Prof. Dr. George Mason Üniversitesi, Barış ve Çatışma Çözümleri Carter Okulu Dekanı
İsrail ve ABD’nin İran’a yönelik saldırılarıyla başlayan askeri tırmanma, İran’ın İsrail’e misillemeleri ve bölgedeki Amerikan üslerine yönelik saldırılarıyla birlikte hızla genişleyen bir güvenlik krizine dönüşmüş durumda. Çatışmanın coğrafyası genişledikçe, Orta Doğu’nun yeni ve daha tehlikeli bir bölgesel savaşın eşiğine sürüklendiği yönündeki kaygılar da artıyor. Bu noktada tartışma çoğu zaman askeri dengelere odaklanıyor. Oysa daha temel
2026 Münih Güvenlik Konferansı daha başlamadan yayımlanan Münih Güvenlik Raporu dikkat çekici bir kavramla açıldı: “wrecking-ball politics”; bina yıkımlarında kullanılan “yıkım güllesi” anlamına geliyor. Rapor, mevcut uluslararası düzen kurumlarının büyük güç rekabeti ve yıkıcı jeopolitik hamleler nedeniyle aşındığını vurguluyordu. Mesaj açıktı: Mevcut mimari zorlanıyor. Konferans salonlarında ise sahne tanıdıktı. ABD-Çin rekabeti, Rusya-Ukrayna savaşı, NATO’nun geleceği,
DEM Parti heyetinin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Külliye’de yaptığı görüşme, bir süredir beklenen ama çerçevesi belirsiz temaslardan biriydi. Ancak bu kez görüşme, yalnızca bir diyalog fotoğrafı olarak kalmadı. Aynı gün Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Terörsüz Türkiye” inisiyatifini bir başarı olarak tanımlaması ve Meclis’te kurulan komisyonun raporunun tamamlanmak üzere olduğunu açıklaması, sürecin yeni bir evreye girdiğine işaret
Ortadoğu’da gerilim yeniden yükselirken, Washington’da İran’a yönelik sınırlı bir askeri müdahale ihtimali giderek daha açık biçimde konuşuluyor. Bu tartışma, nükleer tesislere yönelik “nokta atışı” saldırılardan bölgesel vekalet ağlarının hedef alınmasına kadar uzanan geniş bir yelpazeyi kapsıyor. Türkiye’nin bu tabloda yeniden olası bir arabulucu olarak anılması ise şaşırtıcı değil. Ancak asıl soru şurada düğümleniyor: Türkiye, ABD
Suriye’nin kuzeydoğusunda SDG ile Şam arasında varılan ateşkes ve entegrasyon anlaşması, yalnızca Suriye iç savaşı açısından değil, Türkiye’de barış tartışmaları bakımından da yeni bir eşiğe işaret ediyor. Uzun süredir Türkiye’de barış ihtimalini ertelemenin en güçlü gerekçelerinden biri olarak sunulan “Suriye belirsizliği”, bu gelişmeyle birlikte zayıflamış durumda. Jeopolitik riskler ortadan kalkmadı; ancak barış ihtimalini sürekli ileriye öteleyen









