Blog

Seçime 10 gün kala sonucunu belirleyecek 5 etken

Türkiye 31 Mart’ta, ekonomi, iç ve dış politikada sonuçları daha önce görülmedik ölçüde genel gidişi etkileyecek bir yerel seçim yapacak.
Gerilimin bizzat siyasete yön veren isimler tarafından yükseltildiği bir kampanya sürecinde geldiğimiz son on günlük aşamada seçimin sonucunu belirleyecek etkenler beş başlık altında toplanabilir.
1- EKONOMİ ETKENİ: Hayat pahalılığı giderek kitleleri zorlayan bir etkene dönüştü. Öncelikle MHP lideri Devlet Bahçeli’nin, devamında Cumhurbaşkanı ve AK Parti lideri Tayyip Erdoğan’ın dikkatleri (hatta Yeni Zelanda’daki korkunç terör eylemini dahi bu soruna eklemleyerek) “beka” sorununa çekmeye çalışmalarına karşın, kamuoyu çalışmaları halkın yüzde 80 gibi ezici bir çoğunluğunun ilk sıraya hayat pahalılığı ve işsizliği koyduğunu gösteriyor. TİK ve Merkez Bankası yeniden yüzde 20 ve üstünü gören enflasyondaki asli neden olarak gıda fiyatlarını gösteriyor; yani en çok etkilenenler dar gelirli kesimler. AK Parti’nin ekonomik büyüme lokomotifi inşaat sektörünün durmaya yüz tutması, enerji sektörünün sıkıntıya düşmesi ve turizm sektörünün Rusya ve Almanya tarafından kolaylıkla manipüle edilir hale gelmesi atılacak adımları zorlaştırıyor. İç ve dış tahminler Türk ekonomisinin 2019’da daha önceden öngörüldüğü kadar büyüyemeyeceğini, enflasyonun ve işsizliğin tek haneye inmesinin mümkün görülmediğini söylerken, Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın seçim sonrası her şeyin düzeleceği açıklamaları, teskin edici olamıyor. Üstelik ekonomi üzerinde bu defa ciddi bir dış politika etkeni de bulunuyor: ABD ile Rus S-400 füzeleri alımına karşı F-35 jetlerine el konulması tehdidi ve ekonomik yaptırım tehdidi, hükümetin seçim sonrası alacağı tutuma bağlı olarak ekonominin gidişatına pay sahibi olacak gibi görünüyor.
2- MAĞDURİYET ETKENİ: Akit TV muhabiri Mehmet Özmen’ın Ulucanlar cezaevi müzesindeki darağacı önünde çekim yaparak “toplumun” (Abdullah Öcalan ve Fethullah Gülen’ın yanı sıra) CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun da “asılması” beklentisinde olduğu yolundaki yayını kan donduran türdendi. Açıkça hedef gösterme ve suç olan fiili övme özellikleri taşıyan bu yayın idare tarafından görmezden gelindi, yargı ise ancak CHP’nin sert tepkisi sonrası harekete geçti. Meraklıları, benzeri kara propaganda taktiklerinin Soğuk Savaş sürecinde hem Amerikan istihbaratı CIA, hem Sovyet istihbaratı KGB tarafından Avrupa, Latin Amerika ve Orta Doğu’da siyasete müdahale operasyonlarında kullanıldığını bilir. Ancak AK Parti ve MHP seçim kampanyası yöneticilerinin Ankara’da Mansur Yavaş, İstanbul’da Ekrem İmamoğlu örneklerinde görüldüğü gibi sansasyonel, hatta kurmaca iddiaları kendi kontrolleri altındaki medya üzerinden yaymakta fayda gözettikleri anlaşılıyor. Oysa bu tür girişimlerin mağduriyet etkeni olarak ters tepme ihtimali bulunuyor. Erdoğan’ı Cumhurbaşkanlığına yükselten yolun başlangıcında, okuduğu hamasi bir şiir nedeniyle hapsedilmesinin getirdiği mağduriyet etkeninin de bulunduğu biliniyor.
3- ERDOĞAN ETKENİ: Erdoğan’ın toplumdaki desteği AK Parti’ye verilenden yüksek. Hatta MHP seçmeninin ciddi bir kısmının da ülkenin lideri olarak Erdoğan’ı saydığı kamuoyu araştırmalarında görülüyor. Cumhurbaşkanı, burada yola çıkarak bu seçimde AK Parti adaylarını da gölgede bırakacak şekilde 81 il ve 992 ilçedeki bütün muhalefet adaylarının karşısına, bizzat kendisini koyarak kampanya yürütüyor. Seçmene “aslında beni seçmiş olacaksınız” diyerek hükümet yetkilerinden sonra belediye yetkilerini de fiilen elinde toplama işareti veriyor. Oysa bu durum AK Parti’nin ağır toplarını arka planda bırakıyor. Bahçeli’nin cumhurbaşkanlığı seçimini öne aldırmasıyla son Başbakanlık makamını bir yıl önce bıraktıktan sonra, Meclis Başkanlığı makamından da (kendi deyimiyle) “erken emekli” edilen İstanbul belediye başkan adayı Binali Yıldırım gibi “iki numara” niteliğindeki bir isim dahi gölgede kalıyor. Ankara’da Mehmet Özhaseki gibi bakanlık yapmış adayların, İzmir’de Nihat Zeybekçi’nin, rakipleri Mansur Yavaş ve Tunç Soyer ile kamuoyu önünde tartışmak istediklerini dile getiriyorlar, ancak henüz izin alabilmiş değiller. Erdoğan, bütün muhalif adayları karşısına tek başına kendisini koyarak büyük risk alıyor; büyük risklerin kazancı da kaybı da büyük olabilir.
4- İTTİFAK ETKENİ: Erdoğan 2018’de Cumhurbaşkanlığı seçimlerini ilk turda yüzde 52 oyu MHP desteği sayesinde almıştı. Keza bu seçimlere Bahçeli’yle girmek zorunda kalması da hem 2017 cumhurbaşkanlığı sistemi referandumunda “hayır” diyen büyükşehirleri kaybetmemek, hem de toplamı yüzde 52’nin, hatta yüzde 50’nin altına düşürmemek kaygısıyla oldu. Bahçeli 2015 7 Haziran seçim gecesinden itibaren bu zafiyeti değerlendirerek, MHP’deki konumunu koruyup güçlendirecek ve devlet işlerinde sorumluluk üstlenmeden etkili olacak bir “ortak yaşam” modeli geliştirdi AK Parti ile. Erdoğan da kendi konumunu koruyabilmek için buna mecbur kaldı. Bu yüzden AK Parti’nin örneğin Kürt seçmenle olan ilişkisi tehlikeye düştü. CHP-İYİ ortaklığı buna tepki olarak gelişti. Karşı denge olarak ortaya atılan CHP-İYİ ortaklığının “PKK ve FETÖ güdümünde olduğu” iddiası bekleneni veremedi. CHP-İYİ ittifakının da her iki parti tabanını memnun ettiği söylenemez; özellikle aday belirleme sürecinde ciddi travmalar, toplu istifalar yaşandı. Ancak asıl rahatsızlığın milliyetçi söylem öne çıktıkça MHP’ye zemin kaybettiklerini söyleyen AK Parti teşkilatlarında olduğu anlaşılıyor. İttifaklar siyasetinin her iki cepheye de kazandıracakları olduğu kadar kaybettireceklerinin de bulunması seçim sonucunu belirleyecek bir etken olarak öne çıkıyor.
5- SEÇİM YORGUNLUĞU ETKENİ: AK Parti-MHP ortaklığı kendi seçmenini sandığa götürmek üzere geliştirdiği taktikler, aslında bu seçim “CHP yönetimini cezalandırmak” amacıyla sandığa gitmeyecek olan seçmeni, ittifaka tepki olarak sandığa gitmeyecek İYİ Parti seçmenini, hatta sırf tepkisel olarak HDP seçmenini dahi AK Parti-MHP ortaklığına karşı sandığa taşıyabilir. Ama bütün bunların ötesinde toplumda bir seçim yorgunluğu havası da gözleniyor. Erdoğan’ın bugüne dek hemen her yıl, seçim, ya da halkoylamasına giderek, o sandığa özgü bir zıtlaşma konusu bulup işleyerek başarıya ulaşma, gücünü pekiştirme taktiği başarılı oldu. Ancak belediye seçimlerinin adeta Çanakkale Direnişi ile hatta İstiklal Savaşı’yla bir tutularak ölçeğinden çıkarılması, halkın hayat pahalılığı ve işsizlik gibi sorunlara ideolojik hedefler öne çıkarılarak çözüm bulunamayacağı endişesine kapılmasına yol açıyor olabilir. Dolayısıyla sandığa gitmeme, ya da tepkisel oy kullanma gerek AK Parti-MHP, gerekse CHP-İYİ ortaklıklarına belli riskler getiriyor ve seçim bıkkınlığını da 31 Mart’ın sonuçları üzerinde pay sahibi olacak bir etken haline getiriyor.

CHP-İYİ cephesinde erken rehavet pahalıya patlayabilir

– Dereyi görmeden “Ankara cepte, İstanbul sırada” sözlerine paçaları sıvamak Kılıçdaroğlu ve Akşener’i hezimete götürebilir
Doğrusu Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan da yapabileceği bütün hataları yapıyor ama, iktidar onda.
Örneğin Erdoğan kendi adaylarını gölgede bırakıyor. Binali Yıldırım’ı önce Başbakanlık, sonra Meclis Başkanlığından “(Yıldırım’ın kendi deyimiyle) “erken emekli” edip İstanbul sahasına sürdü ama AK Parti teşkilatı Başkan diye bir kişiyi tanıdığı için Yıldırım’a elinin ucuyla sahip çıkıyor. Ankara’da Mehmet Özhaseki kamuoyu önünde Mansur Yavaş’la tartışma yapmak için liderinden izin istiyor ama Erdoğan Türkiye’de 81 il merkezi ve 992 ilçedeki bütün muhalefet adayları karşısında tek aday olarak kendisini koymak istiyor. İzmir’de Nihat Zeybekçi AK Parti’ye Egeli bir tanıtım kampanyası ile başlamışken, Erdoğan’ı MHP lideri Devlet Bahçeli’yle birlikte karşısında buluyor.
Örneğin Erdoğan, Bahçeli’nin zorlamasıyla öne çıkardığı “Beka” kampanyasının tutmadığını gördü. Kampanyanın başlangıcında CHP, İYİ ve Saadet’i, sırf HDP’yi terörist ilan etmedikleri için terörist işbirlikçisi ilan eden Erdoğan, en son “HDP’ye oy verenler terörist değil, HDP’li [yöneticiler] terörist” deme noktasına geldi. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun CHP’li İstanbul Belediye Başkan Adayı Ekrem İmamoğlu’nu “Sezgin Tanrıkulu’dan tiksindiğini” söylemeye çağırmasının nasıl ters teptiğine şahit oldu. Ama bu söylemin ters teptiğini, Kürt oyları sadece HDP etrafında değil, HDP’nin aday göstermediği yerlerde muhalefet adaylarına topladığını gördüğü halde, Bahçeli vetosunu aşamıyor.
Son olarak Kabataş palavrasının kötü bir tekrarı olarak piyasaya sürülen, ama Erdoğan yörüngesinde olsalar da vicdanlı yazarlar tarafından dahi yalanlanan 8 Mart’ta İstiklal Caddesindeki Kadınlar Günü yürüyüşünde “Ezan protesto edildi” kampanyasının dar bir çevre dışında yankı bulmadığı görüldü.
Örnekler çoğaltılabilir. Ama dediğimiz gibi Erdoğan iktidarda ve iktidarın bütün imkânlarını, iktidarını sürdürmek için kullanmaktan çekinmediğini şimdiye dek defalarca gösterdi. Gazeteci Gökçer Tahincioğlu, T24 sitesinde Bilgisayar Mühendisleri Odası uzmanlarının iddialarına dayanarak, Yüksek seçim Kurulunun kullandığı Seç-Sis programının, istenirse muhalefet adaylarının kazandırılmayacağı şekilde müdahalelere imkân verdiğini yazdı.
Ama yalnızca o da değil. Erdoğan adayları değil kendisini öne çıkararak aslında hayat pahalılığından Suriyeli göçmenlere kadar her sorunun faturasını üzerine alıyor ama bu durum, ona bir ikazda bulunmak isteyen kendi seçmeninin ondan koptuğunu göstermez. Seçmenin büyük kısmı henüz Erdoğan’dan bıkmış, o gitsin de kim gelirse gelsin dediği izlenimi vermiyor. Belediye seçimleri, iktidarı değiştirmeyeceği için, iktidara uyarıda bulunmak için ideal zeminlerdir.
Dolayısıyla muhalefetin düşeceği en büyük hata, şu anda kamuoyu yoklamalarında AK Parti’yi inişte gösteren seçmenlerin 31 Mart’a kadar görüşünü değiştirmeyeceğini düşünmek, hatta 31 Mart’ta desteğini azaltmış olsa dahi Erdoğan’dan, AK Parti’den koptuğunu var saymak olacaktır.
Bu konuda muhalif cephede en akılcı taktiği güdenler HDP ve Saadet gibi görünüyor. Güçlü oldukları alanlarda sessizce çalışıyor, iktidarla söz dalaşına girmiyorlar.
Aslında CHP ve İYİ de bu seçimde iktidarla söz dalaşına girmeme konusunda şu ana kadar kendilerini iyi tutuyorlar. Tabii bunda medyanın artık yüzde 90 oranında Erdoğan yörüngesinde olmasının da payı var. CHP İstanbul adayı Ekrem İmamoğlu’nu “İşte sizi de çıkarıyoruz ya…” böbürlenmesiyle canlı yayına çıkaran CNN Türk’ün bundan saniyeler sonra İmamoğlu daha açış cümlesini ederken yayını kesip Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuşmasını herhangi bir açıklama yapmadan vermeye başladığını gördük. Bütün kanallar AK Partili Ömer Çelik’in her açıklamasını canlı vermese, Mansur Yavaş’ın –artık şikâyetçinin avukatının dahi arkasında duramadığı- suçlamalar karşısında verdiği yanıtı kimse bilmeyecekti; çünkü Yavaş’ın yanıtları haber yapılmıyordu. Geçenlerde Ruşen Çakır’ın Medyascope’taki tahlilinde söylediği gibi, şimdiye kadarki seçimlerde, bugünle karşılaştırıldığında hâlâ bir nebze özgürlüğe sahip olan gazete ve televizyonlar, muhalif seslere de bir ölçüde yer veriyor, bu da AK Parti’ye söz dalaşı zemini oluşturuyordu. Aslında medyanın tek sesli hale gelmesi dönüp iktidarın etkisini vurmaya başladı denebilir.
Ama CHP ve İYİ cephesindeki asıl vahim hata eğilimi, “Ankara cepte, İstanbul’un eli kulağında” havasına kendilerini kaptırmış görünmeleri.
Türkiye’nin tanık olduğu en sert ve iç ve dış politika üzerinde belki de en çok etkisi olacak 31 Mart seçimleri öncesinde yayılan bu “zaten kazandık” havası ve onunla gelen rehavetin faturası Kemal Kılıçdaroğlu’na da, Meral Akşener’e de çok ağır olabilir. Tunç Soyer İzmir’i CHP-İYİ elinde tutacak gibi görünüyor. Ama Ankara’da Yavaş, hele İstanbul’da İmamoğlu için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Bu rehavet havasıyla çekişmeli geçeceği anlaşılan Bursa, Adana ve Antalya’nın da AK Parti-MHP ittifakında kalması şaşırtıcı olmaz.
Öte yandan son birkaç seçimin en büyük defosu olan sandığa sahip çıkılması, oy sayımı bitip tutanakların imzalanmasına dek sandık başından ayrılmamak konusu ve CHP’nin bu konuda ağır sabıkası var; İYİ Parti de ilk ciddi sınavını verecek.
CHP’nin sabıka sahibi olduğu bir diğer konu da tam seçim kampanyası hızını almışken bütçeyi kısma konusu; özellikle de kazanma ihtimali olan seçim bölgelerinde. Bunda yıllardır parti kademelerine hâkim olmuş “Parti açık kalsın yeter” şeklinde özetlenebilecek bürokratik anlayışın ve iktidar perspektifi kaybının da etkisi olabilir.
CHP-İYİ cephesinin seçime iki hafta kala düşebileceği bir başka hata da Erdoğan’ın yaptığını taklit etmek olacaktır. Yani, Kılıçdaroğlu’nun CHP, Akşener’in İYİ Parti kökenli büyükşehir adaylarıyla Erdoğan’ın yaptığı türden ortak mitingler yapmaları, hem aslında ayrı dünyaların insanı olan tabanlarındaki, neticede belediye başkan adayı etrafında yoğunlaşmış birlikteliği zedeleyebilir, hem de aday belirleme sürecindeki tartışmaları alevlendirebilir. Akşener, kadın lider olması ve CHP tabanında da sempatik görülmesi nedeniyle daha şanslı ama özellikle Kılıçdaroğlu’nun büyükşehir adaylarını gölgeleme ihtimali olacak şekilde öne çıkması pahalıya patlayabilir.
Özetle, dereyi görmeden paçaları sıvamak, seçime daha iki koca hafta varken “kazandık” havalarına girmek muhalefete pahalıya patlayabilir.

Seçim sonrasına ertelenen sadece ekonomik kriz değil

ABD’nin S-400 tehdidi de ekonomi gibi seçim sonrasına ertelendi ama ekonomiyi daha kötü etkileyecek kriz ihtimali asıl orada
Ekonomik sorunların 31 Mart seçimleri halısının altına süpürülmeye çalışıldığı ortada. O halı kalktığında nelerin olabileceği konusunda senaryolar muhtelif.
Ekonominin 2019’da küçüleceği, sadece dışarıdan değil, Hazine tarafından yapılan tahminlerde de büyüme rakamlarının aşağı çekilmesinden belli. Bazı hisselerinin zorla devredileceği yolundaki beyanlardan sonra İş Bankasının kâr payı dağıtmasının engellendiği haberleri, Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın 31 Mart’tan sonra düzlüğe çıkılacağı müjdelerinden fazla yankı buluyor içeride ve dışarıda. Dış yatırımcıların Türkiye’ye dair teselli bulmaya çalıştığı tek konu, Albayrak’ın aynı zamanda kayınpederi olan Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ı –geçen yılki Londra çıkışının sonuçları ardından- döviz kurları konusunda beyanda bulunmamaya ikna etmiş olması. Enflasyonu 25 olarak gösteren Türkiye İstatistik Kurumu müdürü görevden alındıktan sonra 20 diye açıklanması, çarşıda, pazarda sebze, meyve, et, süt fiyatlarını aşağı çekmiyor. Aslında herkes neyin ne olduğunu biliyor ama fazla konuşmaya çekiniyor; zaten konuşsa da artık yüzde 90’ı Erdoğan yörüngesinde dönen baskın medyada yer bulması zor.
Üstelik ekonomik sıkıntıların tepesinde sallanıp duran bir de ciddi dış politika krizi bekliyor kapıda.
Yakın geçmişte çok daha taktik plandaki konularda ABD’nin yaptığı haksızlıklar konusunda kamuoyunu ayağa kaldırdığı görülen Cumhurbaşkanı Erdoğan, ABD yönetiminin her kademesinde gelen “Rusya’dan S-400 alımını iptal etmezseniz F-35’leri vermeyiz” tehditleri karşısında yarım ağızla bir şeyler söylemekle yetindi, uzatmadı.
Bunda ABD Başkanı Donald Trump’ın iki ay kadar önce Türk ordusunun Suriye’de IŞİD’e karşı Amerikan ordusu emrinde savaşan YPG’ye saldırması halinde Türkiye ekonomisini mahvedeceği yolundaki tehdidi pay sahibi olmamış mıdır? Beştepe, Beyaz Saray’ın siyasi tehditlerine karşı ekonomik sebeplerle diklenmemeyi uygun bulmuştur.
“Neden diklenmedi?” diye sormuyorum; diklenmediği saptamasını yapıyorum. Konu aslında stratejik bakımdan çok önemlidir ve Erdoğan’ın 31 Mart ortağı MHP lideri Devlet Bahçeli’nin ekonomik sıkıntının önünde tutmaya nafile çalıştığı “Beka” sorunu aslında bu konu için geçerlidir. Türkiye daha önce parasını ödediği halde İngiltere’den alamadığı iki savaş gemisi yüzünden Almanya saflarında Birinci Dünya Savaşına sürüklenmiş bir ülkedir. ABD’nin Türkiye’nin ortak üretici olduğu, yatırımına para koyduğu yeni nesil savaş uçaklarını vermeme tehdidi haksızlıktır, zorbalıktır. Dahası bunu, Türkiye’nin yapımına katkıda bulunduğu F-35’leri Türkiye’den önce kullandırdığı İsrail’in “Aman bunu Türklere vermeyin” uyarılarından sonra yapmış olmasıdır.
Gerçi “Erdoğan sert çıksa ne olur? Brunson’da olduğu gibi, seçim sonrası S-400’ler konusunda da Trump’ın dediği olacaktır” diyenleriniz çıkabilir.
Çok haksız sayılmazsınız. Erdoğan’ın Trump’a çektiği restlerin sonuç vermediği en çok papaz Andrew Brunson örneğinde görülmüştür.
Erdoğan’ın 28 Eylül 2017’de, 15 Temmuz 2016 darbe girişimini yönetmek suçundan gıyabında yargılanan Fethullah Gülen’i kastederek “Ver papazı, al papazı” demişti. Bu aslında Türkiye’yi siyasi amaçla insan rehin tutan bir ülke durumuna düşüren bir beyandı. Erdoğan 11 Ocak 2018’de, Brunson’u kast ederek, Trump’a hitaben “Bu fakir, bu görevde olduğu sürece o teröristi alamazsın” demişti. Bu beyan da Cumhurbaşkanı iradesinin Türkiye’deki mahkemelerin karar yetkisi üzerinde olduğu iddialarını akla getiriyordu. Trump’ın, Brunson imasıyla 2018 bahar yaz aylarında Türkiye’ye bazı ticari yaptırımlar ilan etmesi sonucu dolar alıp başını gitti, Erdoğan’ın Londra konuşması işleri kötüleştirdi. Türkiye’nin, Erdoğan’ın AK Parti hükümetine başbakan olduğu 2003 yılından bu yana en yüksek enflasyon oranını yüzde 25 ile gördüğü Ekim ayının 12’sinde bağımsız Türk yargısı Brunson’u tahliye etti. Erdoğan hâlâ Beştepe’de görevde, Gülen hâlâ Pennsylvania’da Amerikan korumasındaki misafirliğindeydi.
Şimdi buradan yola çıkıp “Seçimlerden sonra S-400 konusunda Erdoğan ekonomiyi kurtarmak için Trump’ın dediğini yapar, kavga biter” diyen yorumcular görülüyor, okuyorsunuzdur.
Ben “O kadar kolay değil” diyenlerdenim.
Çünkü bu defa tartışmanın bir üçüncü tarafı var, o da herhangi birisi değil, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin.
NATO üyesi Türkiye’nin, NATO’nun hasım kabul ettiği Rusya’dan stratejik nitelikte silah satın alması Putin için Batı savunma sisteminin duvarında gedik açmakla eşdeğerdir; maliyeti de açıklandığı kadarıyla 2,5 milyar dolar olmuştur. Sadece o da değil. Türkiye, Suriye’deki askeri varlığı Rusya ile giderek daha sıkı ilişkiye giriyor. O kadar ki 13 Mart’ta Rus ordusu, İdlib’teki Heyet Tahrir eş-Şam mevzilerinin Rus uçaklarında Türkiye’yle koordinasyon içinde vurulduğunu açıkladı.
NATO Genel Sekteteri Jens Stoltenberg’in, Yunanistan’daki (eski nesil, yapay zekâ özelliği bulunmayan) S-300 füzeleri için önerdiği “Alsınlar ama kullanmasınlar” formülü, ABD tarafından “Ya F-35’leri aldıktan sonra kullanmaya başlarlarsa” güvensizliği nedeniyle kabul görmemektedir. Bunu dahi kabul etmeyen ABD, Araştırma kuruluşu EDAM Başkanı Sinan Ülgen’in Habertürk’te Kübra Par’a söylediği “S-400’leri füze savunma, Patriotları da hava savunmasında kullanabiliriz” önerisini kabul edecekleri hayli kuşkuludur. Birincisi, Amerikalılar, S-400’lerin çalışır vaziyetteyken, aynı fişe takılı olmasa da üzerinden geçen her bir F-35’in savunma özelliklerini dilim dilim çözebileceğini, hem NATO, hem Amerikan savunma ağını delebileceğini öne sürüyorlar. İkincisi de, Amerikalılar, S-400 anlaşması ortada dururken Patriot teklifini geri çekeceklerini söylüyorlar. Zaten Ülgen de bunun ancak “ideal bir dünyada” gerçekleşebileceğini kayda düşerek S-400’ler uğruna NATO savunma şemsiyesinden olmamak gereğini vurgulamış.

Erdoğan geçenlerde, 9 Mart’ta “Mesele S-400 değil; Türkiye’nin kendi iradesiyle hareket ediyor olması” dedi.
Erdoğan, Türkiye’nin eskisi gibi Amerika’nın her istediğini yapan bir ülke olmadığını kanıtlamak istiyor, bu anlaşılabilir bir çıkış. Ancak Türkiye’nin eskiden çok daha güçsüz haldeyken de çıkarlarını korumak için ABD’ye kafa tuttuğunu, sonuç aldığını unutmamak lazım. Örnek, 1974 Kıbrıs’ta Bülent Ecevit ve Necmettin Erbakan, örnek 1975’te afyon ekim yasağı tehdidiyle ilan edilen silah ambargosuna karşın İncirlik üssünü kapatan Süleyman Demirel. Yine 1998-99’da ABD’nin PKK lideri Abdullah Öcalan’ın yakalanması konusunda ikna edilmiş olması sayılabilir. Hatta Erdoğan döneminde, AK Parti hükümetinin ABD askerlerinin Türkiye üzerinden Irak’ın işgaline katılması yolunda verdiği tezkerenin 1 Mart 2003’te TBMM tarafından geri çevrilmesini dahi sayabiliriz.
Neyse ki hâlâ bütünüyle hafızası silinmiş bir toplum değiliz.
S-400 konusunda da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Türkiye’nin çıkarlarını koruması zaten görevidir. Seçimden sonra bu kararın ne yönde olacağını göreceğiz.
Emin olun ekonomik kriz kadar ve ekonomik krizi etkileyecek kadar önemli bir sorundur, bugünlerde gözlerden kaçırılmaya çalışılsa da.

Erdoğan’ın Bahçeli’ye seçimlere doğru artan bağımlılığı

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, MHP lideri Devlet Bahçeli sayesinde başbakana ihtiyacı olmayan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemini kurdu ama bu sayede bir gölge başbakan sahibi oldu. Bahçeli, adeta tek başına AK Parti hükümetinin adı konulmamış ortağı, kritik konularda fiilen veto yetkisini kullanan gayri-Anayasal başbakanı gibi davranıyor; üstelik hiçbir sorumluluğa ortak olmadan iktidar üzerinde söz sahibi olup, iktidarın nimetlerinden yararlanıyor. Ankara kulislerinde, özellikle de İçişleri ve Adalet sistemindeki bazı kilit atamaların Bahçeli onayından geçerek yapılabildiği, herkesin konuştuğu sır.

Bahçeli, 2015 Haziran seçimlerinde Meclis’teki sandalye üstünlüğünü yitiren Erdoğan’ı daha seçim gecesi erken seçim isteyerek kurtarmış olmasının, 2016 askeri darbe girişimi ardından Erdoğan’a 2017 halk oylaması için cumhurbaşkanlığı sistemi desteği vermiş olmasının ve başbakanlığı kaldıracak sistemi bir yıl öne, 2018’e aldırarak Erdoğan’ı yeniden seçtirmesinin hakkı olarak görüyor bütün bunları.

Erdoğan 2018’de ilk turda yüzde 52 oyla seçilmesini Bahçeli’nin verdiği desteğe borçlu olduğunu biliyor. Dolayısıyla Erdoğan’ın 31 Mart seçimlerini kendi sınırlarının ötesine taşıyarak daha üzerinden bir yıl geçmeden kendisi için güven tazeleme vesilesine dönüştürmesinin isabetsiz bir tercih olduğu söylenebilir. Türkiye’ye dışarıdan bakan gözlemcilerin yerel seçimlerin adeta bir ölüm kalım meselesine dönüşmesine anlam vermekte zorlanması da bu yüzden… Şimdi 31 Mart’ta Erdoğan-Bahçeli ittifakının oy toplamının yüzde 52 olup olmayacağı, hatta yüzde 50’yi bulup bulamayacağına bakılacak. Tabii bir de yerel seçim çerçevesinde, bu ittifakın İstanbul, Ankara, Adana, Bursa, Antalya gibi yüksek nüfuslu belediyeleri elde tutup tutamayacağı meselesi var. İzmir ise Erdoğan ve Bahçeli birlikte halkın önüne çıksa da CHP’de kalacak gibi.

Oysa sorunlar var. Erdoğan geçenlerde “Cumhur İttifakının” yeterince “konsolide” olamadığını, pekişmediğini söyledi. Bahçeli’nin buna dolaylı ama kamuoyu önündeki cevabı, beka sorunu dururken biber, patlıcan fiyatlarından konuşmanın yanlış olacağı idi. Basit gibi görünüyor, temeldeki farklılığı gösteriyor: Erdoğan pragmatist, Bahçeli ideolojik yaklaşıyor soruna. Bahçeli “beka” derken “bölünme korkusunu” canlı tutmaktan söz ediyor. Erdoğan ise, artık anketlere güvenmediğini söylese de, halkın yüzde 80 gibi ezici bir çoğunluğu için hâlihazırdaki en büyük sorunun bölünme korkusu değil, hayat pahalılığı, işsizlik gibi ekonomik sıkıntılar olduğunun farkında. Üstelik bu korkuyu canlı tutmak, PKK’ya daha fazla askeri operasyonlarla paralel gitmesi beklenen bir çizgi. Oysa Suriye’de ABD ve Rusya ile ciddi sıkıntılar varken, Fırat Kalkanı, ya da Zeytin Dalı kapsamında operasyonlara kalkışmak riskler taşıyor. Hükümet kontrolündeki medya tarafından şişirilecek olsa da, vur kaç tarzındaki özel operasyonların amaca hizmet edeceği de kuşkulu.

AK Parti ve MHP arasında gözlerden itinayla kaçırılsa da yok edilemeyen bir sorun daha yaşandı geçenlerde; bir dış politika sorunu. Çin’de Komünist Parti’nin Doğu Türkistan’daki Uygur Türklerini “toplama kamplarına” kapattığı iddiaları üzerine Bahçeli, Dışişleri Bakanlığının tepki göstermesini istedi ve tepki de gösterildi. Ancak bu hem Çin ile daha sıkı ilişkiler, özellikle ekonomik ilişkilerden yana olan AK Parti bünyesindeki “Avrasyacı” lobiyi de, Pekin’i de rahatsız etti. Çin, tepkisini göstermek için İzmir konsolosluğunu geçici olarak kapattı. Burada da ideolojik ve pragmatist yaklaşımların farkı ortaya çıktı.

Erdoğan ve onun izinden giden bakanları, hükümet yetkilileri, yine Bahçeli’nin ön almasıyla CHP, İYİ ve Saadet dâhil muhalefet partilerini, HDP’yi karşılarına almadıkları için “terörist” ilan etme konusunu çok fazla tekrarlayarak inandırıcı olmaktan uzaklaştılar.

Erdoğan nasıl mevcut koşullarda, 31 Mart seçimlerinden önce, MHP’ye artan bağımlılığından kurtulmasının mümkün olmadığını görüyorsa, Bahçeli de görüyor. MHP’nin AK Parti ile bu bağımlılığı sürdürme dışında ülke yönetiminde hiçbir söz hakkı olamayacağının farkında: Erdoğan iktidarının, ama kendisine bağımlı olarak “simbiyotik”, yani “ortakyaşar” halde sürmesini istiyor.

Peki, ya seçimlerden sonra?

Eğer Erdoğan-Bahçeli ittifakı kazançlı çıkarsa, Erdoğan’ın bu bağımlılıktan kurtulması çok daha uzun ve sancılı bir süreç olacaktır; tabii MHP etkisi iç ve dış siyasette ve idarede kendisini daha çok göstermek isteyecektir. Ancak Erdoğan-Bahçeli ittifakı bu defa beklenen faydayı göstermezse, Erdoğan’ın MHP’yi AK Parti içinde eritme, ya da Bahçeli’den kurtulmak için arayışlara girmesi kimseyi şaşırtmamalı.

Tabii kurt bir siyasetçi olan Bahçeli de kendisini ve partisini dışlayabilecek bu tip senaryoların gündeme gelme ihtimalini hesap ediyordur. Beklenmedik anda beklenmedik çıkışlar yapan ve çoğunda amacına ulaşan Bahçeli’nin bu senaryolara karşı tutum geliştirebileceğini düşünmek de yanlış olmaz.

Bu nedenle seçim-sonrası Türkiye’si sadece solda değil, sağda da sürprizlere açık görünüyor.

Erdoğan’s dependency to Nationalist Bahçeli grows ahead of Turkish elections

President Tayyip Erdoğan of Turkey has managed to shift Turkey’s administrative regime with no prime minister is needed to share his power through a referendum in 2017 thanks to the Nationalist Movement Party (MHP) leader Devlet Bahçeli. It was Bahçeli who had saved him from losing majority in the Parliament in June 2015 elections and asked for emergency ones on the election night and it was again him who urged the immediate shift to the current executive presidential system in 2017 following a military coup attempt in July 2016. In 2018 it was Bahçeli again who backed Erdoğan to get re-elected as President in 2018; without MHP it was not possible for Erdoğan to win with 52 percent of the votes.
Result? The result is that Bahçeli is acting as if he was the coalition partner of Erdoğan’s Justice and Development Party (AK Parti) government: sharing power but carrying no responsibility. Bahçeli is like a de facto prime minister of a system with no prime minister, with de facto veto power on some important issues like the anti-terror fight and the Kurdish policy, key appointments in government agencies, particularly in judicial system and the police force to make sure that Erdoğan will stay in power and the MHP could carry on with this symbiotic relationship. It is not possible in any other case that MHP can have a word on government affairs and can benefit the government capacities.
Erdoğan is well aware of that but there is little that he can do about it for the time being. Erdoğan knows that without MHP support the outcome of the March 31 local elections could be disastrous. It may be difficult to understand for foreign observers why on earth the municipal elections should be as important as a parliamentary election or a presidential one. At first, it was Erdoğan who turned this into a test of restoring confidence only a year after the general elections. It is important whether the AK Parti-MHP alliance will deliver the same 52 percent of the total votes or even 50 pct. Secondly, If the AK Parti-MHP or Erdoğan-Bahçeli alliance happens to lose the municipalities of big cities like Istanbul, Ankara, Adana, Bursa, Antalya, it will be seen as the beginning of a decline; İzmir is likely to be kept by the main opposition Republican People’s Party (CHP).
Erdoğan is also aware of the problems but there are serious discrepancies between the pragmatist approach of him and the ideological approach of Bahçeli. Erdoğan openly and for the first time said over the weekend that there were difficulties to “consolidate” forces within the alliance. Bahçeli’s indirect and public answer to that was in would be a deadly mistake to ignore the existential risk the country is facing and talk about the rising prices of peppers and eggplants. What Bahçeli means by “existential problem” is to keep the fear of a “separation of a Kurdish state” alive. Erdoğan on the other hand knows that for some 80 percent of the people economic difficulties like the cost of living and unemployment are the biggest problems, despite the fact that he said he lost his trust in public opinion polls. Plus, keeping that feeling of threat alive is expected to go parallel with more military operations against the outlawed Kurdistan Workers’ Party (PKK), especially in the much spoken Syria theatre but under the current problems with the U.S. and Russia a big scale operation is not likely and it is questionable whether a hit and run type operation to be boosted by the government controlled media would serve the purpose. Another problem in between appeared recently over the claims of “concentration camps” for the Uighur Turks in West of China by the Communist Party. MHP pressed for a Foreign Ministry statement in solidarity with the Uighur brothers and sisters and got it but the “Eurasianist” lobby within the AK Parti who are for better economic relations with Beijing was not happy about it; to show its displeasure China closed down its consulate in İzmir temporarily.
Bahçeli knows that it would be difficult for Erdoğan under the circumstances, ahead of the elections to dump him, even if he wants so.
But what will happen after the elections? Of course it will depend on the results and if the Alliance wins again it can be a rather long and painful process for Erdoğan to break his dependency to Bahçeli. But there will be losses, it should not be surprise that Erdoğan would like to look for ways either swallow Bahçeli’s MHP or dump him.
On the other hand Bahçeli is also smart enough to take such a scenario into account and he is a politician of unexpected moves with success.
Post-election Turkey might be full of surprises.

ABD, S-400 baskısını artırıyor: şimdi de “son tarih” verilmesi konuşuluyor

ABD Başkanı Donald Trump’ın Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’dan sadece bir tek şey isteme hakkı olsa ne ister? Bir grup Türk, bir grup Amerikalı yetkiliyle son gelişmeler üzerine sohbet ediyorduk. Bu soruyu soran Amerikalı yetkili, daha bizlerin cevap düşünmesine fırsat vermeden kendisi yanıtladı: Rusya’dan S-400 füzesi alma kararını gözden geçirmesini isterdi.
Yani Amerikalı yetkililere göre Trump için S-400 anlaşması, Türkiye ile aradaki Suriye/YPG konusundan İran’a yaptırımlara, Fethullah Gülen meselesinden Türkiye’de tutuklu Amerikan vatandaşı ve çalışanlarının serbest kalmasına dek her konudan daha önemliydi.
Oysa Rusya ile imzalanan anlaşmanın iptalinin mümkün görünmediği ortadaydı. ABD Türkiye’den imkânsızı mı istiyordu? Daha geçen kasım ayında ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo Türkiye’nin S-400 satışının iptal etmesini istediğinde Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’dan bunun mümkün olmadığı, Ruslarla anlaşmanın imzalandığı ve geri dönülmeyeceği yanıtını almıştı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Trump ile ve ayrıca Rusya Devlet başkanı Vladimir Putin ile yaptığı görüşmelerin ardından yaptığı konuşmaların bir yerinde mutlaka S-400 alımından geri dönüş olmadığını söylüyor, zamanında Amerikalılar Patriot savunma füzelerinin alımında sorun çıkarmamış olsa bu yola başvurulmayacağını vurguluyordu.
Bunun üzerine Amerikalılar taktik değiştirdi. Trump yönetimi 3 Ocak günü Türkiye’ye Patriot füzelerinin satışı için 3,5 milyar dolar (o günkü kurla yaklaşık 19 milyar lira) ederinde bir teklifle geldi. İlk batarya, tıpkı Rusların S-400 taahhüdünde olduğu gibi 2019 sonuna dek teslim edilecekti. Amerikan Bloomberg haber ajansına göre, teknoloji transferi içermeyen bu teklif –anlaşıldığı kadarıyla üretici firma Raytheon’dan kaynaklanan nedenlerle- fiyatı hayli şişirilmiş bir teklifti. Rusların teklifi de ciddi bir teknoloji transferi öngörmüyordu ama 2,5 milyar dolardı.
Vaşington bastırmaya devam etti. Erdoğan’ın 18 Şubat’ta “neden vazgeçelim? Yunanistan’ın yıllardır S-300’ü var. Neden ona bir şey söylemiyordun?” demesinden iki gün sonra ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence, haberlere göre “Trump’ın selamlarıyla” Erdoğan’ı aradı; S-400 görüşüldü. Ertesi gün Trump ile Erdoğan arasında bir telefon görüşmesi yapıldı ve “hemen çekilecek” denmesine karşın 200 Amerikan askerinin YPG’lilerin sınır ötesi tacizlerini önlemek ve Münbiç anlaşmasını uygulamak amacıyla Suriye’de kalacağı açıklandı; bu sayı daha sonra 400’e çıkarıldı. Ancak karar değişmedi; Türkiye verdiği sözden dönecek, imza attığı anlaşmayı çöpe atacak bir ülke değildi.
Bu arada Suriye üzerine görüşmeler de devam ediyordu. Pompeo’nun Suriye Özel temsilcisi James Jeffrey, Vaşington ile Ankara arasında mekik dokuyordu Mart başında Ankara’da yapılacak planlı toplantıların öncesinde Amerikan tarafına işleyebilir bir formül önermeye çalışıyordu.
Bu toplantıların öncesinde, Pompeo’nun Savunma bakanlığı dönemindeki yardımcısı, şimdiki ABD Savunma Bakan Vekili Patrick Shanahan 28 Şubat’ta Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ile bir telefon görüşmesi yaptı; yine Suriye ve S-400 konusu ön plandaydı. Shanahan görüşmenin hemen ardından Amerikalı gazetecilere “S-400 ile F-35 uçaklarının uyumsuz”, yani bir arada çalışamayacak silah sistemleri olduğunu söyleyerek, “F-35’leri stratejik ortağımızın [Türkiye demek istiyor-MY] askeriyesine kazandıracak bir çözüm bulmak istiyoruz” diyordu. Böylece resmi düzeyde Rusya’dan S-400 alımı ile Türkiye’nin ortak üreticisi olduğu F-35’lerin teslimatı arasında bağ kurulmuş oluyordu.
Zaten işin özü de burada. Amerikalılar, S-400’deki yapan zeka özelliklerinin, F-35 uçaklarıyla aynı [Türk] hava savunma sistemi içinde yer alması halinde, zaman içinde bu uçakların eşsiz “hayalet”, yani görünmezlik özelliklerini “öğreneceğini”, Ruslar açısından eşsiz bir askeri casusluk darbesi sayılacak bu durumun NATO ve dolayısıyla ABD hava savunmasında “gedikler” açacağını söylüyorlar.
Türkiye bu iddiaya, Rusların kontrolündeki hava sahasına girip çıkan İsrail F-35’leri göstererek yanıt veriyor. Keza o da S-400 alacağını açıklayan Suudi Arabistan’da S-400’lerin Patriotlarla aynı hava savunmasının birer parçası olarak çalışmasının neden sorun olmadığı, ama Türkiye bakımından olacağı sorusunu soruyor. Amerikalıların, ama onların NATO savunma yapısı içinde olmadığı yanıtı, Ankara’yı tam anlamıyla tatmin etmiyor.
Zaten ortak üretici olmasına karşın ABD’nin Türkiye’ye vermemeye çalıştığı F-35 jetlerini daha önce İsrail’e vermiş olması Ankara’yı kızdıran bir başka unsur. Yetkin Report’a isminin anılmaması kaydıyla bilgi veren bir Amerikalı yetkili, “İsrailli pilotlar F-35’lere biner binmez duyduklarının ötesinde bir teknolojiyle karşı karşıya olduklarını anladılar” diyor; Binyamin Netanyahu’nun Türkiye’nin bu uçaklara sahip olmasına karşı çıkışı da o aşamadan sonra başlıyor.
Amerikalıların, F-35’ler konusunda Başkan Trump’ın tam söz hakkı bulunmadığı, Amerika’nın Hasımlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele (CAATSA) yasasına takılabileceği gerekçesi de Ankara’da inandırıcı bulunmuyor. Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun Türkiye’nin F-35 sözleşmesi hükümlerini eksiksiz yerine getirdiği, teslimatın yapılması gerektiğini vurgulayarak, ABD’nin sözünde duran, güvenilir bir ortak olması konusunu da tartışmaya açtığı biliniyor.
Nitekim Shanahan’ın 28 Şubat demecinden bir gün sonra, 1 Mart’ta Rusya’nın Sputnik ajansına bilgi veren Türk yetkililer, ABD’nin 2019 sonunda bir batarya teslim önerisinin reddedildiğini bildirmişler; iş “reste rest” noktasına doğru gidiyor.
S-400 konusu, Suriye ile birlikte Dışişleri Bakan Yardımcısı Sedat Önal ile ABD’nin Avrupa ve Avrasya İşlerinden sorumlu Dışişleri Müsteşar Yardımcısı Matthew Palmer arasında 4 Mart’ta Ankara’da başlaması beklenen görüşmelerde de ele alınacak. (Amerikan heyetinde Türkiye’den de sorumlu Güneydoğu Avrupa Müdürü Yuri Kim’in bulunduğunu da belirtelim; Kim 2011-2014 arasında Ankara’da ABD Büyükelçiliği Siyasi Müsteşarı olarak görev yapmış, Türkiye’yi tanıyan bir diplomat.)
Yani Amerikalılar S-400 konusunda Türkiye’yi sıkıştırmaya, baskıyı artırmaya devam edecek gibi görünüyorlar.
Bunun bir son tarihi de var: ABD yönetimi F-35’lerin teslim tarihi gelip çatıncaya, yani Temmuz ayına kadar Türkiye’den S-400 satışını iptal etmesini bekliyor. (Bu durumda ABD askerlerinin en az bu süre dolana dek Suriye’den tamamıyla ayrılmayacağını varsaymak mümkün.)
NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’in önerdiği ara formül konusunda ise ne Türk, ne Amerikalı yetkililer olumlu bir yorumda bulunuyor. Stoltenberg, Türkiye’nin mutlaka almak istiyorsa S-400leri alması ama hiç kullanmamasının risk oluşturmayacağını söylüyor; yani paketi bile açılmayacak, dolayısıyla F-35’lerin sırlarını “öğrenemeyecek”. Tabii çok zengin bir ülke olduğumuz için 2,5 milyar doları hiç kullanmayacağımız silahlara verip, üstüne 3,5 milyar dolar daha harcamak gibi bir adımı atmakta beis görmeyenler olabilir. Ama bu tam olarak Erdoğan’ın örnek gösterdiği S-300 modeli. Yunanistan, Türkiye’nin tepkisi üzerine 1999’da Kıbrıs Rumlarının parasını ödediği S-300’leri sorun çıkmasın diye kendisine aldı ama aldığından bu yana kullanmıyor; S-300’ler, basında da yer aldığı üzere, Girit’te bir askeri depoda paslanıyor.
Bu formülü, yazının başında sözünü ettiğimiz sohbet toplantısındaki Amerikalılara sorduk. Aldığımız cevap “Ama ya hükümet F-35’ler gelip kullanılmaya başladıktan sonra S-400’leri de kullanmaya karar verirse?” sorusu oldu.
Bu durum aslında Türkiye ile ABD arasındaki en ciddi sorunun ne olduğuna getiriyor bizi. Bilgi Üniversitesinden Prof. Dr. İlter Turan’a göre, Türkiye ile ABD arasındaki en temel sorun, güven sorunu. Soğuk Savaş boyunca birbirine güvenip Moskova’ya karşı duran Vaşington ve Ankara, şimdi birbirine neredeyse hiçbir konuda güven duymuyor.
Bu güvensizliğin askeri konularda patlaması da rastlantı değil ve zaten tek kaynağı da Rus füzeleri değil. Fethullah Gülen ve örgütünün 15 Temmuz askeri darbe girişiminin arkasında olmakla suçlanan elemanları hâlâ ABD’de. Bir de YPG meselesi var. ABD PKK’yı hâlâ terörist örgüt görüyor, Kandil’deki üç liderinin başına ödül koyuyor ama diğer yandan Trump, Türkiye’nin o üç liderden talimat alan PKK’nın Suriye kolu YPG’ye dokunması halinde ekonomisini “mahvedeceği” tehdidinde bulunuyor.”
Güvensizlik budur. Karşılıklı güvensizlik budur ve boşuna da değildir.
Belki de Tük-Amerikan ilişkilerinin artık olumlu, güvenilir ve önceden kestirilebilir bir rotaya girmesi isteniyorsa, sorunlara değil, eğer kaldıysa ortak çıkarlara odaklanmanın zamanıdır.

Russian missiles separate NATO allies U.S. and Turkey

What would President Trump ask from Turkish President Tayyip Erdoğan if he were allowed to ask for one thing only? An American official talking to a group of Turks on condition of anonymity recently asked that rhetorical question and continued without waiting for the Turks to answer: it would be to cancel the Russian S-400 air defense missiles.
All other problems on the agenda would be secondary in American eyes today: from the serious discrepancy in Syria to the sanctions on Iran, from the U.S.-resident Islamist preacher accused of masterminding a coup attempt in Turkey to the release of American employees and citizens from Turkish jails.
The U.S. escalates pressure on its NATO ally Turkey to cancel the purchase of Russian S-400 air defense missiles amid diplomatic traffic over the cooperation against terrorism in Syria, which might further delay the American troops’ withdrawal. The Donald Trump administration threatens Tayyip Erdoğan’s government that otherwise, they would not deliver the F-35 fighter jets, which Turkey is among the co-producers of, as the training of Turkish plots in the U.S. continues for the first delivery scheduled for July 2019.
Lately, the Acting U.S. Defense secretary Patrick Shanahan said on February 28, following a telephone conversation with Turkish Defense Minister Hulusi Akar, that S-400s and F-35s were “incompatible” and that the U.S. wanted “to find a solution that makes the F-35s, for a strategic partner, a critical asset in their military”. Two American diplomatic missions will be in Ankara for intensive talks with their Turkish counterparts: James Jeffrey, the Syria envoy of the Secretary of State Mike Pompeo, and Matthew Palmer, Pompeo’s Deputy Assistant Secretary in charge of European and Eurasian Affairs.
Turkey has been dismissing American warnings so far. When Pompeo had said last November that he hoped Turkey would cancel the Russian deal, Turkish Foreign Minister Mevlüt Çavuşoğlu said that it was “not possible” and the “deal was closed” with Russians. “Why should we cancel?” Erdoğan asked publicly on February 18; “Why didn’t you say anything to Greeks when they purchased S-300s?” Two days later Vice President Mike Pence called Erdoğan, reportedly forwarding Trump’s greetings, to pursue him for a review of S-400 decision. It has seemingly not impressed Erdoğan.
American military thinks the artificial intelligence capacities of Russian S-400s could “learn” the unique stealth capacities of F-35s since they would become a part of Turkish air defense and thus “open holes” in the American air defense through NATO –where Turks and the U.S. are allies which consider Russia as a major rival. Ankara objects that saying that there were Israeli F-35s flying over Syria protected with Russian air defense; that is denied by Americans since they are not interconnected, but fail to convince Turks. Ankara dismisses the American claims that the purchase of the S-400s would “change the DNA” of Turkey’s, thus NATO’s defense: if Patriots and S-400 could work together with no problem in Saudi Arabia, why couldn’t they in Turkey.
The fact that Americans gave Israel the F-35 that they try to block from co-producer Turkey now, makes Turks more upset. An American source told Yetkin Report on conditions of anonymity that as soon as the Israeli pilots started to fly with F-35s and observed the capabilities, the Israeli Prime Minister Binyamin Netanyahu started to object to Turkey owning those jets.
Ignoring the American argument that Congress might block the purchase of F-35s through Countering America’s Adversaries Act (CAATSA), Çavuşoğlu underlines that Turkey has fulfilled all contract requirements for the F-35s, opening the U.S. government’s loyalty to its promises and reliability into debate. Both Turks and Americans accuse each other of not being predictable.
Also, Turks think the American administration’s Patriot defense systems offer on January 3 was too late. After being denied for years, the deal was inked with Russians following two-years-long negotiations. Turkish officials told Russian Sputnik news agency on March 1, after Shanahan’s statement that Ankara has turned down an offer to deliver one Patriot battery –with boosted prices and no technology transfer according to Bloomberg- by the end of 2019. First S-400 delivery has been announced to start by the end of 2019 as well.
Neither Americans nor Turks tend to comment positively on the formula suggested by NATO Secretary General Jens Stoltenberg. He said Turkey could keep the S-400 but there should be no problem if they do not use it. That is, in fact, the formula found for the Greek S-300s; they are reportedly kept unused in a military warehouse in the island of Crete, so collect no information. During a recent conversation with a group of Turks, an American official speaking on condition of anonymity answered that question with another question: how could the Americans be sure that Turks would not start operating S-400s once the F-35 was delivered to Turkish Air Forces and started flying over the country?
That is actually the keyword: trust. According to İlter Turan a professor in the International Relations Department of Bilgi University in Istanbul, there is a “trust issue” between the two allies stood together against Moscow during the Cold War and now is the “biggest problem in between”. Now the U.S. and Turkey are being separated because of a Russian defense system due to a major trust issue. It is not hard to guess that Russian President Vladimir Putin must be watching the argument between two allies with pleasure.
There are two other major reasons for that mutual mistrust other than s-400s. The first one is the residence in the U.S. of Fethullah Gülen and his network leaders who are accused of masterminding a military coup attempt in 2016. The other one is the American collaboration against ISIS in Syria with the People’s Protection Units (YPG) which is the Syria branch of the outlawed Kurdistan Workers’ Party (PKK) which is designated as terrorist by the U.S. as well as Turkey. It is hard for Turks to forget Trump’s threat of devastating Turkish economy if the Turkish army would attack their Syria partners.
Perhaps it is time to focus on shared interests for Washington and Ankara, rather than trying to focus on problems to put relations back on a positive, reliable and predictable track.

Yine mi Davutoğlu? Yine Davutoğlu mu?

“Hoca acele ediyor!” Bir AK Parti kurucusunun yeni parti, hatta “yeni iki parti” konusu açıldığında Ahmet Davutoğlu isminin zikredilmesine ilk tepkisi bu oldu; sonra daha derinlere daldık.
Aynı konu açıldığında yıllarca, hatta iki yıl öncesine dek Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın en yakınında bulunan isimlerden birisi, onun da adını –isteği üzerine- vermeyeceğim, konuyu bir başka yere taşıdı. Davutoğlu’nun etrafında sayılan isimlerin çoğunlukla Milli Görüş kökenli olduğuna dikkat çekerek; “Saadet Partisi ortada dururken neden AK Parti’den ayrılıp bu kadroyla yeni parti kursunlar ki?” diye sordum.
“Bence esas soru şu” diye beni şaşırtan bir soruyla yanıt verdi: “Siyasal İslamcıların açtığı sorunları çözmek yerine, yine siyasal İslamcıları göreve getirmek gibi paradoksal bir tercihi bu seçmen yapar mı?” Hollywood filmlerindeki gibi “Burada soruları soran benim” demedim tabii, “Sizce?” diye pası iade ettim. İki kelimelik, öyle bir cevap verdi ki, burada tekrar etmesek daha iyi olacak.
Diğer parti oluşumunun arkasında, zaten okuyorsunuzdur, Abdullah Gül destekli Ali Babacan olduğu ve o oluşumun, liberal, merkez ve hatta merkez sola açık bir İkinci Özal Partisi olarak düşünüldüğü konuşuluyor, yazılıyor.
Bu durum bana Davutoğlu’nun daha önce Erdoğan tarafından nasıl Gül’e karşı öne sürüldüğünü ve daha sonra Binali Yıldırım öne çıkarılarak nasıl alaşağı edildiğini hatırlattı. Unutmamışsınızdır elbette, birazdan ayrıntılarına gireceğim ama önce şu “yeni parti” ihtiyacının zemini olup olmadığına kısaca bakalım.
Ben görmemiştim henüz; Optimar araştırma şirketinin son bulgularını, AK Parti resmi kademelerinde olmasa da perde arkası iç ve dış bağlantılarda hâlâ etkin bir başka kaynağım bu sabah iletti. Yeni bir siyasi partiye ihtiyaç duyanların oranı yüzde 35 civarında; yok diyenlerse yüzde 53, hemen hemen geçen yıl Erdoğan’ın aldığı oy oranı kadar. Ancak aynı araştırmaya göre Erdoğan’ın beğenilme oranı yüzde 44. “En güvendiğiniz kurum hangisi? Sorusuna il sırada verilen cevap “Cumhurbaşkanlığı; ancak oranı sadece yüzde 22; ilk sırada “Hiçbirine güvenmiyorum” diyen yüzde 28 var.” (Medya sıralamada yok artık; yüzde 1 güvenilen belediyelerin de gerisinde, “Diğer” kaleminin içinde diye varsaymak gerekiyor.) Halkın yüzde 58’i ekonomik durumunu kötü, ya da çok kötü diye tanımlıyor, yüzde 55’i durumunun daha da kötüleşeceğini düşünüyor. Yüzde 80, ekonomik durumu, “beka” yani kabaca, “bölünme” endişesinin önüne koyuyor. Bunu kim çözer sorusuna verilen yanıt ise yüzde 34 AK Parti, yüzde 19 CHP ve üçüncü sırada yüzde 16 ile “Hiçbiri” yanıtı ver alıyor.
Özetle, kafalar karışık ve evet, yeni bir oluşum potansiyeli mevcut.
Solda yeni parti ihtiyacı var denemez, DSP her zaman CHP’ye karşı yedek kulübesinde tutuluyor seçmen tarafından.
Gelelim Erdoğan-Gül-Davutoğlu üçgenine.
Yıl 2014. Cumhurbaşkanlığı seçimleri için Gül’ün yeniden aday olup olmayacağı konuşuluyor. Erdoğan’ın bunu istemediği, parti içinde iki başlılığa müsamaha etmeyeceği tartışılıyor. Gül, Davutoğlu ile caydırılıyor. Erdoğan Davutoğlu’nu öncelikle Fethullahçılarla mücadele ve sonra da dış politika başarıları nedeniyle tercih ettiğini veda kongresinde ilan ediyor.
Erdoğan’ın bugünlerde, zamanında Davutoğlu’nun ideoloğu olduğu Müslüman Kardeşler eksenli Suriye siyasetini Hulusi Akar ve Mevlüt Çavuşoğlu’nun gayretleriyle tamir etmeye çalıştığı konusuna gitmeyeceğim. Ancak Davutoğlu’nun, Fethullahçıların kalkıştığı 15 Temmuz 2016 darbe girişiminden iki ay kadar önce AK parti içindeki bir darbeyle alaşağı edildiği ortada. Onun hemen öncesinde Davutoğlu’nun Almanya Başbakanı Angela Merkel’in kefil olmasıyla AB ile imzaladığı, Türkiye açısından koşulları hâlâ yerine getirilmeyen ama AB’yi Suriyeli göçmen akınından sakınan anlaşma vardır.
Davutoğlu’nun yerine, ruhu bile duymadan, AK Parti yönetiminde sadece kendisi ve yönetime soktuğu iki yakınına haber verilmeden yürütülen, saray darbesi niteliğindeki siyasi manevra sonucu Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım Mayıs ayında AK Parti Genel Başkanı ve Başbakanlığa getirilmiştir. Rusya ve İsrail’le barışma Haziran’da, darbe girişimi Temmuz’da, Rusya desteğiyle Suriye’deki Fırat Kalkanı askeri harekâtı Ağustostadır. İsteyen noktaları istediği gibi birleştirsin, tablo budur.
Darbe girişiminin bastırılması ardından MHP lideri devlet Bahçeli’nin desteğiyle Cumhurbaşkanlığı Başkanlık sistemine geçilmiş, yine Bahçeli’nin girişimiyle Başbakanlığın kaldırılması 2019’dan 2018’e alınmış, “son başbakan” Binali Yıldırım, Cumhurbaşkanı Yardımcılığı beklerken teselli ikramiyesi gibi, artık işlevi azaltılmış Meclis’in Meclis Başkanı yapılmıştır. Şimdi oradan da –kendi deyişiyle- “erken emekli” olarak, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlı adayı yapılmıştır.
Ve işte tam bu noktada, Binali Yıldırım yerel politikaya çekilmişken ve Babacan’ın Gül destekli İkinci Özal Partisi, İkinci ANAP projesi konuşuluyorken yeniden Davutoğlu sahneye çıkmaktadır.
Davutoğlu, tıpkı Bülent Arınç gibi ve Gül’ün aksine, alaşağı edildikten sonra dahi her fırsatta Erdoğan’ın yanında yer almış, Erdoğan da sık sık Davutoğlu’nun kendisiyle aynı karede resimlenmesine, yakın tutulmasına izin vermiştir. Siyasi hafızasını biraz taze tutanlar ister istemez, yine Gül’ün önünü kesmek için mi Davutoğlu isminin zikredildiğini sormakta, Davutoğlu’nun sadece “yarım kalan hesabı” tamamlamanın ötesinde hedef ve işlevi olduğunu sorgulamakta haksız sayılmaz.
Acaba Davutoğlu’nun öne çıkmasıyla kazanan, ya da başka yönden bakarsak, kazanması amaçlanan, yine Erdoğan mıdır?
Yine mi Davutoğlu? Yine Davutoğlu mu? Sorular bunlardır.
Tablo ortada. Noktaları istediğiniz gibi birleştirmek size kalmış

Turkey launches its biggest ever naval drill amid rising tensions

Turkish navy launched its biggest ever military exercise on February 27 amid rising tensions in the Middle East, the Mediterranean and the Black Sea.
On February 26, during a press conference in the Turkish Navy Command in Gölcük, Northwest Turkey, Rear Admiral Yankı Bağcıoğlu, Chief of Operations of the Turkish Naval Forces spoke about a naval drill to take place between March 2 and 5. Coded “Blue Homeland 2019”, the drill will be carried out simultaneously at all seas surrounding Turkey for the first time: the Black Sea, the Aegean and the Mediterranean. 13 frigates, 6 corvettes, 16 torpedo boats, 7 submarines, 7 minesweepers, 22 landing ships, 14 patrol boats, 17 support vessels and 1 school ship are also planned to take part in the drill: a total of 103 warships, together with naval patrol planes, helicopters and UAVs. Turkish Air force and Coast Guard, which is subordinate to the Interior Ministry, are planned to support the Navy drill.
Navy spokesman also said that Turkey takes part in the NATO drill in the Mediterranean Sea Turkey takes part, the “Dynamic Manta” with 1 frigate, 1 submarine and 1 sea patrol plane and 1 minesweeper in a Black Sea “Poseidon” drill off of Romania. A frigate of the Turkish navy is currently in the Aden Sea as a part of an international force fighting piracy and a Corvette as a part of the UNIFIL effort off of Lebanon.
The Turkish Navy has been prepared for the Blue Homeland drill reportedly for the last six months. It is taking place at a time of political strain in the Black Sea region mainly due to the Russian-Ukrainian conflict. The strain also rose around the Mediterranean island of Cyprus since the Turkish and Turkish Cypriot governments have announced oil and gas drills in answer to the Greek Cypriot government’s deals with Israel and Egypt added to the military build-up in the Eastern Mediterranean due to the Syria War.  Recently Turkish President Tayyip Erdoğan said that Turkey’s security concerns in Syria and Cyprus were no different. Turkish media reports revealed plans about building another navy base in the Eastern Black Sea, opposite to the Russian base at Sochi.
Aside from the exhibition of Turkey’s naval power capabilities with new and natively built ships, UAVs and weapon systems, the drill has another importance in the eyes of Erdoğan’s ruling Justice and Development Party (AK Party) government. One of the worst affected government agencies in relation with the July 15, 2016, military coup attempt in Turkey, as indicated to be masterminded by the U.S.-resident Islamist preacher Fethullah Gülen’s illegal network was the in Navy; thousands of navy personnel were dismissed and some of them are under trial. The Blue Homeland drill is also to show that the Turkish Naval Force is back in shape again.

Erdoğan says he lost his trust in Turkish pollsters

        • A test with polls: Mirror, mirror on the wall…
As Turkey is heading for the March 31 local elections, President Recep Tayyip Erdoğan said that he no longer trusted public opinion polls. Before this new line, he has been denouncing opposition parties as collaborators of terrorism. According to Erdoğan, polling companies which used to show his ruling Justice and Development Party (AK Parti) as keeping or advancing its position up until this election, are no longer telling the truth.
Before Erdoğan’s move to discredit polling companies, pollsters had revealed their January results. Among them were ORC, MAK and PollMark, which had relatively accurate results in recent elections and referendums. The impression from those results showed that in Ankara, AK Parti candidate Mehmet Özhaseki was losing ground against the Republican People’s Party’s (CHP) Mansur Yavaş. In İzmir the pollsters say, the CHP candidate Tunç Soyer is at least 10 points ahead of the AK Parti Candidate Nihat Zeybekçi. There is a possibility that AK Party’s alliance with the Nationalist Movement Party (MHP) can lose two big cities like Bursa and Adana. In Istanbul, AK Parti’s votes increased some 3 per cent above the CHP candidate Ekrem İmamoğlu, only after Binali Yıldırım was asked by Erdoğan to resign from the Speaker of Parliament post and became the AK Parti candidate. The pollsters claim that the overall AK Parti votes have dropped below 40 per cent.
Perhaps those forecasts upset Erdoğan and shook his belief in polling companies.
In fact, it was Erdoğan who started to use public opinion polls extensively in spotting the needs of people and policy-making for his party. He partly owed his success in politics to this research-based approach, from his election as mayor of Istanbul in the mid-1990s to the founding of AK Parti in 2001 and its election victory in 2002.
Following Erdoğan’s instructions, AK Parti HQ used to commission at least three credible pollsters and get their averages to set policymaking priorities. Then Erdoğan, with his political wit and ability to reduce every complicated problem into a one-degree linear equation with an able traders speed, would decide on the theme of the following election or referendum.
The only exception to that strategy was the June 7, 2015 election. There, Erdoğan tried to solve two systemic equations in one move: shifting to a presidential system and pursuing a political settlement to the Kurdish-problem related terrorism. Despite pollsters warning that his party’s nationalist-conservative vote base would not be happy about the latter, he went through with it. As a result, AK Parti lost the Parliamentary majority. Thanks to the MHP leader’s immediate help on election night and subversive moves by the outlawed Kurdistan Workers’ Party (PKK), Erdoğan dumped the “dialogue” policy and brought the presidential system to Turkey.
But why has Erdoğan stopped believing in polls and polling companies now?
Can it be because pollsters, even those new ones that focus on making money from AK Parti, fail to display the desired level of popular support? Or because they started to say that the support for Erdoğan, even with the MHP’s backing, falls below the 52 per cent of last year, and even below 50 per cent?
It is true that there is an inflation of polling companies. Some of them reportedly make makeshift reports to get money from smaller AK Parti municipalities and candidates. But it is also true that AK Parti is responsible for that. For years, reporters asked successive CHP leaders Deniz Baykal and Kemal Kılıçdaroğlu and got the same answer: the CHP did not commission any polls. Perhaps they could have better election results if they did, but they didn’t.
There is also a media dimension of this debate. It is generally assumed that reporting poll results in the media would influence voter behavior. But that is true when media has penetration and reliability. According to recent surveys, Turkish media today is at the bottom of the confidence list for Turkish people.
Yet again, by saying that he lost confidence in polls, Erdoğan, in fact, indirectly tells media outlets owned by industrial groups close to him (90 per cent according to current estimates) that he doesn’t want to see poll results in the media. The Turkish media today, in Erdoğan’s orbit, is mostly addressing the potential AK Parti voters anyway.
With his latest statement, Erdoğan in a way said that polling companies have no use left for him in politics. As a result, most of those who have been established and rooted before the AK Parti could stay and those who live like parasite life forms out of AK Parti could soon go. And let’s watch and see which ones will stay and which ones will go in Turkish media after the elections.