Perşembe günü Londra’nın öncülüğünde düzenlenen çevrim içi Hürmüz toplantısı ilk bakışta enerji güvenliği için atılmış teknik bir diplomatik adım gibi görünebilir. Gerçekten de temel amaç buydu ve Londra için elzemdi. Türkiye’yi temsilen Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın katıldığı çevrim içi toplantıda, Birleşik Krallık’ın biraraya getirdiği 35’ten fazla devletin temsilcileri, İran’ın fiilen kapattığı Hürmüz Boğazı’nda askeri tırmanmayı
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın 1 Nisan’da AK Parti grubuna hitabından CHP lideri Özgür Özel’le söz düellosu kısımlarını ayıkladığımızda, geriye aslında dış muhataplara verilmiş önemli bir mesaj kalıyor. Bu mesajın ABD ve İsrail’in başlattığı İran Savaşı’nın bölgesel ve küresel etkileriyle bir Sünni-Şii çatışmasına dönüşmesi endişesini öne çıkarttığını görmek için biraz satır arası okuması gerekiyor. Erdoğan, Türkiye’nin bu
Hürmüz Boğazı küresel bir boğaz; genellikle küresel enerji sisteminin kalbi olarak tanımlanıyor. Doğru ama eksik: Hürmüz küresel bir geçittir fakat hayati önemi öncelikle Asya içindir, Hürmüz Asya’nın hayat hattıdır. Bugün bu dar su yolundan geçen enerji akışının büyüklüğü tartışmasız. Günlük yaklaşık 20–21 milyon varil petrol, yani küresel tüketimin yaklaşık yüzde 20’si, bu hat üzerinden taşınmaktadır.
ABD ve İsrail’in İran’a saldırmaları ile başlayan ve Körfez ülkelerine de sıçrayan savaş Türkiye ekonomisini nasıl etkiler? Soru ne kadar açıksa ilk yanıt da bir o kadar açık: Çok fazla belirsizlik var. Bu savaş ne kadar daha sürecek? Savaş bitse bile Hürmüz Boğazı’nda trafik güveni sağlanabilecek mi? Petrol kuyularının, boru hatlarının ve depolama tesislerinin yeniden
ABD-İsrail ittifakının lider kadroları öldürünce rejimin kısa sürede devrileceği hesabıyla kısa süreceğini tahmin ettiği İran savaşı dördüncü haftasına girdi. Savaş kısa sürseydi, hedeflenen yeni İran rejimin zaten ABD ile iyi geçineceği garanti sayıldığından Hürmüz Boğazı’ndan tankerlerle petrol ve doğal gaz akışını da aksatmayacaktı. Hesaplar tutmadı. 21 Mart Nevruz Bayramı’na kadar biteceği hesaplanan savaş, Nevruz günü
Dünyanın büyük güçleri arasında enerji krizine en hazırlıklı ülke hangisi diye sorulsa, çoğu kişinin aklına ilk olarak ABD gelir. Üretim gücü, LNG ihracatı ve finansal derinliği bu cevabı destekler. Ama soruyu biraz değiştirirsek tablo da değişir. Uzun süreli bir arz şokunu, fiyat dalgalanmalarını ve jeopolitik akış kesintilerini en soğukkanlı şekilde kim yönetebilir? İşte bu noktada
ABD ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı savaş yalnızca askeri bir çatışma değil, aynı zamanda devasa bir ekonomik şoktur. Bu savaşın en belirgin özelliği insanların can ve mallarına verilen zaiyatın yanı sıra savaşın genel ekonomik faturası olacak ve bu konu küresel düzeyde gün geçtikçe daha önem kazanacaktır. Savaş nedeniyle kullanılan mühimmatın maliyeti, donanmaların günlük giderleri, enerji
Bu sabah dünya tek bir krize uyanmadı. Üç ayrı fay hattı aynı saatlerde hareketlendi. Pakistan, Afganistan sınırındaki çatışmayı “açık savaş” olarak tanımladı. İsrail, ABD ile koordineli şekilde İran’ın nükleer tesislerini hedef aldı. İran, misillemeyle Körfez’de ABD varlığına yönelik saldırılara girişti. Aynı anda Rusya–Ukrayna savaşı da sürüyor. Bu tabloyu tekil olaylar olarak okumak yanıltıcı olur. Bu,
Öncelikle şunu belirtmeli: ABD Başkanı Donald Trump 22 Haziran İran saldırısıyla inisiyatif almadı. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun çizdiği hatta ilerleyerek, kendi üslûbunca, kişisel karakteri ve ABD’nin iç siyasetinin dengeleri doğrultusunda hareket etti. Elbette, buradan kendine bir “dünya liderliği” parsası çıkaracaktır. Ancak, gerçek “güdüldüğü” yönde giderek bu adrese çıktığıdır. İran’ın bu aşamada nükleer kaynaklarının bir kısmını,
- 1
- 2







