İki masa, iki Türkiye, iki soru

“Ankara’da altı muhalefet partisinin kurduğu seçim masası, İstanbul’da ise Rusya ve Ukrayna arasındaki arabuluculuk masası var. İki masa Türkiye’nin iç ve dış görünümü arasındaki derin çelişkiyi ortaya koyuyor.”

Bir masa Türkiye’de muhalefet ittifakının, iktidar ittifakını serbest seçimler yoluyla alaşağı etme amacıyla kuruluyor. Gündemlerinde iktidarın seçim kurallarıyla oynayarak, oy kaybına rağmen koltuğunu koruma taktiklerine karşı önlem arayışı. Bu, aynı zamanda Türkiye’nin 2023 seçimlerinden sonra bir daha serbest seçimler yoluyla iktidarı belirleyip belirleyemeyeceği sorusuna yanıt olacak.
Diğer masa Türkiye, Rusya ve Ukrayna’ya ikinci defa ev sahipliği yaparak savaşın yayılmasını durdurma çabasıyla kuruluyor. Hükümet dış politikada çoğu ülkenin talip olduğu arabuluculuk rolünü fiilen üstlenmeyi başardı. Buradaki soru Erdoğan’ın Ukrayna Kriziyle açığa çıkan fırsatı görüp ray değiştirmesiyle Batı dünyasındaki Putinesk “otoriter” algısını kırmasının seçim ekonomisi uygulamasına imkân verecek sermaye akışına dönüşüp dönüşmeyeceğidir.
Bu Türkiye’nin çelişkisidir. İçeride derinleşen ekonomik kriz, geçim sıkıntısındaki halka “ekmek bulamıyorsa pasta yesin” der gibi pahalı sağlıklı yaşam reçeteleri veren bir liderin çoğulcu demokrasinin işlemesi önüne engeller çıkarmasıyla üçüncü dünya ülkesine dönüşen Türkiye var. Dışarıda ise kâh kurt postuna bürünerek kâh güvercin kanatları açarak bölgesel güç etkisini artıran Türkiye…

Muhalefetin ayakları suya eriyor mu?

Gün itibarıyla kurulan iki masa ve iki Türkiye’nin özeti budur. Gelelim az önce değindiğimiz iki soruya.
CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun 2017’den bu yana izlediği ittifaklar siyaseti, İYİ Parti lideri Meral Akşener’in desteğiyle 2019’da Erdoğan’a siyasi hayatındaki ilk ağır yenilgisini, kendi yuvası saydığı İstanbul’da tattırdı. İlk defa 28 Şubat’ta Kılıçdaroğlu ev sahipliğinde buluşan Akşener, DEVA, Gelecek, Saadet ve Demokrat parti liderleri Ali Babacan, Ahmet Davutoğlu, Temel Karamollaoğlu ve Gültekin Uysal, tam bir ay sonra, 27 Mart’ta Babacan ev sahipliğinde buluştu.
Babacan bu toplantıdan iktidara gelinmesi halinde izlenecek yol haritasının çıkmasını, ya da en azından bu amaçla bir çalışma grubu kurulmasını umuyordu. Ancak AK Parti ve Erdoğan’ın müttefiki Devlet Bahçeli yönetimindeki MHP oylarıyla seçim yasasının değiştirilmesi girişimi, muhalefetin ayaklarını suya erdirdi. Önlerindeki en acil sorunun seçimi kazanmak olduğunu ve bunun hiç de çantada keklik olmadığını gördüler. Toplantı sonrası yayınlanan bildirideki en önemli sonuç, seçim güvenliğini sağlamak için çalışma grubu kurulması oldu.

Erdoğan’ın manevra yeteneği

Altı partili muhalefet ittifakının sonuç bildirisinde hükümetin izlediği Ukrayna politikasına verilen dolaylı destek de dikkat çekiyor. Bu dolaylı desteği şu cümleden anlıyoruz:
• “Bu kriz bize akılcı, tutarlı ve ülkemizin orta ve uzun vadeli stratejik menfaatlerini dikkate alan bir dış politikanın önemini bir kere daha göstermiştir.”
Erdoğan’ın Ukrayna Krizinde izlediği, izlemek zorunda kaldığı siyasetin şu ana dek başarılı olduğu açık. Bir kaç ay önce Montrö Sözleşmesinin Türkiye’nin çıkarına olduğuna dikkat çeken emekli amiraller, Kanal İstanbul’a toz kondurmama aşkıyla hala yargılanırken Montrö Sözleşmesine sahip çıkarak uluslararası politikada ön alma Erdoğan’ın yüksek manevra yeteneğinin son kanıtı oldu. 24 Mart’taki olağanüstü toplantıda Brüksel’den diğer NATO liderleriyle birlikte Rusya Cumhurbaşkanı Vladimir Putin’e “dur” diyen Erdoğan, 27 Mart’ta Putin’i arayarak fırsatların tükenmediğini söyledi ve Rusya ile Ukrayna heyetlerinin 28 Mart’ta İstanbul’da bir masa etrafında toplanması fikrine ikna etti. Bunu da ABD Başkanı Joe Biden’ın, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un uyarısıyla yumuşattığı Putin’in “iktidardan gitmeli” çağrısı sonrasında yaptı.

Putin de Erdoğan’a yardım etmişti

Putin 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sırasında Erdoğan’a ABD ve AB’den bulamadığı desteği vermişti. Şimdi Erdoğan da Putin’e Ukrayna Krizinden çıkış yolunu gösteriyor.
Erdoğan’ın telefonundan bir gün önce Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun Doha’da Ukrayna’nın NATO’ya girişinin söz konusu olmadığı beyanı önemliydi. Bu beyan Rus oligarkların açıktaki paralarını yasaları ihlal etmedikçe Türkiye’ye getirebilecekleri beyanının gölgesinde kaldı. Yine Erdoğan’ın telefonu öncesinde Putin’in bağımsızlıklarını tanıdığı Ukrayna’nın Luhansk ve Donnetsk bölgeleri “Rusya’ya katılma referandumundan” söz etti. Bu da krizin Rusya’nın Kırım’ın yanı sıra Luhansk ve Donetsk bölgelerine de el koymasıyla sonuçlanacağına işaret ediyor.
ABD ve Avrupa’dan gelen NATO ve AB üyeliği dolduruşlarına fazla güvenip ülkesini perişan eden Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodimir Zelensky kabul ettiği müddetçe, Çin dahil uluslararası topluluk, savaşın yayılmaması adına bu çözümü onaylayacak gibi görünüyor. Bunu sağlayanın Erdoğan olması Türkiye’ye puan getiriyor.
Soru, bu prestijin Erdoğan’ın seçim ekonomisine yüklenip belki de “yine ben kurtarırım” propagandasıyla baskın seçime gidip gitmeyeceğidir.

Birinci masa ve karmaşık sorunlar

İç siyaset bakımından hayli karmaşık bir manzara var.
Erdoğan ekonomik krizi gözlerden kaçırmayı medya üzerindeki inanılmaz baskı ve hâkimiyetiyle sağlamaya çalışıyor, bir ölçüde başarıyor da. Hemen bütün anketler ekonomik krizin sadece Erdoğan’ın AK Partisine değil, Bahçeli’nin MHP’sine de oy kaybettirdiği hemen bütün anketlerde görülüyor. Bu durumun AK Parti Genel Merkezinde de alarm zillerini çaldırdığı ve seçim yasası değişikliğinin de yetmeme ihtimaline karşı yeni taktikler üzerinde çalıştığı anlaşılıyor.
Öte yandan KONDA araştırma şirketi Genel Müdürü Bekir Ağırdır, Erdoğan’ın kitle partisi olmaktan kimlik partisine dönüş yaptığını ve “Ben gidersem” korkutması sayesinde oy kaybını yavaşlattığı kanısında. MetroPoll araştırma şirketini yöneten Özer Sencar ise, Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı seçilebileceği ve seçilemeyeceğini söyleyenlerin yüzde 30 civarında kilitlendiğini, yüzde 30’a yakın bir kesimin ise bunun Erdoğan’ın karşısına çıkacak rakibe bağlı olduğunu söylüyor. Sencar’ın bu saptamasına, bir sonraki cumhurbaşkanının kim olacağında söz sahibi olan -HDP’nin de ötesinde- Kürt seçmenin dahil olduğunu varsaymalıyız.

Muhalefetin öncelik sorunu

Buradaki iki soru, Erdoğan’ın Bahçeli’ye rağmen Kürt seçmeni yeniden kazanacak adımlar atıp atamayacağı, Kılıçdaroğlu’nun da muhafazakâr seçmeni kaybetmeden -ki kendi ismi de seçeneklerden biridir- Kürt seçmenin itiraz etmeyeceği bir adayı iktidar ittifakına önerip önermeyeceğidir.
Muhalefetin bir öncelik sorunu olduğu ortada.
Asıl sorunun seçimi kazanmak olduğunu görmeleri ve seçmene de göstermeleri gerekiyor.
Sanki seçim olup bitmiş, Erdoğan’ı sandıkta yenmişler de sonrasını düşünüyorlar söylemleri, en büyük avantajlarını kaybetmelerine yol açabilir. Bu muhalif seçmende, 2019’daki seçim tekrarında CHP’li Ekrem İmamoğlu karşısında yenilen Erdoğan’ın yine yenilebileceği umut ve beklentisidir.
Çoğu seçmene göre, seçimi kazanmış gibi sonrasını tasarlamaya çalışmanın Fatih Sultan Mehmet kuşatması altındaki Bizans’ta ulemanın meleklerin cinsiyetini tartışmasından farkı yoktur. Aski halde her ay yeni masa kurmak iman tazelemekten öteye zor geçebilir.
Muhalefet bloku önceliğinin iktidarın seçim mühendisliğine karşı önlemler geliştirerek seçimi ilk turda kazanabilecek bir adayı seçmenin önüne çıkarmak olduğunu sonunda anlamaya başladı mı? Bir soru da budur.

close

Yeni yazılardan haberdar olun! Lütfen aboneliğinizi güncelleyin.

İstenmeyen posta göndermiyoruz! Daha fazla bilgi için gizlilik politikamızı okuyun.

Bunları da beğenebilirsiniz...