” Turkey from the project, on which Turkey had constructed its air defense from the 2020s on, as the Western defense alliance NATO’s South East guard, neighboring Russia and bordering Iran, Iraq and Syria. Turkey has been producing some 900 parts of the platforms and invested in some $1.4 billion to the project so far. Turkish Foreign Ministry said the decision could cause “irreparable” damage in Turkish-U.S. ties as Russians were quick to offer their Su-35 fighter jets instead with promises of Su-57s with supposed stealth capabilities but at the developmental stage. Turkish Foreign Minister Mevlüt Çavuşoğlu said during a TGRT TV interview on July 22 that if Turkey would officially be removed from the F-35 program, it would have to look for other options.
Following the moves, NATO Secretary-General Jens Stoltenberg said “It will be bad for all of us”; meaning that both Turkish and American decisions would weaken the entire NATO defense which will make Russian President Vladimir Putin happy more than anyone else.
Following a telephone conversation between Erdoğan’s Security and Foreign Affairs Adviser, and spokesman İbrahim Kalın and Trump’s National Security Adviser John Bolton, Trump said on July 18 that CAATSA sanctions on Turkey were still under consideration despite bi-partisan urging by the Congress. Trump, who said during a joint press conference with Erdoğan on June 29 in Osaka, Japan that Turkey had a point because it was denied to buy American Patriot defense systems by his predecessor Barack Obama, is reported to consult the possible sanctions with a group of Republican senators. Çavuşoğlu said on the same July 22 TV show that Ankara believed Trump would do his best to keep his promises to Erdoğan and try not to impose sanctions on Turkey. The Pentagon and the Congress do not want the Turkish blow on the U.S. reputation by purchasing Russian S-400s despite the threats to set an example to other allies, in and out of NATO to establish better relations with Russia; India, Saudi Arabia and Egypt are reportedly in line to buy S-400s.
While waiting for Trump’s decision on sanctions for possible Turkish action in response to F-35s, Erdoğan shows no indication of moderating his attitude, despite the election defeat despite deeps cracks within its party. Apart from Davutoğlu, Erdoğan’s former economy chief, an internationally renowned economist Ali Babacan is after another formation with the backing of former President Abdullah Gül, who was one of the founding fathers of the AKP together with Erdoğan. The biggest criticism to Erdoğan from within the AKP is about keeping his son-in-law Berat Albayrak as Finance and Treasury Minister. The economy has been shrinking in the last two quarters, despite contrary expectations by the government. Erdoğan has recently fired the Governor of the Central Bank, Murat Çetinkaya –who was also appointed by the government- because he resisted decrease in interest rates as much as Erdoğan has asked for.
On the rights and freedoms front the problem is not only with the media. Selahattin Demirtaş, former co-chairman of the Kurdish-problem-focused People’s Democratic Party (HDP), has been in jail for nearly three years now, accused of terrorism propaganda in his political speeches. An Istanbul court has turned down the release demand of Osman Kavala, a social activist who has been in jail for nearly two years, accused of masterminding the 2013 Gezi protests in contact with the Open Society founder George Soros. Upon Erdoğan’s lawyers’ complaint, Canan Kaftancıoğlu, the İstanbul Chairwoman of the main opposition Republican People’s Party (CHP) appeared before the court on July 18, being asked for up to 17 years in prison because of insulting the President and humiliating the security forces in her Tweets during the 2013 Gezi protests. The government has postponed the debates on a judicial reform draft in the Parliament to after the summer recess, despite domestic and international calls. CHP leader Kemal Kılıçdaroğlu told YetkinReport on July 23 that the U.S. and the European Union should think twice before imposing sanctions on Turkey which may force President Erdoğan to get into closer ties with Russian leader Vladimir Putin.
The Sputnik example might be an indication for the worse: it seems Erdoğan now has the indirect backing of Putin in domestic moves, in addition to the strategic international ones. It is no coincidence that items appeared to emerge in Turkish media which imply that Putin offered help to Erdoğan on the night of the military coup attempt on July 15, 2016, indicted to be masterminded by the U.S. resident Islamist preacher Fethullah Gülen.
It is not likely that more sanctions will deter Turkey and change its stance; the country had closed its bases, including the strategic Incirlik base back in 1975 in response to an arms embargo imposed by the U.S. after Turkish military intervention to Cyprus in 1974. More sanctions are likely to push not only Erdoğan but Turkey away from the west and the Western values and towards more cooperation with and dependency to Russia. The whole debate has served also as a massive promotion campaign for Russian weaponry.
That brings the Western alliance NATO at a crucial juncture whether to redefine the relations between members gaining more freedom from the U.S. in national defense matters or letting Russia weaken the NATO by opening new holes in the wall.

Türkiye Ankara İçişleri Siyaset Kulisleri Haber ve Yorumlar

Türkiye Rusya’ya bağımlı hale getirilmemeli: Kılıçdaroğlu hükümeti de, ABD’yi de uyarıyor

“Tarihimizde hiç bir zaman Rusya’ya bu kadar bağımlı hale gelmedik” diye uyarıyor CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu; “Enerji, turizm ve tarım ihracatında zaten bağımlıyız. Şimdi savunma ve savunma sanayiinde de bağımlı hale gelmemeliyiz.”
Kılıçdaroğlu bu sözleri 23 Temmuz’daki telefon görüşmemizde Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun 22 Temmuz’da TGRT’de yaptığı açıklamaları sormam üzerine söyledi. Çavuşoğlu Türkiye’nin hala ABD Başkanı Donald Trump’ın Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a S-400’e karşı yaptırımlar konusunda verdiği sözleri yerine getirmesini beklediğini ve eğer F-35 anlaşması iptal olursa Türkiye’nin başka uçak seçeneklere bakacağını söylemişti. Bu da akıllara hemen Rusya’nın “uçak da satalım” teklifini getiriyordu.
Kılıçdaroğlu, S-400 ve F-35’in de ötesinde, dış politika ve Türkiye’nin önündeki bağımlılık tehlikesi konusunda hem AK Parti hükümeti hem de ABD ve AB yönetimlerine şu çağrı ve uyarılarda bulundu:

  • “İzlenen dış politika Türkiye’yi ciddi açmazlarla karşı karşıya bırakıyor ve yalnızlaştırıyor. ABD ile de Avrupa Birliği (AB) ile de ilişkiler giderek kötüleşiyor. ABD ve AB’nin Türkiye’ye haksız yaptırım dayatmaları bu yalnızlığı artırıyor ve Rusya ile daha çok işbirliğine itiyor.
  • “Düşürülen Rus uçağı -ki sonra özür dilediler- bu bedelin ortaya çıkmasına neden oldu. ABD’nin bize Patriot füzesi satmaması üzerine de Rus S-400’leri gündeme geldi. İhtiyacımız varsa S-400 alınmaz değil, Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar gelip ihtiyaç konusunda bilgi verdi, alınabilir ama bu Rusya’ya bağımlılığı artırma yönünde olmamalı.
  • “ABD’nin şimdi de F-35’leri vermemesi daha fazla soruna yol açacaktır. F-35’ler Türkiye için önemli. Maddi zararın 9 milyar dolar olacağı söyleniyor ama daha da önemlisi bunlar bizim yirmi yıldır savunma planına aldığımız, F-16 dönemi biterken devreye alacağımız, teknoloji ve üretimine ortak olduğumuz, Türkiye’ye istihdam getiren sistemler. Gelmemesi sadece Türkiye’nin savunmasına değil, NATO savunmasına da zarar verecek. Halen bölgesinin en güçlü ülkesi olan Türkiye’nin güçsüz hale düşürülmemesi gerekir.
  • “Biz ABD ve AB ile ilişkilerin karşılıklı saygı içinde gelişmesini istiyoruz. Güvenlik konularının, çıkarlarımıza zarar vermeyecek şekilde NATO standartlarında sürdürülmesini istiyoruz. ABD ve AB’nin tepkisel ve yanlış yaptırım politikalarını gündeme almadan önce hem bu durumu, hem Türkiye’nin coğrafi konumunu, hem de Türkiye ve Türkiye’nin bulunduğu bölgedeki demokrasinin durumunu da göze almalarında fayda var. Ne kadar eleştirsek de, bölgemizde demokrasinin etkili olduğu ülke Türkiye; o nedenle de önem taşıyor. Oysa Türkiye bu yanlış yaklaşımla Rusya’ya itildikçe iki tek adam rejimi [soru üzerine, Putin ve Erdoğan] karşılıklı dayanışma içinde bu süreci götürüyor.
  • “ABD ve AB yaptırımlarına karşı olmak Rusya’ya bağımlılıktan yana olmak değildir. Türkiye’nin enerji, turizm ve tarım ihracatından sonra savunma ve savunma sanayiinde de Rusya’ya bağımlı hale gelmesi Türkiye’nin ulusal güvenliği ve çıkarlarına aykırıdır. Türkiye Cumhuriyetinin temelinde siyasi ve ekonomik bağımsızlık yatar.”
    Kılıçdaroğlu’nun yorum ve uyarıları, Türkiye ve ABD arasında köprülerin tamamen atılmaması için yoğun diplomasi yürürken şu günlerde özellikle önem taşıyor.
Türkiye Ankara İçişleri Siyaset Kulisleri Haber ve Yorumlar

Akşener’den Erdoğan’a: Meclis’e S-400 bilgisi verin, ABD düşmanımız olduysa bilelim.

“Karanlıkta kaldık” dedi İYİ Parti lideri Meral Akşener telefonda ve birbiri ardına cümleleri sıraladı: “Milli meseledir, ülke güvenliğidir diye S-400 alımı konusunda devletin yanında duruyoruz ama bu konuda bize verilmiş tatmin edici bir bilgi yok. Milli Savunma Bakanı Sayın Hulusi Akar bazı teknik bilgiler verdi ama siyasi yönelimi bilmiyoruz. Rus füzeleri almamız artık Rusya’nın dost ve müttefik, ABD’nin düşman olduğu anlamına mı geliyor? Türkiye’nin tehdit algısı mı değişti? NATO’da kalmak Allah’ın emri değil elbet ama çıkmayı mı düşünüyoruz? Bu konuda bir muhalefet partisi genel başkanı olarak sorularım var. Diğer muhalefet partileri adına konuşamam ama onların liderliklerine de bu konuda bir bilgi geldiğine dair duyumum yok. Türkiye’nin güvenliğini ilgilendiren, ciddi bir konu bu… Sayın Cumhurbaşkanının sadece parti liderliklerine değil, Meclis’e de bu konuda bilgi vermesi gerekiyor. Bu meşru bir taleptir, bunu beklemek hakkımız.”
Geçmişte cumhurbaşkanları, Turgut Özal da, Süleyman Demirel de, Ahmet Necdet Sezer ve Abdullah Gül de kritik konularda muhalefet parti liderlerine bilgi verip görüş aldılar. Erdoğan’ın –tamamı olmasa da- muhalefet liderlerini Cumhurbaşkanlığına davet edip görüşmesi bilindiği kadarıyla 15 Temmuz 2016 askeri darbe girişimi sonrasında oldu.
Rus yapımı S-400 füzelerinin alımı Türkiye’nin stratejik tercihlerinden oldu. Bu nedenle, Türkiye’nin uzun vadeli hava savunma planlarının bel kemiği olan F-35 projesinden –ortada kamuoyuna yansıyan ciddi bir alternatif bulunmaksızın- çıkarılmayı göze aldı Erdoğan. Hem S-400, hem F-35’lere karşı olduğunu açıklayan HDP dışında Meclis’te S-400 tercihine karşı çıkan bir muhalefet partisi olmadı. Örneğin, CHP lideri Kılıçdaroğlu ABD’yi eleştirdi, Genel Başkan Yardımcısı Ünal Çeviköz ise S-400/F-35 geriliminin ABD ile müttefiklik ilişkilerine zarar verme ihtimaline dikkat çekti ki Dışişlerinin açıklaması da zaten tamiri mümkün olmayan hasardan söz ediyordu.
Cumhurbaşkanı Erdoğan muhalefet liderleriyle bir toplantı yapıp hükümetin bu önemli tercihlerdeki gerekçelerini açıklaması, Türkiye’nin tehdit algısında AK Parti hükümeti açısından bir değişiklik olup olmadığını anlatması, Meclis’e bu konuda bilgi verilmesi bu konudaki spekülasyonları da azaltacaktır.
“Bir-iki-üçler, yaşasın Türkler…” Çocukken oyundaki ebeyi belirlemek için saydığımız tekerlemelerden biriydi bu. “Bir, iki, üçler, yaşasın Türkler…” diye başlardı. Sonra ne Almanın “domuzluğunu”, ne İtalya’nın “tilkiliğini” bırakıp, Amerika’yla İngiltere’ye hiç dokunmadan, “On üç, on dört, on beş, Ruslar kalleş” diye biten, İkinci Dünya savaşı ardından uydurulmuş Soğuk Savaş propagandalarından biriydi belli ki.
Türkiye savaş sonrasında ABD-İngiltere safında yer tutmuş, 1947’de Yunanistan’la birlikte Marshall yardım planı kapsamına alınmış, 1950’de ABD’nin isteği üzerine Kore’ye asker göndermiş, 1952’de ABD’nin teklifiyle Sovyet Blokuna karşı kurulan Batı askeri ittifakı NATO’ya üye yapılmıştı. Türkiye, Sovyetlerle olan kara ve deniz komşuluğu, İran, Irak ve Suriye’yle sınırı, İsrail, Kıbrıs ve Mısır’a coğrafi yakınlığı, Kafkas ve Orta Asya ile özel bağları nedeniyle çok değerliydi. Türkiye’de hükümet deviren, demokrasi ve ekonomiyi gerileten üç darbenin de Soğuk Savaş sırasında olması ve bu üç darbenin de NATO’ya, dolayısıyla ABD ile ittifak ilişkisine bağlılık sözü vermesi tesadüf değildi.
Herkesin artık o defterin kapandığını düşündüğü sırada gelen 15 Temmuz 2016 darbe girişimi öncekilerden farklıydı. Bu defa Kemalizmi kendisine kılıf yapmaya da çalışmadan, bariz bir şekilde İslamcı bir gizli örgütün, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın AK Parti iktidarı zamanında mensupları devletin pek çok kilit noktasına getirilmiş Fethullah Gülen örgütünün parmağı vardı darbe girişiminde. Gülen, 1999’dan bu yana ABD’de yaşıyordu ve Türkiye’nin bütün ısrarlarına karşı Gülen hakkında iade bir yana, soruşturma adımı dahi atılmış değil. Öte yandan 15 Temmuz’da Meclis’e ve Emniyet’e saldıran Türk F-16’larının, NATO standardı Türk hava savunma silahları tarafından “düşman olarak görülmediği” dolayısıyla püskürtülemediği ortaya çıktı. Bir tek – hâlâ resmî olarak ne doğrulanan, ne yalanlanan iddialara göre- PKK’dan ele geçirilen Rus füzeleri, Beştepe’de kullanıldı ve üzerine füze kilitlendiğini radarlarında gören Fethullahçı F-16 pilotları vurulmamak üzere geri döndüler ve iddialara göre uçakların Cumhurbaşkanlığı sarayına çok yaklaşamamalarının sebebi buydu.
Daha önce de devrede olan ancak teknoloji transferi ve ortak üretime yanaşmadığı için Erdoğan ve AK parti yönetiminin ABD yapımı Patriot tercihinin gerisinde duran S-400’ler 2017’de ilk tercih sırasına yükselip anlaşma aşamasına geldi. Bu tercihin sonucu olarak yirmi yıldır ortak üretim ve teknolojisinin içinde olduğumuz F-35 programının –hem de nahoş bir şekilde- dışına çıkarılma aşamasındayız.
Geldiğimiz aşamada ülkeyi yönetenler artık ABD’yi düşman –ya da Kongrenin bizi yaptırım yoluyla ilan etmeye çalıştığı gibi “hasım”, Rusya’yı dost ve müttefik olarak görüyorsa ki bu da mümkün, bu durumun millet ve milletin vekilleri, siyasi parti yönetimleri tarafından bilinmesi gerekiyor.

Turkish Domestic Politics Analysis and Forecast

Turkey asks U.S. to revoke its F-35 removal decision to avoid “irreparable damage” in ties.

A Pentagon announcement was made on July 17 about removing Turkey from the F-35 fighter jet program because of Turkey’s purchase of Russian S-400 missiles. The Turkish Foreign Ministry issued a strong statement in response, in the later hours, asking the U.S. to revoke the decision “which will irreparably damage” the relations between the two NATO allies.

The Ministry said that it was “unfair” to remove Turkey as one of main partners of the F-35 program on the “claims” that the S-400s would jeopardize “sensitive information” about F-35s while being “irresponsive” to Turkish proposal to examine the case together with NATO showed the U.S. “bias” and “lack of will to resolve the matter in good faith”.

Stating that the “unilateral” move by the U.S. neither complied with the “spirit of alliance” nor was “based on legal grounds” the Turkish Foreign Ministry also said it was important to “remain faithful” to the “understanding at all levels” between the U.S. President Donald Trump and Turkish President Tayyip Erdoğanon June 29 in the premises of the G20 Summit in Osaka.

On July 17, it was first the Office of the Press Secretary of the White House which said that Turkey was an ally but that the Trump Administration could not let the F-35 jets go together with the Russian S-400 air and missile defense systems. The statement said that Trump has offered Turkey to sell Patriot missiles instead;Trump had communicated this offer in Osaka, on offer which had been denied to Turkey by his predecessor Barack Obama. 

The White House statement was followed by a press briefing by the Department of Defense where the process of “unwinding” Turkey from the F-35 program was announced by Ellen Lord, the Undersecretary for Acquisition and Sustainment, who said that “Turkey cannot field a Russian intelligencecollection platform [S-400] in proximity to where the F-35 program makes repairs and houses F-35s.” David Trachtenberg, the undersecretary for Defense Policy said that the decision was taken “in alignment” with other partners of the F-35 program and U.S. still valued “strategic partnership” with Turkey in NATO which would remain “unchanged” in other areas. Then acting Defense Secretary Patrick Shanahan had told Turkish National Defense Minister Hulusi Akar in a June 6 letter that if Turkey continued with the S-400 purchase, the U.S. would remove Turkey from the F-35 program and that the process would start as of July 31; he also added that the training program for the Turkish Air force personnel on the first two F-35s delivered to Turkey but were still stationed in the U.S. had already been suspended. Akar’s response to that was that it would be a serious mistake which could damage relations.

Trumps words in Osaka on June 29 has caused Erdoğan to be hopeful that the U.S. President could find a way to soften the Congress attitude on F-35s and CAATSA threats. By then the delivery preparations of the S-400s have already started and the delivery of the first components have started on July 12; the 16thRussian cargo plane, an Antonov-124 was landed on the Mürtedair base near Ankara as the White House statement hit the wires on July 17.

The first reaction of the NATO SecretaryGeneral Jens Stoltenberg to the U.S. decision to remove Turkey from F-35s came at a speech in the Aspen conference in Colorado: “I am concerned about the consequences of the Turkish decision because it means Turkey will not be a part of the F-35 program. It is no good; bad for all of us”. After his visit to meet Erdoğan in June, Stoltenberg has said that removing Turkey from F-35 program would weaken not only Turkish but also entire NATO defense.”

Turkey has been part of the F-35 program for 20 years. Ten Turkish companies are contributing to the supply chain and some parts of the plane have been uniquely produced by Turkish companies. Commissioned to buy 100 jets, Turkey has invested $1.4 billion in the project Erdoğan has said recently and fulfilled each and every obligation stated by the contract so far. “Turkey will certainly and regrettably lose jobs and future economic opportunities from this decision,” Pentagon undersecretary Lord said on July 17 briefing, “It will no longer receive more than $9 billion in projected workshare related to the F-35 over the life of the program”.

The attitude hardly matches the words that the U.S. would like to carry the “strategic partnership” with Turkey “unchanged”.

Turkish President Erdoğan has already started to question the strategic dimension of the partnership in his June 14 words that most of the threats to Turkey’s security came from Turkey’s western partners in the last years. The Foreign Ministry statement in July in response to the F-35 decision also mentioned the U.S. cooperation with the Syria branch of the Kurdistan Workers’ Party (PKK) Turkey’s number one security problem and the U.S. residence of the Islamist preacher Fethullah Gülen who is indicted to mastermind the July 15, 2016 military coup attempt to overthrow Erdoğan government. “The U.S. must show the importance it attaches to Turkey’s friendship not just with rhetoric but with actions,” the statement said.

In Turkish collective memory, to stop the delivery and seize an already paid defense requirement has an unpleasant meaning. In 1914 when the First World War started, the UK had stopped the delivery and seized two Turkish warships built in the British dockyards and that was a factor in the Ottoman government to get into the war in alliance with Germany.

In the near past, Turkey was subject to an arms embargo by the U.S. in 1975 following Turkey’s military intervention to Cyprus after a rightwing coup there threatening Turkish Cypriots lives in 1974 and a rift over opium farming in Turkey which resulted in the closure of all Turkish bases to U.S. military use. 

Ankara may not let the F-35 removal decision remain unanswered, just as the U.S. did not let the S-400 procurement decision go unanswered. It will have serious consequences.

The next step to watch for could be the CAATSA sanctions on Turkey that Congress wants Trump to implement. It is rational to expect that the Trump Administration would not like to strangle Turkey with too strong economic sanctions and further push the country for more cooperation with Russia. Vladimir Putin was smart to take the opportunity and propose that Russia can sell its newgeneration jets to Turkey; Erdoğan has already suggested that they can together develop and produce new weapon systems.

NATO SecretaryGeneral is right to be afraid of more consequences which could weaken the Western alliance. But it seems there might be more to come.

Türkiye Ankara İçişleri Siyaset Kulisleri Haber ve Yorumlar

ABD, Türkiye’nin savaş uçaklarına el koydu. Bunun ciddi sonuçları olacaktırk

ABD kendisinden bekleneni, biraz gecikerek de olsa yaptı. Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi aldığı gerekçesiyle Türkiye’yi 20 yıldır içinde olduğu, 1,4 milyar dolar ödediği, 900 civarında parçasını ürettiği ve yakın gelecekteki hava savunma sistemini üzerine kurduğu F-35 savaş uçağı programından çıkardı. Sözleşme gereği alacağı 100 uçağı vermeyeceği gibi, teslim edip eğitimler için ABD’de tuttuğu iki uçağa da el koydu.

Türkiye’nin F-35 programıyla “bağının koparılması” sürecinin başlatıldığı 17 Temmuz’da ABD Savunma Bakanlığının iki yetkilisi tarafından Pentagon’da yapılan basın toplantısıyla duyuruldu. Gerekçe olarak da, aynı zamanda bir “istihbarat toplama” platformu olan Rus S-400 sisteminin, aslında o da bir istihbarat toplama platformu olan F-35’lerle “yakın hangar ve tamir bakım” bölgesinde olmasının F-35’lerin radara yakalanmama, yani “gölge” teknolojisini riske atacak olması, yani teknoloji casusluğu ihtimali gösterildi. Yani NATO üyesi Türkiye’nin NATO ve Amerikan güvenliğini tehlikeye atacağını öne sürülerek Türkiye’nin güvenliği tehlikeye atılıyor, parasını ödeyip üretimine katıldığı silahlarına el konuyordu.

Türkiye’nin ortak hafızasında bu eylem, İngiltere’nin parası ödenmiş iki Türk savaş gemisinin teslimatını yapmayıp el koymasına, bunun da Türkiye’nin Almanya ile ittifak içinde Birinci Dünya Savaşına girme nedenlerinden sayılmasına denk düşüyor. Tarihi boyutu şimdilik bir yana bırakalım, bugüne ve ABD’nin büyük bir pişkinlikle “stratejik ortaklığımız değişmeden devam ediyor” demesine karşın yaptırım tehdidine devam ettiği önümüzdeki sürece bakalım.

ABD’nin kararına Dışişleri sert tepki gösterdi. ABD’nin F-35 ve S-400’leri NATO kanalıyla çözme önerisine cevap bile vermemiş olmasının “önyargılı ve iyi niyetten yoksun” olduğunu gösterdiğini, “müttefiklik ruhuyla bağdaşmayan” bu “tek taraflı kararın “stratejik ilişkilerimizde onulmaz yaralar” açacağı söyleniyor ve Amerikan yönetimi karardan geri dönmeye çağırılıyordu.

Nasıl Amerikan tehditleri Türkiye’yi S-400 kararından geri döndürmediyse, Türkiye’nin çağrısının da ABD’yi F-35 kararından geri döndürmeyeceği söylenebilir Ancak bu karşılıklı açıklamalar işin burada kalmayacağına işaret sayılmalı.

Dışişleri açıklamasındaki ilginç bir nokta da Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile ABD Başkanı Donald Trump arasında Japonya’daki G20 Zirvesi çerçevesinde 29 Haziran’da yapılan görüşmedeki “anlayışa her düzeyde sadık kalınmasının” önemine işaret edilmesiydi. Erdoğan hâlâ anlaşılması zor bir ısrarla Trump’ın sözüne mi güveniyordu? Kuvvetler ayrılığı ilkesinin kuvvetle uygulandığı ABD’de Başkan’ın sözünün Kongre’yi her durumda alt edeceğine hâlâ mı inanıyordu? Bugüne dek Suriye ve Afganistan örneklerinde görüldüğü gibi Trump’ın askeriye konusundaki her kararının Pentagon’dan döndüğü ve Pentagon’un dediğinin olduğu Beştepe kayıtlarına girmemiş miydi? Trump’ın Erdoğan’da gereksiz ümit yaratan sözleriyle asıl derdinin 2020 başkanlık seçimleri öncesi kendisinden önceki Barack Obama’nın Demokrat yönetimini iş bilmezlikle suçlamak olduğunu, o arada en fazla Türkiye’ye Patriot da satma karşılığında Kongre’nin CAATSA yaptırımlarını yumuşatma olacağını görmek mi istemiyordu?

Oysa Pentagon açıklamasından önce Türkiye’nin 12 Temmuz’da S-400’leri teslim almaya başlamasıyla birlikte artık F-35 alamayacağı açıklaması, Pentagon’dan bir süre önce, şu anda Trump’ın oturduğu Beyaz Saray’ın basın bürosu tarafından yapılmıştı.

Önümüzde şu muhtemel gelişmeler var:

Nasıl ABD, talep ve tehditlerine aldırmayan Türkiye’nin S-400’leri alarak karizmasını çizmesini cevapsız bırakmadıysa, Türkiye de ABD’nin sözleşme hükümlerini ihlal etmediği halde F-35’leri iptal etmesini cevapsız bırakmaz.

NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’in ABD’nin F-35 hamlesi sonrasında ilk tepkisi o nedenle, “Türkiye’nin kararının sonuçları olacak. Bu hepimiz için kötü oldu” şeklinde geldi. Stoltenberg Haziran’daki Türkiye ziyaretinde F-35 iptalinin sadece Türkiye değil, bütün NATO savunmasını zayıflatacağını söylemişti.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in fırsatçılık yaparak “Bizden uçak alın” demesini bir yana bırakalım ama Türkiye bunu cevapsız bırakamaz.

Yakın geçmişte, 1974 Kıbrıs harekatına tepki ve Afyon ekimini yasaklatma amacıyla ABD tarafından 1975’te ilan edilen silah ambargosuna, Türkiye’de en çok Amerikan yanlısı olmakla suçlanan başbakanı Süleyman Demirel’in tepkisi İncirlik dahil bütün üsleri Amerikan kullanımına kapatmak olmuştu. Bu durum üç yıl sürmüştü.

Şimdi Türkiye’nin önünde bir de Kongre’nin Rusya’ya uygulanan yaptırımları delen ülkelere uyguladığı CAATSA yaptırımları tehdidi bulunuyor.

Türkiye’yi Rusya ile daha fazla işbirliğine -ve enerji, turizm ve tarım ihracatından sonra savunmada da giderek daha fazla işbirliğine itip bağımlı kılmak istemiyorsa, ABD’nin akılcı tutumu, CAATSA yaptırımlarını zamana yayıp hafif tutmak olur. Aslında Türkiye’ye Patriot da satma şartıyla bu Trump’ın planıdır. Bu plan Türk ekonomisini de fazla vurmaz.

Ama tabloda akılcı davranış biçimi, zaten çok kötü yönetilmiş süreci daha da tırmandırmayacak siyasi aktörler ve ortam göremediğinizi söylüyorsanız, maalesef haklısınız.


Turkish Domestic Politics Analysis and Forecast

Turkey suspects terrorist attack in the killing of its diplomat in Iraq’s Kurdish region

Turkish Foreign Ministry said that a diplomat working in the Turkish Consulate General in Erbil, capital of the Kurdistan Regional Government (KRG) in Iraq, was murdered in an armed attack on the afternoon of July 17. The name of the diplomat was disclosed as 36 years-old Osman Köse. (*) An Iraqi citizen is reportedly killed in the attack.
Agencies report that soon after a group of Turkish consulate personnel were given their table for lunch in the downtown restaurant of Huqqabaz, a man with civilian clothes emerged, carrying a gun with a silencer (two guns according to different witness accounts) and opened fire at the table. Erbil police chief Abdullatif Talat was quoted saying that a manhunt was underway to arrest the other(s). Security experts commenting on Turkish TV stations point at the fact that Turkish consulate members have been frequenting the restaurant because of the security measures there. They also claim that the Turkish Council General was sharing the headquarters with several international companies and agencies under tight security; because the attackers could not target the diplomat in the consulate they might have picked the restaurant for the assassination.
Turkish security sources told YetkinReport on condition of anonymity that they suspected the attack to be a terrorist one. They also suspect the attack could have been carried out by the outlawed Kurdistan Workers’ Party (PKK) but the method of the assassination doesn’t look like a typical PKK attack; they can therefore not be certain before a criminal investigation is carried out.
Turkish Presidential Spokesman İbrahim Kalın stated that those who are responsible for the attack would pay for it. President Tayyip Erdoğan said on Twitter that he condemned the attack and urged the Iraqi government to find the attackers as soon as possible. Iraqi Foreign Ministry, the U.S. Embassy in Ankara and the European Commission Representation in Ankara also condemned the attack.
The Turkish military has been carrying out a campaign against the PKK positions in Iraq, called “Operation Claw”, for more than a month in cooperation with the KRG under silent approval of Baghdad. Nechirvan Barzani, the new KRG leader had paid a visit to Turkey last month to meet Erdoğan to discuss possible cooperation in many fields including oil trade. Following the U.S. sanctions of Iraq Turkey has been planning to replace imports from Iran (almost half of the Turkish oil imports being from Iran in 2018) with imports from Iraq, mainly from the KRG region. There are two twin pipelines from Kirkuk and Mosul oilfields to Turkey’s Mediterranean terminal of Ceyhan which have been subjected to PKK attacks frequently in the past.
The Hakurk region that the Turkish military has been targeting is a key region where the PKK has been using as a mountainous passage in its attacks into Turkey; it also serves as a bridge between its headquarters in Iraq’s Kandil Mountains near Turkish and Iranian borders and its bases in Syria through Sinjar Mountains, northwest of Iraq. PKK’s Syria branch, the Democratic Union Party (PYD) and its armed wing the Peoples’ Protection Units (YPG) have been collaborating with the U.S. Central Command (CENTCOM) against the Islamic State of Iraq and Syria (ISIS) since 2014, adding another problem between the two NATO allies.
The attack also coincided with reports that the Turkish military started to remove the concrete blocks by the Syria border across the border town of Tel Abyad, which is under the control of the Syria Democratic Forces (SDF) with a heavy presence of the YPG. An American delegation is expected in Ankara nowadays to discuss the matter as the rift between Turkey and the U.S. continues over the purchase of Russian S-400 missiles.

(*) Updated as of 08.44 on July 18, 2019.

Türkiye Ankara İçişleri Siyaset Kulisleri Haber ve Yorumlar

Rusya ile S-400 anlaşmasının ABD’nin karizmasını kötü çizmesini de hesaba katalım

Doğrusu S-400’lerin 12 Temmuz’dan itibaren Türkiye’ye teslim edilmeye başlamasıyla ABD’nin derhal sert yaptırımlara gideceği beklentisinde olan ciddi bir kesim vardı. Özellikle aynı gün Pentagon’un yapacağı basın toplantısını iptal etmesiyle etkili Amerikan çevrelerinde yaşanan hayal kırıklığı ertesi gün Amerikan medyasına da yansıdı.
Bu suskunluğun fırtına öncesi sessizlik mi, yoksa Amerikan devletinin durumu daha serinkanlı değerlendirmesi için bir mola mı olduğunu görmek için, bugün 16 Temmuz. ABD Başkanı Donald Trump “Türklerle konuşuyoruz” dedi ancak “Artık F-35 satamayız diye ekledi. yetindi, Savunma Bakan Vekili Mark Esper de “Hayal kırıklığı” ifade etti; CAATSA yaptırımlarıysa beklemede. (*)
Dün 15 Temmuz’du ve hala ABD’de oturan Fethullah Gülen’in arkasında olduğu darbe girişiminin üçüncü yılı anılırken, Rus Antonov-124 ve İlyuşin-72 nakliye uçakları, Mürted hava üssüne sekizinci seferlerini yapıyorlardı. Mürted üssü, Soğuk Savaş sırasında Amerikalıların desteğiyle inşa edilmişti. Bir ara, tamamı İncirlik’e taşınmadan önce, gerekirse Sovyetlere karşı kullanılacak nükleer başlıkların depolandığı üslerden birisiydi ve kaderin garip cilvesiyle 15 Temmuz darbe girişimin de karargâhı olarak kullanılmıştı.
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın 14 Temmuz’da S-400 anlaşmasını, Cumhuriyetimizin kuruluş senedi olan Lozan ve Boğazları güvence altına alan Montrö’den de önemli sayarak “Tarihimizin en önemli anlaşması” saydıktan sonra “Batı ittifakı ile kurduğumuz siyasi ve askeri paktlara rağmen, en büyük tehditleri yine onlardan gördüğümüz bir gerçektir” demesi dikkat çekicidir.
ABD’nin en ciddi itibar kayıplarından biri oldu
S-400 anlaşmasının bir başka boyutunu da görmemiz gerekiyor. Bizim bakıp gördüğümüz S-400 alımını takiben Türkiye’nin karşı karşıya kalacağı ekonomik ve siyasi yaptırımlar.
Madalyonun diğer yüzündeyse, ABD’nin uluslararası ilişkiler üzerindeki otoritesine, imajına aldığı ciddi bir darbe var. İkinci Dünya Savaşından bu yana ABD’nin siyasi-askeri bir müttefikinin (bu durumda Türkiye’nin) rica, talep ve tehditlerine aldırmadan, kendi egemenlik haklarını vurgulayarak, üstelik ABD’nin bir hasmıyla (bu durumda Rusya) stratejik bir işbirliğine girmesi durumu bu. Sokak deyimiyle ABD’nin karizması çizilmiş durumda.
S-400 teslimatına gelecek tepkide bu durum da hesaba katılmalı. Çünkü bu durumda Kongre, Dışişleri ve Savunma Bakanları, Türkiye’nin uluslararası planda ABD’nin karizmasını çizen bu tutumunun karşılıksız kalmaması için daha fazla bastıracaktır. Çünkü bunun işaretleri bizim gözümüz kendimizden başkasını görmese de yeterince var.
Örneğin, Türkiye’nin Rusya’dan S-400 almaya karar vermesi ardından ABD’nin üç müttefiki daha Rusya ile S-400 görüşmelerini açık açık yürütmeye ve hızlandırmaya başladı. Bunlar Suudi Arabistan, Mısır ve Hindistan.
Rus Parlamentosu Dış İlişkiler Komitesi Başkanı Leonid Slutsky’nin 14 Temmuz’da, Türkiye’ye ihracatın bir ilk olduğunu, yakında başka Orta Doğu ülkelerinde da S-400’ler görüleceğini söylemesi boşuna değil. Üstelik Suudi Arabistan’da ihtiyacının çok üzerinde Patriot bataryası olduğu halde. Çükü Suudiler şimdi İran-karşıtı olmakta Amerikalılar sayesinde İsrail ile işbirliği içinde olsalar da yarı işler tersine dönerse her taraftan gelecek hava saldırısına karşı kendilerini savunmaya hazır olmak istiyor; Mısırlılar da öyle.
Hindistan’da durum ise çok daha ileride… Hindistan’daki Narendra Modi yönetimi, tıpkı Türkiye’ye olduğu gibi ABD Kongresinden gele yaptırım tehdidine rağmen, Rusya ile görüşmeleri sürdüreceğini ve Çin ve Pakistan’a karşı hava savunmasını S-400’lerle güçlendirmek istediğini söylüyor.
Dahası da var… Adını saklı tutma şartıyla YetkinReport’a konuşan resmî bir Amerikan kaynağı, “S-400’lerle ilgilenen başka NATO üyeleri olduğunu endişesindeyiz” dedi; “Elimizde istihbarat var”.


Avrupa da bıktı ABD’nin itip kakmasından

NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’in Türkiye’ye S-400 uyarılarını Amerikalıları tatmin etmemesi de bu yüzden. Neticede Stoltenberg “NATO’ya uyumsuz ama Türkiye’nin egemenlik hakkı” diyor, üstelik F-35’ler verilmezse Türkiye zarar görür, ama bütün NATO savunması da zarar görür” görüşünü dile getiriyor. Bu konuda sert açıklama yapan tek yetkilisi olan Müttefik Kuvvetler Komutanı Curtis Scaparrotti’nin Amerikalı olması, Amerikalı olmayan hiç bir NATO yetkilisini ABD çizgisinde konuya girmemesi, Amerikalı kanaat sahiplerinin de dikkatini çekmeye başladı, raporlarına yasıyor. Özetle, Avrupalı NATO üyeleri “bekle-gör” siyasetiyle S-400 çatışmasının nerede, nasıl sonuçlanacağına bakıyor.
Örnek mi? Fransa Savunma Bakanı Florence Parly’nin, bu yıl 18 Mart’ta, hem de Vaşington’da Atlantic Council’de Amerikalıların gözünün içine baka baka yaptığı şu konuşmada, NATO ittifakına bağlı olduklarını, ancak Amerikalıların NATO’nun (Bir üyeye yapılan saldırıyı, hepsine yapılmış sayan) 5’inci maddesiyle F-35 satışını birbirine karıştırdığını söylüyordu. Dahası, NATO savunmasının stratejik nakliye imkânlarında yüzde 81, yakıt ikmal uçaklarında yüzde 91, yüksek irtifa İHA’larında yüzde 92 ve nihayet stratejik bombardıman uçakları ve füze sistemlerinde yüzde 100 oranında ABD’ye bağımlı olduğuna dikkat çekerek bunun kırılması, “Avrupa’nın kendi ayakları üzerinde durması” gerektiğini söylüyordu. Tekrar edelim, bunu Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin beş daimi üyesinden birisi, önemli bir nükleer güç ve (İtalya ile birlikte ürettiği) SAMP-T füze savunma sistemini Türkiye ile de ortak üretme görüşmelerine devam eden Fransa’nın savunma bakanı olarak söylüyordu.
İşin özeti şu ki, ABD’nin, özellikle de Trump döneminde müttefiklerini itip kakmasından, patronluk taslamasından bıkan sadece Türkiye değil; Almanya’dan Fransa’ya, hatta son Büyükelçi örneğinde gördüğümüz gibi stratejik ortağı İngiltere dahi rahatsız.
Özetle, Amerikalılar, Türkiye’nin uyarı ve tehditlerine aldırmada Ruslarla silah anlaşmasına girmesinin başka müttefiklerine de “demek yapılabiliyormuş” örneği oluşturmasından kaygı duyuyor. Üstelik “kötü örnek” aynı zamanda asıl yaptırım altında olan Rusya ile devasa bir ekonomik anlaşmaya da gidilebilmiş olması konusunda…


Yaptırımların şiddeti ve sonuçları ne olabilir?

Bu çerçevede, Amerikan Kongresi ve düşünce kuruluşları arasında “cezalandıralım” görüşü, “askeri işbirliği düzeyini düşürelim” görüşü, hatta Trump’ın Suriye’deki PKK varlığını Türkiye’nin askeri harekâtından sakınmak için söylediği gibi “ekonomiyi mahvetme” görüşü öne çıkıyor.
Bunların başında F-35 satışının durdurulması geliyor. Kongre’deki hem Cumhuriyetçilerin, hem Demokratların talebi bu yönde… Ancak bu söylendiği kadar kolay ve sorunsuz olmayabilir. ABD’nin bu yaptığının anlaşmalara aykırı olduğu konusuna girmeyeceğim, o yeterince söylendi zaten.
Ama ABD’nin önceki savunma bakanı Jim Mattis’in bir yıl önce, 2018 Temmuz’unda Senato Silahlı Kuvvetler Komisyonuna gönderdiği bir mektup var, meraklıları açıp internette bulabilir Mattis bu mektupta, Türkiye’nin baştan beri projeye ortak olduğunu (yani bir ahde vefa sorunu bulunduğunu), o ana dek 1,25 milyar dolar ödediğini (Erdoğan bu miktarı 14 Temmuz’da 1,4 milyar dolar olarak açıkladı), on Türk şirketinin üretime dâhil olduğunu ve ciddi tazminat ödenmesi gerekebileceğini, bunun da uçak maliyetlerine ve diğer ortaklara yükleneceğini belirttikten sonra bazı rakamlar da vermiş. Örneğin Türkiye’nin projeden çıkarılmasıyla üretim hattında oluşacak kesintinin (yeni tedarikçilerin bulunup anlaşılması süreçleriyle birlikte) çoğu Amerikan Hava Kuvvetlerine teslim edilecek 50 ila 75 uçağın 18 ila 24 ay arasında gecikmeye neden olacağı uyarısında bulunmuş. Zaten on yıl kadar gecikmiş, hesaplanandan çok daha pahalıya mal olmuş bir proje F-35.
Sadece F-35 yok askeri yaptırımlar arasında, Türkiye’ye ciddi lojistik sorunlar da getirebilir. Ancak askeri yaptırımların Türkiye’yi –zaten enerji, turizm ve tarım ihracatında giderek bağımlı hale geldiği- Rusya’yla daha sıkı işbirliğine de zorlayabilir. Ve ABD’nin hiç de istemediği şekilde, kendi askeri sanayiini daha da geliştirip ABD’ye bağımlılığını azaltabilir.
Ekonomik bakımdan ise iki değerlendirme var. Bir tarafta, Erdoğan’a duydukları tepkiyi Türkiye’ye yansıtan bir siyasi miyoplukla “intikamcı” ve “cezalandırıcı” bakış var. Ancak bu saatten sonra sert yaptırımların Türkiye’nin kararından geri dönmesiyle sonuçlanmayacağını göremiyorlar. Bir başka görüş de, ABD’nin Türkiye’nin bu isyanını ve yaptırımlar altındaki Rusya’yla işbirliğine gitmesinin mutlaka “cevapsız kalmaması” gerektiğini, ABD’nin “imaj ve itibarını” koruması gerektiğini söylüyor ama yaptırımların Türk ekonomisini göçertmeyecek sınırda tutulmasını istiyor. Özellikle Demokrat Parti çevrelerinde, ekonomik yaptırımların Erdoğan ve hükümetini değil, halkı vuracağı, Erdoğan’ın böylece ekonomik başarısızlığının sorumluluğunu Amerika’ya yıkacağını, bu durumun zaten yüksek olan Amerikan karşıtlığını daha da artıracağını söylüyorlar.
Bütün bu olan biteni keyifle izleyen, sonuç ne olursa olsun karlı çıkacak olan biri de var bu sahnede: Rusya devlet Başkanı Vladimir Putin.
Nedense bir tek bizim “Deli Petro” dediğimiz Rus Çarı “Büyük Petro”dan beri değişmeyen Rus stratejisi olan “Sıcak Denizlere” inmeyi hem de hiç savaşmadan gerçekleştiren Rus lideri oldu Putin. Aynı zamanda kendisinin de KGB subayı olarak hizmet ettiği Sovyetler Birliğine karşı kurulmuş NATO içine teknolojik üstünlüğü bariz bir silah olan S-400 üzerinden ihtilaf sokmuş oldu.
ABD’nin Türkiye’ye ne gibi yaptırımlar uygulayacağını emin olun borsa ve piyasacılardan çok o merak ediyordur, eğer Vaşington’daki casusları aracılığıyla şimdiden öğrenmediyse.

(*) 16 Temmuz 20.58 itibarıyla güncellendi.

Turkish Domestic Politics Analysis and Forecast

U.S. faces a blow to its reputation with Turkish S-400 deal with Russia

Media outlets which have been prepared for some time for immediate U.S. response by the Donald Trump administration against Turkey by imposing heavy sanctions were surprised with the news of Pentagon cancelling a July 12 press conference. Amid speculations that it was asked by Trump, the cancellation followed a telephone conversation between the acting Defence Secretary Mark Esper and Turkish National Defence Minister Hulusi Akar.
A few hours earlier than the cancellation of the Pentagon briefing, Akar’s office had announced the arrival of the first components of the Russian S-400 surface to air missiles to the Mürted air base near Ankara transported by Russian AN-124 and IL-72 cargo planes. On July 15, the 8th plane landed on the base which was built during the Cold War to counter the threat from Moscow. At one point the one of the bases for US Air force nuclear warheads to be used against the Soviets, the Mürted base was the headquarters of the military coup attempt exactly three years ago on July 15, 2016, which was indicted to be masterminded by the US-resident Islamist preacher Fethullah Gülen.The general view in the West was that Turkey would be intimidated by the sanction threats by the U.S., its biggest NATO ally, and would at least delay the delivery; up until the last minute, decision-makers in the West hoped President Tayyip Erdoğan of Turkey would cancel or at least freeze the $2.5 billion deal with Russian President Vladimir Putin, an adversary of the U.S. and NATO. As of July 16, Trump said that talks were going on with Turks but won’t sell F-35s any longer and Esper said the U.S. was “Disappointed”, but there was still no word about CAATSA sanctions. (*)
Many people have been focusing on what kind of sanctions await Turkey: the cancellation of the delivery of the new generation of jet fighters even though Turkey is a co-producer and imposing CAATSA sanctions to punish Turkey by devastating its economy, as Trump stated months ago, to stop Turkish military operations into Syria.
On the flip side there is a rare blow – that is if there has ever been any other of the same scale- to the American reputation since the Second World War: a U.S. ally, in this case, Turkey highlighting its sovereignty, rejects the requests, demands and threats of the superpower on a strategic issue to make its own military choice alongside an American adversary, in this case, Russia.
This is a rare blow not only to the reputation of the U.S. but to its mighty image as well. It sets an example of what is possible to other allies of the U.S. Washington DC noted months ago that America’s Middle East allies like Saudi Arabia and Egypt and one of its Asian allies, India, have speeded up their negotiations with Russia to buy S-400s following Turkey’s announcement of the deal with Russians. Saudis have already got the American Patriot batteries but also know that Patriots are less capable than S-400s. Though they currently depend on an American (thus indirectly Israeli) air defence network today (since being anti-Iran connects Saudis and Israelis). However, if things take a turn in the future, Riyadh might need an autonomous system like S-400s. A Russian lawmaker, Leonid Slutsky said on July 14 that exports to Turkey were a start and more S-400 systems would be seen in the Middle East soon. Despite being under CAATSA sanctions threat by the U.S. Congress, Indian authorities also openly say that they would carry on with the project to strengthen their air defence.
A ranking American source told YetkinReport on conditions of anonymity that “they had intelligence” that even some NATO members might be interested in S-400s and waiting to see where and how the U.S.-Turkey rift would end. That is why the U.S. Administration is not happy with the dose of criticism and warning by the NATO Secretary-General Jens Stoltenberg. On the contrary, Stoltenberg said that stopping the delivery of F-35s to Turkey would not only harm Turkey’s air defence but also the entire NATO defence. And speaking of kicking Turkey out of the F-35 program into which it has invested $1.25 billion so far, contributing to the production alongside ten companies, ready to buy 100 planes for the start, one should keep in mind the July 2018 letter of the former Defence Secretary Jim Mattis to Senate Armed Services panel. There he said that apart from compensations to be paid to Turkey and loss of credibility, the disruption of the supply chain could delay the delivery of 50-75 jets, most of them to U.S. Air Force, for another 18-24 months.
Also, it is not in vain that Turkish opposition leader, Kemal Kılıçdaroğlu of the Republican People’s Party (CHP), who opposes almost everything that Erdoğan’s Justice and Development Party (AKP) does, called on the U.S. Congress to have a look at the map before sanctioning Turkey. This is a country bordering Iran, Iraq and Syria, having the longest Black Sea coast neighbouring Russia and Ukraine, bordering Azerbaijan and Armenia, having access to Central Asia, in addition to holding a strategic position in the East Mediterranean in the neighbourhood of Israel, Lebanon, Egypt and Cyprus. The strongest warning to Turkey from NATO came from Supreme Allied Commander, General Curtis Scaparotti, and the fact that there were no non-American NATO officials saying that so far was underlined by American opinion-holders. No European country or politician has taken the same strong stance with Americans on the S-400 rift with Turkey. The Europeans may well be waiting to see the limits of the reaction of the Americans to Turkey. In March 2019, French Defence Minister Florence Parly said during an address to the Atlantic Council in Washington DC, after giving disturbing figures of U.S. dependency of NATO countries in military systems, the European countries should be able to look after themselves. (*)
Can it be because not only Turks but many other nations may have been fed up with being pushed around by Americans, especially under the Trump Administration? It’s possible. As times change, so does the balance of power.
That is why there are capitals that are eagerly waiting for an American reaction to the Turkish decision to buy S-400s which prompted those defying American threats.
The American silence might be dangerous, too. The cancellation of the Pentagon briefing might well be the calm before the storm or it could be that Americans are taking a deep breath before a review of the situation.
The Congress, State and Pentagon might ask the President not to let Turkey get away with this blow, also in order to set an example for other allies to show that they might face the same consequences. The question is that will the sanctions force Turkey to change its strategic choices or do any good for America interests other than serving revenge.
Another question is whether the U.S. really wants to cut or downgrade its links with Turkey because of this, which could also mean accepting the defeat and leaving the ground to Russia. And what the European members of NATO would say to that?
On the other hand, going too far with the sanctions on the military side could further alienate Turkey and push the country to cooperate more with Russia. Similarly, going too far with the economic sanctions could put more burden on the Turkish citizens, not the government, causing the government to explain the failure of the economy with the American intervention, which would serve nothing but a further rise in existing anti-Americanism.
It should also be noted that S-400 is not the only area of discrepancy between the two NATO allies, at least on paper. Turkey has been objecting the American collaboration with the Syria branch of the outlawed Kurdistan Workers’ Party (PKK) in Syria in the struggle to ISIS. That is the main reason for Turkey’s cooperation with Russia in Syria, despite being against the Bashar al-Assad regime there. Another major rift is the residence in Pennsylvania of the Islamist preacher Gülen who has been indicted to mastermind the 2016 coup attempt to overthrow the Erdoğan government; Turkey wants Gülen to be extradited.
American media say that a decision of Trump Administration and the Congress is likely I the week of July 15. It is something more than a coincidence that the delivery of S-400s has started on the eve of the July 15 commemorations to be led by Erdoğan by a massive rally in Istanbul.
It has to be Putin who enjoys the scene most.

(*) Updated as of 21.10 on July 16, 2019.