Dün Şanlıurfa’da, bugün (15 Nisan 2026) Kahramanmaraş’ta yaşanan okul baskınları yalnızca “güvenlik açığı” başlığıyla ele alınamayacak kadar derin, çok katmanlı ve toplumsal bir krizi işaret ediyor. Elbette okulların fiziki güvenliği, giriş-çıkış denetimleri, risk analizleri ve acil müdahale planları hayati önemdedir. Ancak bu olayları sadece kapıya konulacak bir güvenlik görevlisi ya da metal dedektörle açıklamak,
Kahramanmaraş’ta kendi okulunu silahla basan 14 yaşındaki çocuk, 8’i öğrenci, 1 ‘i öğretmen olmak üzere 9 kişiyi öldürdü, 6’sı ağır 13 kişiyi yaraladı. 15 Nisan öğle saatlerinde meydana gelen olay üzerine Adalet, Milli Eğitim ve Sağlık bakanlarıyla birlikte şehre giden İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi yaralılardan üçünün durumunun kritik olduğunu açıkladı. Vali Mükerrem Ünlüer, 8’inci sınıf
Türkiye ve Suriye’de 13 şehri yıkıma uğratan Kahramanmaraş merkezli iki büyük depremin yıldönümünde binlerce insan depremin başladığı saat olan 4:17’de enkazlarda ve meydanlardaydı. “Sessiz yürüyüşlere” katılanlar “sesimi duyan var mı” “depremi unutma unutturma” dediler. Geçen yılın ardından yine enkazlarının başında ve sokaklarda olan binlerce insan “sesimi duyan var mı” dedi. 1 sene sonra Antakya'da 04.17'de
2023’ü nasıl anımsarsınız diye bir soru sorulsa herhalde iyi ki geride kaldı deriz. Ne yazık ki 2024 de bize pek iyi görünmüyor. Ancak bu tür ifadeleri geçmiş yıllar için de kullanmadık mı? Dünyanın savaş ve çatışmadan uzak olduğu yıllar azdır. Ama yine de büyük savaş dediğimiz durumlar İkinci Dünya Savaşından bu yana pek olmamıştır. Avrupa
Kasım ayında bir günlüğüne gittiğim Malatya gezisinde oldukça üzücü bir görüntü ile karşılaştım. 6 Şubat depreminin üstünden neredeyse 10 ay geçtikten sonra hâlâ bazı binaların yıkıntıları duruyor ve birçok depremzede minicik konteynerlerin içinde yaşamlarını sürdürmek zorunda. Gittiğimiz toplantı öncesi yaptığımız 2 saatlik şehir gezisi gerçekten iç burkucuydu. Daha birinci basamağın “a” bendinin ancak aşıldığını görmüştük.
Gazeteci Hrant Dink’in katili Ogün Samast yarın bir gün sırayla değişik Türk büyüklerinin elini öpüp hayır duasını alsa şaşırmazsınız değil mi? Peki öbür gün milletvekili ya da vali olarak karşımıza çıksa? Ona da şaşırmaz çoğumuz, ama Anayasa Madde 76 izin vermiyor; şimdilik diye ekleyeyim. Anayasa izin verse siyaseten mümkün olabileceğinden, çoğumuzun kuşkusu yok. Çünkü geçmişte
Son iki hafta içinde ülkesini seven herkesi üzmesi gereken iki önemli gelişmeye tanıklık ettik. Bunların her ikisi de basınımızın pek ilgisini çekmedi. Yayınlanan tek tük birkaç haber de, günlük hayatın sıkıntılarını yaşayan sokaktaki insanlar tarafından fark edilmedi. Her iki gelişmenin de kesiştiği yer şu soruyu davet ediyor: Türkiye’nin siyasi ve ekonomik bağımsızlığı ne durumda? Türkiye,
İki büyük depremin ardından yaşanan nüfus hareketleriyle seçim sistemimiz yeniden gündeme geldi. Şimdi, depremzede vatandaşlarımızın oylarını kullanırken sorun yaşayıp yaşamayacağı kaygısı da başladı. Hukuki metinlerimiz böylesi büyüklükte nüfus hareketlerini öngörmediği için seçimlere yaklaştığımız bu günlerde konunun siyasal hayata etkisi giderek önem kazanıyor. Akla ilk gelen, depremzedelerin anayasal haklarını kullanmalarının sağlanmasıydı. YSK’nın çalışmasıyla, çadır ve konteynerde
Siyasette yaşanan deprem, fiziki depremin yarattığı derin acıların üzerini dahi örtüyor son birkaç gündür… Seçime az zaman kalmışken yapılan sert hamleler, bozulan oyunlar gündemi belirliyor. Sebebi gayet basit; bu defaki seçim, ‘Türk tipi başkanlık” olarak pazarlanan, denetimsiz bir rejimin oylanması olacak. Eğer, onaylanırsa, Türkiye, yarı demokrasiden, tam otoriter bir rejime geçecek. Laiklik biraz daha hasar






