Londra Metropolitan Üniversitesi
Önce Rusya-Ukrayna Savaşı, ardından ABD-İsrail ittifakının başlattığı İran Savaşı, Avrupa’nın hep patlamaya hazır barut fıçısı Balkanlar bölgesinde sorunları dondurmuş, daha doğrusu ertelemişti. Sırbistan bu ertelenmiş kriz alanlarında yeniden hareketlenmeye, yeni bir siyaset üretmeye başladı. Cumhurbaşkanı Aleksandar Vučić; Bir yandan AB ile bağlarını koparmıyor, hatta enerji alanında Avrupa mekanizmalarına yaklaşmaya çalışıyor; Öte yandan Rusya ile ilişkilerini
Research Istanbul’un 16 Mart 2026 tarihinde aboneleriyle paylaştığı Türkiye Raporu araştırması, Türkiye toplumunun ruh hâline dair önemli ve düşündürücü bir tablo sunuyor. Araştırmadaki tüm veriler, 2-6 Mart 2026 tarihlerinde Türkiye genelinde 2000 kişiyle yapılan ankete dayanıyor. Ortaya çıkan tablo açık; Türkiye’de toplumsal gerilim artıyor. Siyaset de artık yalnızca partiler, liderler ya da seçimler meselesi değil,
İran savaşı, İngiltere siyasetinin en hassas noktasına dokundu ve dokunmaya da devam ediyor. Burada soru şu olmalı; Washington’la “özel ilişki”yi sürdürürken, Londra’yı Ortadoğu’da yeni bir savaşın parçası yapmamak mümkün mü? Keir Starmer’ın son günlerdeki tutumu temkinli ve kontrollü. Mesaj seti büyük ölçüde serinkanlılık, ölçülü adımlar, ulusal güvenlikte netlik ve en önemlisi Birleşik Krallık’ın ilk saldırılarda
ABD’nin İran’a dönük askeri hazırlık sinyalleri güçlenirken, Türkiye ve Katar gibi bölgesel aktörler çatışmayı durdurmak için yoğun bir diplomasi yürütüyor. Ancak krizin bir ayağı da doğrudan Avrupa’ya uzanıyor. İngiltere’nin ev sahipliği yaptığı iki kritik üs son zamanlarda gündemde. Bunlardan ilki Diego Garcia, Hint Okyanusu’nda ABD-İngiltere ortak kullanımındaki bir stratejik platform. İkincisi ise RAF Fairford,
9 Şubat’ta Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın TV röportajında söylediği “Savunma sanayii artık bizim vazgeçilmez bir dış politika alanımızdır” cümlesi, bana göre güncel bir açıklamadan daha fazlası. Çünkü bu cümle, Türkiye’de savunmanın son yıllarda kazandığı iki yönlü ağırlığı tek hamlede görünür kılıyor: Dışarıda, diplomasi ve pazarlık gücünün bir aracı; içeride ise siyasal meşruiyetin ve aidiyetin vitrinlerinden
Avrupa Birliği artık ticaret politikasını “serbestleşme” dilinden çıkarıp ekonomik güvenlik ve stratejik özerklik sözlüğüne taşıyor. Yeni dönemin parolası, üretimi kıta içine çekmek, kritik sektörlerde Avrupa içi kapasiteyi büyütmek, tedarik zincirlerini kısaltmak, gerektiğinde de Avrupa tercihine dayalı bir sanayi koruması kurmak. Brüksel’in bunu açıkça söylemeye başladığı çerçeve de ortada. Avrupa Ekonomik Güvenlik Stratejisi, rekabeti artırmayı, riskleri
Terörsüz Türkiye süreci hâlâ son derece belirsiz ve kırılgan bir zeminde ilerliyor. Ankara’da bu dosyanın tüm boyutlarına gerçekten hâkim olan aktör sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. Sürecin siyasi sahipliği konusunda Cumhurbaşkanı Erdoğan ile MHP lideri Devlet Bahçeli arasında, tarsine bütün beyanlara rağmen tam bir uyumdan söz etmek zor; özellikle yöntem, öncelikler ve tempo bakımından ciddi
Londra’dan baktığınızda Suriye denkleminde ortaya çıkan manzara şu: Ankara, tüm hatalarına ve iniş çıkışlarına rağmen sahada “faydalı ve akıllı” bir aktör olarak görülüyor; aynı cümleyi Tel Aviv için kurmak ise diplomasinin kapalı kapıları ardında bile pek mümkün değil. Bu kanaat, geçen hafta King’s College London’da konuşmacı olduğum “Rivals, Partners or Spoilers? External Actors in a
Eylül ayında açıklanan enflasyon verileri, yalnızca mevsimsel etkilerle açıklanamayacak bir hızlanmaya işaret etti. Gıda ve hizmet kalemlerinde süregelen yapışkanlık, kur geçişkenliği ve kamu fiyat/vergilerindeki ayarlamalar, hane bütçelerini her zamankinden fazla sıkıştırıyor. Ücret artışları nominal olarak sürse de alım gücü erozyonu derinleşiyor; beklentilerde “çıpa” kaybı (de-anchoring) belirgin. Kısacası ekonominin gidişatı hala iktidarın Aşil Tendonu, yumuşak karnı









