Dış politikada Batı karşıtlığına gerek var mı?

(E) Büyükelçi, Global İlişkiler Forumu İcra Komitesi Başkanı

Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu AB dış politika sorumlusu Borrell ile görülüyor. ABD ve AB ilişkilerinde Batı karşıtlığı da gereksiz ve zarar veriyor. (Foto: Twitter/Çavuşoğlu)

Uzun süredir beklenen buluşma nihayet gerçekleşti. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken arasında 24 Mart’ta NATO toplantısı vesilesiyle yapılan görüşmeyi kastediyorum. Bu buluşma yeni ABD yönetimi ile ülkemizin ilk üst düzey yüz yüze temasını oluşturuyor. Bütün ayrıntılar gelmese de Rusya’dan alınan S-400 savunma sistemi ve İstanbul Sözleşmesinden çekilme kararımız gündeme geldiği anlaşılıyor. ABD Başkanı Joe Biden’ın Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ı ne zaman arayacağı hususu da ele alınmış olabilir. NATO Dışişleri Bakanlar toplantısının hemen ardından 25 – 26 Mart tarihlerinde Avrupa Birliği Zirvesi yapılacak. Türkiye’nin Batı ile ilişkileri masada. Konu Türkiye olunca komşularla ilişkilerimizin durumu belirleyici oluyor.

Batı deyince, Yunanistan-Kıbrıs

Pek sık olmasa da bürokraside de güncellemeler olur. Bakanlıklar birleştirilir veya isimleri değişir. Nitekim Dışişleri Bakanlığında uluslararası gelişmelere göre dairelerin isimleri zaman içinde değişim gösterdi. Bazı daireler birleştirildi veya kaldırıldı. Sovyetler Birliğinin çökmesi, Yugoslavya’nın dağılması ile Bakanlıkta yeni düzenlemeler gerekmişti. Ancak hiç değişmeyen bir yer varsa o da Kıbrıs – Yunanistan dairesidir. Genelde Batı, özelde Avrupa Birliği veya ABD ilişkileri olsun Türkiye’yi en çok yoran da bu ikili olmuştur.
Yunanistan’ın 1981’de, Güney Kıbrıs Rum Yönetiminin de 2004’de üye olmasıyla Türkiye-AB ilişkileri bu ikilinin ipoteğine girmiştir. Geçtiğimiz hafta AB Dışişleri ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell’in hazırladığı raporda da bunlar görülüyor. Raporda Türkiye’yle ilişkiler özetlenirken önce Doğu Akdeniz ve Ege’deki sorunlar vurgulanmakta, temel haklar alanında yaşanan gerilemeleri ise daha sonra dile getirilmektedir.
İlişkileri düzeltmek için yapılması gerekenler kapsamında göç alanında işbirliği, Gümrük Birliği’nin güncellenmesi, üst düzey diyalog, AB programlarına katılma ve vize muafiyeti için kriterleri karşılamaya yardımdan söz edilmektedir.

Batı hedefi, Batı karşıtlığı

Tabii bunlar Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de “uslu” davranması koşuluyla. Aksi takdirde turizm alanı da dahil bazı ekonomik yaptırımların getirilebileceği belirtiliyor.
AB ile ilişkilerimiz çok ender düzgün gitti ve genelde gergin bir şekilde gelişti. Ancak birkaç hafta öncesine kadar oldukça olumsuzdu. Karşılıklı yumuşama adımları sayesinde biraz daha sakin bir döneme girildi. Son zamanlarda Türkiye’de Batı karşıtlığının arttığı görülüyor. Yapılan anketlerde düşman olarak ABD ve birçok Avrupa ülkesi üst sıralarda yer alıyor. Ama yaşamak için nereye gitmek istendiği sorulduğunda da bu ülkelerin yine ilk sıralarda sayılması ilginç bir çelişki oluşturuyor.
Öte yandan Türkiye, Batının parçası olduğunu unutmuş veya unutturulmuştur. Bunda AB’nin de önemli bir rolü vardır. Altmış yıldan fazla süren AB ile ilişkilerimiz hayal kırıklığı silsilesi şeklinde özetlenebilir.
Türkiye, Batı’nın bir parçası olmak isteyen, arzulayan, bunu şiddetle talep eden, bunun için çok fedakârlıklar yapan ve ama bir kenara itilen, uzaklaştırılan bir ülkedir. Bunun başlıca nedeni değişenin sadece Türkiye’nin olması.

Yanılgı ve aldatma

Yüzyıllar boyunca Osmanlı’yı düşman, tehlike veya en hafifiyle bir rakip olarak gören Avrupa ülkelerinin yaklaşımları ihtiyaca göre değişti. Avrupa ülkeleri kendi aralarındaki rekabet nedeniyle Osmanlı ile ittifaklar kurmaktan çekinmediler. Ancak Osmanlı her şeye rağmen hep ayrı tutuldu.
Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasıyla Atatürk’ün başlattığı modernleşme/batılılaşma hareketleri ile değişen bizdik. Soğuk Savaş sırasında Türkiye, kendisine ihtiyaç olmasından faydalanarak NATO, Avrupa Konseyi, OECD gibi uluslararası kuruluşlara üye olurken Avrupa’nın artık bizi kabul ettiği, Batılı olduğu duygusuna kapıldı. Bunun bir aldatmaca olduğu Berlin Duvarının yıkılması ve Sovyetler Birliği’nin çökmesinden kısa bir süre sonra anlaşıldı.
Burada Türkiye bakımından bir aldanma veya inanma ihtiyacından doğan yanılgı da vardı. Batıya her yakınlaşma çalışması şu veya bu nedenle geciktirildi veya engellendi. Soğuk Savaş’ın sona ermesi ile donmuş olan eski refleksler de çözülerek, Batı ülkelerinin Türkiye’ye bakış açısı tamamen çıkara dayalı olarak sürdü, ihtiyaca göre seyretti.

Batı karşıtlığı da hayranlığı da…

Eski komünist ülkeler AB’ye üye yapılırken Türkiye deyim yerindeyse koridorda tutuldu. Bugünlerde moda olan “transactional” yani “al-ver” ilişkisi deyimi esasında hiç eksik olmadı.
Bunun yanı sıra NATO’ya 1952’de Soğuk Savaş döneminde üye olabildiğimiz için Batı’nın güvenlik ağına girdik. Bunun önemi bu aralar pek anlaşılmıyor. Hâlbuki tehlikeler geçmiş değil. Bu yüzden de bu üyelik önemlidir.
Ülkemizde Batı karşıtlığı, Batı düşmanlığı, Batı hayranlığı hepsi vardır. Yeni değildir. Ancak gereksizdir. Bu tutumlar Türkiye’yi esas hedeften uzaklaştırıyor. Amaç ülkemizin temel haklar ve hukukun üstünlüğü ilkeleri çerçevesinde her alanda yüksek standartlara erişmesidir. Bunu sağlarken de ayakları üzerinde durabilmesi ve uluslararası alanda da mümkün mertebe herkesle iyi ilişkiler içinde olmasıdır. Herhangi bir yerin parçası veya güdümünde olmadan da bunlar yapılabilir. Bunun koşulları dış düşman aramadan, gerektiğinde özeleştiri de yapabilerek, kendine güvenen bir politikaya yönelmektir.

Kıbrıs zirvesi beklenecek

AB Zirvesine dönecek olursak son olarak yapılan iki Zirvede olduğu gibi, Borrell’in raporundaki önerilerde Türkiye ile üyelik müzakerelerinin başlatılmasından söz edilmemektedir. Varsa yoksa AB’nin çıkarlarıyla, kısacası bazı üyelerin çıkarlarıyla örtüşüp örtüşmediğine bakılmaktadır.
25-26 Mart’ta Brüksel’de yapılacak Zirve’den Türkiye’ye yaptırım beklenmemelidir. Büyük ihtimalle Borrell raporunun önerileri uygun bulunacak, Türkiye’nin son dönemlerde uyguladığı “yumuşama” politikasının izlenmesinden söz edilecek ve bunların devam etmesi halinde ilişkilerin gelişebileceği, aksi takdirde ekonomik yaptırımlara “mecbur” kalınacağı vurgulanacaktır. Öte yandan, 27 Nisan tarihinde Cenevre’de Birleşmiş Milletler gözetiminde görüşmeler de başlayacağından Kıbrıs görüşmelerini bozabilecek açıklamalardan sakınacaklardır.
Özetle, AB ülkemizle ilişkileri idare-i maslahat çerçevesinde sürdürmeyi tercih etmektedir. AB pandeminin yarattığı krizle uğraşırken şu anda başka bir politika beklenmemeli. Bu durum belki bizim işimize gelecektir. Ama uzun vadede seviyeli, sürdürülebilir, düzgün ve sıkıntısız bir ilişkiye ihtiyaç var. Bunun için de konuları karşılıklı ciddi bir şekilde ele almak gerekir. İrade varsa olur.

close

Yeni yazılardan haberdar olun!

İstenmeyen posta göndermiyoruz! Daha fazla bilgi için gizlilik politikamızı okuyun.

Bunları da beğenebilirsiniz...