Blog

Kılıçdaroğlu: Tek adam yönetimini sandıkta yeniyor, tarih yazıyoruz

Koltuğunda doğrularak “Tek adam yönetimi ilk kez sandıkta yenildi” diye söze girdi CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu. HaberTürk’ten Muharrem Sarıkaya ile birlikte Meclis’teki Grup Başkanlık odasında, 20 Mayıs’taki gruba hitabının hemen ardından konuşuyorduk; “Dünya siyasi tarihinde bir örneği daha yok, tarih yazıyoruz”.
Kılıçdaroğlu’na göre 31 Mart’ta CHP adaylarının beş büyük şehir belediyesini alması, dünya siyasi tarihinde ilk defa bir “tek adam” rejiminin sandık yoluyla yenilmesi anlamını taşıyordu; “tek adam yönetiminden” derken Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı kast ediyordu. “Hiç tahmin edemediği yer İstanbul’du” diye devam etti.
Az önce Parti Grubu toplantısında yine YSK’yı Erdoğan’ın talimatıyla İstanbul seçimi tekrar ettirmekle suçlamış, “Zarftaki dört pusuladan birini iptal etmiş olmayı nasıl açıklayacaklar? Bunu merak ediyorum” demişti. Şimdi Türkiye’nin önünde 23 Haziran İstanbul seçim tekrarı vardı. Kılıçdaroğlu “Orada da yeneceğiz” iddiasındaydı; “Bir yol kazası olmazsa, iyi bir şekilde kazanacağız.”
CHP lideri “sandıkta hile yapılmasını” alınacak önlemlerle önleyebileceklerini düşünüyordu. Sandık müşahitlerinin yanı sıra, İstanbul’daki 31 bin 186 sandığın her birinde birer gönüllü avukat gözlemci olarak bulunacak, gerekirse müdahil olup yetkililere haber verecekti. Peki, o zaman “yol kazası” ne olabilirdi? AK Parti adayı Binali Yıldırım’ın yeniden kaybetmesi durumunda İl Seçim Kurulu, ya da YSK’ya yapılacak itirazlarla seçimin bir daha tekrarlanması mı? Yoksa seçimin ertelenmesine yol açabilecek, şu anda öngörülemeyen gelişmeler mi? Bunun yanıtı yok; yalnızca “yol kazası” kaydı var.
Kılıçdaroğlu, aslında seçim tekrarının AK Parti içinde, daha çok samimi inanç ve vicdan sahibi kesimleri da rahatsız ettiğini ancak Erdoğan’ın İstanbul konusunda ısrarlı olduğunu söylüyor.
İstanbul önemli. Erdoğan için önemi yalnızca kendi siyasi yükselişinin 25 yıl önce İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığıyla başlamasından, dolayısıyla Ekrem İmamoğlu’nun önünü şimdiden kesmek istemesinden kaynaklanmıyor. Aynı zamanda ülke ekonomisinin neredeyse üçte birinin İstanbul’da üretilmesinden kaynaklanıyor. İmamoğlu, mazbatası YSK tarafından geri alınmadan önce İBB dosyalarında gördüklerine dayanarak, belediye bütçesinden Erdoğan’ın AK Parti yönetimine yakın şirket, vakıf ve gruplara aktarılan paraların ciddi israfa ve usulsüzlüğe yol açtığını iddia etmişti.
İmamoğlu 20 Mayıs gecesi CNN Türk yayınında bu israf kalemlerinden söz etmeye başlayınca “Tarafsız Bölge” sunucusu Ahmet Hakan Coşkun programa apar topar, açıklanan vaktinden 40 dakika kadar önce son verdi. İşini kaybetmeden önce CNN Türk ekonomi müdürlüğü de yapan gazeteci Emin Çapa, içeriden aldığı bilgilere dayanarak Ahmet Hakan’ın programını “yukarıdan” gelen talimat sonucu, CNN Türk yönetiminin verdiği mesajla bitirdiğini öne sürdü. Konunun CNN International nezdinde de sorun olduğu, daha önce “marka değerini koruma” adına yaptıkları uyarılara bir yenisinin eklendiği bilgisi var.
Daha önce, 31 Mart seçimi öncesinde yine aynı medya grubuna bağlı Kanal-D sunucusu Buket Aydın tarafından canlı yayında büyük şehirleri kazanacaklarını söylediği içim alaya alınmış olan Kılıçdaroğlu, Ahmet Hakan’ın İmamoğlu’nu konuşturmayıp programı kapatmasını “ayıp” diyerek eleştirdi; “Bir de Tarafsız Bölge adı” diye ekledi. Kılıçdaroğlu, AK Parti kampanyasının Ekrem İmamoğlu’nun sinirlerini bozup ortamı germeyi amaçladığı kanısında, Ekrem Bey’in güzel bir dili var, bunu bozmayacağız” diyor.
Ekonomi, tabii bu seçim öncesinde de Erdoğan’ın ve seçim ortağı MHP lideri Devlet Bahçeli’nin de en zayıf noktası. BDDK’nın 20 Mayıs’ta 100 bin doların üzerindeki alımların banka işlemlerinin bir gün sonra yapılacağını duyurması geleceğe yönelik “sermaye hareketlerine müdahale” endişelerine yol açtı. 21 Mayıs’ta Ali Babacan ve Mehmet Şimşek’in İstanbul’da finans çevreleriyle görüşmeler yaptığı bilgisi var. Erdoğan’ın ekonomiyi yeniden Şimşek’e emanet etmek istediği, ancak Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın hangi yetkilerinin Şimşek’e devredileceği konusunun tartışıldığı yolundaki kulis bilgiler teyit edilemiyor. Albayrak’ın bu durumda “terfien tasfiye” edilebileceği, ya da Dışişleri Bakanlığına atanacağı yolunda spekülasyonlar yapılıyor.
Kılıçdaroğlu Grup konuşmasında, Albayrak’ın geçenlerde 2019’da 2,5 milyon ek istihdam üretileceği sözünü verdiğini, ancak son 1 yılda 1,376 bin kişinin daha işsizler ordusuna katıldığını söyleyerek, Erdoğan’ın damadı Albayrak’ın “ekonomiden anlamadığını” iddia etti.
Üstelik ekonomi üzerinde bu defa dış politika baskısı da var. Özellikle ABD ile Rus yapımı S-400 füzleri alımı ve karşılığında ortak üretilen F-35 jetlerinin tesliminin engellenmesi tartışmasının, ekonomik yaptırımlarla sonuçlanması ihtimali var. Dahası, Rusya ile de Suriye konusunda sorunlar başladı. Erdoğan ise şu ana dek ekonomiye yeni bir IMF stand-by programıyla canlandırma fikrine kesinlikle karşı duruyor.
Türkiye’nn gözü, ekonomi ve dış politikanın birbirine bağlı hale geldiği bir ortamda bir ay sonraki İstanbul seçimlerine çevrilmiş durumda.

Turkey writes history by defeating one-man -rule through ballot box: opposition leader

“This has never happened in political history before” Turkish opposition Republican People’s Party (CHP) leader Kemal Kılıçdaroğlu claims; “It’s the first time that a one-man rule was defeated through the ballot box:; we’re writing a new chapter in political history.”
He carried on to elaborate that the results of the March 31 municipal elections, where the country’s five largest cities were won by the CHP candidates, despite President Recep Tayyip Erdoğan’s great efforts to transform the country into a one-man -rule, were the proof of that defeat. Upon persistent applications and statements by Erdoğan, the Supreme Election Board (YSK), which consists of high judges, had cancelled the Istanbul results on May 6, officially declaring a re-run for Istanbul metropolitan municipality elections, setting it to take place on June 23.
“We will do it again” Kılıçdaroğlu claimed during our conversation where another colleague, Muharrem Sarıkaya of HaberTürk was also present, right after his address to his Parliamentary group on May 20; “We took every measure to prevent ballot box fraud. There will be a volunteer lawyer, observing each and every [31,186] ballot box in addition to the official ballot officers. If there won’t be any road accident, our candidate, Ekrem İmamoğlu will win again with a better margin.”
Kılıçdaroğlu says that Erdoğan did not expect the defeat, especially in Istanbul, and that even AKP voters who “have a conscience” were having difficulties accepting the lost election’s re-run. Using the term “road accident”, Kılıçdaroğlu implies there might be unforeseeable moves towards postponing the election, or another YSK move upon Erdoğan’s Justice and Development Party (AKP) if his candidate, former Prime Minister Binali Yıldırım loses again.
İmamoğlu had won the election with a difference of 13 thousand votes among Istanbul’s 11 million registered voters, yet some 1.5 had not turned up on March 31. Istanbul municipality is important for Erdoğan not only because it was the start of his rise in politics 25 years ago, but also because the city is home to one-sixth of Turkey’s population of 82 million, producing almost a third of the country’s GDP. İmamoğlu claimed that funds have been siphoned from the budget of the municipality to the foundations and companies close to Erdoğan’s AKP, referring to the documents he has seen during the 17 days in office before the YSK cancelled his mandate.
On May 20, during his appearance on a CNN International affiliate CNN Türk TV program, İmamoğlu started to give some figures regarding the financial irregularities of the municipality under a 25- year rule. Under AKP mayors. The show was live, and the anchor, Ahmet Hakan Coşkun, abruptly ended the program 40 minutes earlier than its previously announced runtime. Emin Çapa, who used to be the head of the economy desk before getting fired by the channel’s new owners, said in his Twitter account that Çoşkun ended the program after CNN Türk directors urged him to upon warnings from government circles. “That TV program was shameful,” Kılıçdaroğlu said. He too had been mocked much earlier by another anchor, Buket Aydın of Kanal-D (another channel belonging to the same media group as CNN Türk), before the first run of the municipal elections on March 31. It is worth noting once again that about 90 per cent of the media outlets in Turkey owned by investors close to Erdoğan.
The stakes are high in Istanbul but Turkey’s economy is in trouble with the rises in inflation, unemployment and , interest rates, as well as the current account deficit. In his address to Parliament, Kılıçdaroğlu recalled an earlier statement of Finance and Treasury Minister Berat Albayrak, also President Erdoğan’s son in law; Albayrak had promised that 2.5 million new jobs would be created in 2019. “1 million 376 thousand more people lost their jobs in the last year,” said Kılıçdaroğlu, accusing Albayrak of being incompetent.
Turkey’s foreign policy issues, topped by the rift with the U.S. over the purchase of Russian made S-400 missiles and American threats to stop the delivery of the jointly produced F-35 fighter jets puts additional pressure on the economy, as Erdoğan so far ruled out any deal with the IMF for a stand-by program.

Atatürk’ün mirası ve Erdoğan Türkiye’si

Yüz yıl önce 19 Mayıs’ta Mustafa Kemal Paşa Samsun’a ayak bastı. Osmanlı idaresi altındaki yenilmiş Türk ordusunun genç bir generaliydi. Sultan Vahdettin tarafından 9’uncu Ordu Müfettişi sıfatıyla ona verilen görev, Karadeniz bölgesinde işgal ordularının işbirlikçilerine karşı başlayan direniş hareketlerini bastırmak, kontrol altına almaktı.
Ama Mustafa Kemal ve arkadaşlarının başka planları vardı. Ülke işgal altındaydı. Birinci Dünya Savaşını bitiren 30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesini takiben İngiliz, Fransız, İtalyan, Gürcistan, Ermenistan ordularının tecavüzü ardından dört gün önce, 15 Mayıs’ta İngiliz destekli Yunan ordusunun İzmir’i işgale başlaması, çoğu kişi için bardağı taşıran damla olmuştu. Sultan’dan aldığı görevin tersine birbirlerinden bağımsız gelişen sivil direniş hareketlerini askeriye içinde işgale karşı yükselen hareketle birleştirme girişiminin ilk sonucu, Şeyhülislam tarafından gıyabında verilen idam fermanı oldu.
Kurtuluş manifestosu Haziran’da Amasya’da ilan edildi. Temmuz’da Erzurum Kongresi, Eylül’de Sivas derken Aralık sonunda Ankara’ya geldiğinde artık direnişin doğal lideri haline gelmişti. Meclis’i kurdu, Milli Orduyu Meclis’e bağladı, işgal 9 Eylül’de son Yunan askerinin de İzmir’i terk etmesiyle sone erdi. Kemal Paşa direnişin başlangıcı saydığı 19 Mayıs’ı o kadar önemsedi ki, 1927’de okuduğu Nutuk’a giriş cümlesi yaptı, soranlara doğum günü olarak 19 Mayıs’ı söyledi, o günü “Gençlik ve Spor Bayramı” olarak geleceğe bırakmak istedi.
Sona eren ise yalnızca işgalcilere karşı değil, aynı zamanda işgalcilerle işbirliği halinde çalışan Osmanlı yönetimine karşı da savaştı; İstiklal Savaşı aynı zamanda bir iç savaştı, bir devrimdi ve Sultanlık devrilip Cumhuriyet 29 Ekim 1923’de ilan edildi.
Şimdi “Efendim, ama tek partiydi, demokrasi değildi” diyen çokbilmişlere hatırlatmak lazım: Avrupa’da da o dönem ileri demokrasi rüzgârları esmiyordu: İtalya’da Mussolini iş başına gelmiş, Almanya’da Hitler adım adım iktidara yürüyor, Rusya’da Stalin’in Sovyet yönetimi hüküm sürüyordu. Buna rağmen bir süre sonra bu soyadını alacak olan Atatürk, “çağdaş uygarlık düzeyi” diye adlandırdığı doğrultuda, yüzünü Batıyla bütünleşmeye dönmüş köklü reformlar yapmaya başladı. Batının emperyalist güçlerine karşı bir ulusu yeniden küllerinden doğurtan Atatürk, Batıyı ekonomik ve toplumsal yönden nelerin ilerlettiğinin ayrımındaydı.
Önce din ve devlet işlerinin ayrılmasıyla laik sisteme geçildi. Sonra Arap harflerinden Latin harflerine, Hicri takvimden miladi takvime, Avrupa ölçü birimlerini kabulünden tutun da kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmesine dek bir dizi devrimci adım atıldı. İlk ceza kanunu ve medeni kanun Avrupa’dan örnek alındı. Rusya’nın desteğiyle ilk demir çelik fabrikası, Etibank maden işletmeleri, Sümerbank kumaş fabrikaları, şeker fabrikaları, Onuncu Yıl Marşında yurdu dört bir baştan örmesiyle övünülen demiryolları, evet, yetersizdi ama daha önce onlar da yoktu. Belki daha fakir ama onurlu, söylediği söz ciddiyetle dinlenen bir ülke olarak kabul ettirdi genç Türkiye’yi dünyaya Atatürk.
Demokrasiye geçiş, ülkeyi İkinci Dünya Savaşının ateşinden sakınan, Atatürk’ün kurmayı, sağ kolu İsmet İnönü’ye düştü; 1950’de yapılan ilk çok partili, serbest seçimi, tek parti CHP’si içinden çıkan Demokrat Parti kazandı.
Bundan elli küsur yıl sonra bu sistem, Kasım 2002’de, İslamcı/muhafazakâr kökten gelen, eski İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan önderliğindeki Adalet ve Kalkınma Partisini (AK Parti) iktidara getirdi.
Erdoğan bugün ABD ve Batı Avrupa’da Türkiye’yi adeta diktatörlüğe sürükleyen bir öcü olarak gösteriliyor ama o ilk yıllarda özellikle ABD yönetimleri Bush ve Obama, Erdoğan’ı yere göğe sığdıramıyordu. ABD orduya kızgındı: isteseler 2002 sonu, 2003 başında AK Parti’yi ikna edip Amerikan askerinin Türkiye’ye topraklarında konuşlandıktan sonra Irak’ı işgale kuzeyden başlamasını sağlayabilirlerdi. İşte o sırada bizdeki çokbilmişler korosunun da marifetiyle, Türkiye’de daha nitelikli bir demokrasi ve ekonomi önündeki yegâne engelin askeriye içindeki siyasi iştah sahipleri olmadığını, başka engeller de bulunduğunu söyleyip yazan bir avuç insana rağmen, Erdoğan dertlere tek çare olarak görülüyordu, ABD başta, Batı Avrupa tarafından.
Bugün Türkiye’yi Erdoğan’a duydukları öfke nedeniyle yerden yere vuran aynı çevrelerdir.
Çünkü çoğulcu demokrasilerin Müslüman toplumlarla barıştırılmasına örnek olarak gösterdikleri Erdoğan’ın, süreç içinde bütün icra yetkisini elinde toplayan, “cami odaklı toplum” savunan, seçimle geldiği iktidardan seçimle gitmeyeceği kuşkusu uyandıran tipik Doğulu bir lidere dönüştüğünü söylemeye başladılar. Bunun sonuçları da ortaya çıkmaya başladı. 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin arkasında Kemalist subaylar filan değil, doğrudan AK Parti’nin devlet içinde yükselmelerini hızlandırdığı Fethullahçı şebeke vardı. Yani İslamcı/muhafazakâr bir yönetimi, yine İslamcı/muhafazakâr bir hareket devirmeye çalışmıştı; lideri ise ABD’de oturuyordu.
Bağımsız yargı son olarak, CHP’nin kazandığı İstanbul seçimlerinin YSK tarafından yeniden yaptırılmasıyla tartışıldı. Meclis’in ağırlığı günden güne azalıyor.
Bir zamanlar Avrupa Konseyinin kurucu üyesi olan, Avrupa’nın Doğu’ya açılan kapısı sayılan Türkiye, bugün Orta Doğu Bataklığına saplanmış bir ülke olarak görülüyor ne yazık ki. Özellikle 2010 sonunda patlayan ve Arap Baharı adı takılan isyanlarda, özellikle de Suriye iç savaşına müdahil olmasıyla bu görüş koyulaşıyor. Suriye iç savaşında izlenen ve artık vaz geçilmek istense de geçilemeyen siyaset sadece Türkiye’nin adını –vatandaşların çoğunu utanç içinde bırakarak- bir takım Selefi terör örgütleriyle aynı cümle içinde anılmasına yol açmakla kalmadı. Evet, ülkede terörü de çok daha kanlı boyutlarla azdırdı ama asıl en yakın müttefiki ABD ile karşı karşıya getirdi. Evet, ABD’nin IŞİD’e karşı PKK’yı müttefik belirlemesi ağır bir hatadır. Öte yandan 1999’da PKK liderinin yakalanmasında en büyük yardımı yapan da aynı ABD idi. Türkiye Rus yapımı füzeler nedeniyle ABD ile ortak ürettiği silahları alma mücadelesi de veriyor ve Rusya ile de işler sanıldığı kadar iyi değil. Bu dönemde, Atatürk’ün veciz sözünden alınarak Türk Dış Politikasının esasını oluşturan “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesinin hasar aldığına tanık oluyoruz.
Ekonomideki gidişi olumluya çevirme işini Erdoğan’ın Hazine ve Maliye Bakanı olarak atadığı damadı başaramadı. Enflasyon, işsizlik, faizler, ödemeler dengesindeki açık, hepsi birden yükselişte. Erdoğan’ın iş başına geldiği 2002’de ABD doları 1,5 liraydı. Çok değil, 2013’te Erdoğan Gezi protestolarının doları 1,85’ten 1,92’ye çıkarttığından yakınıyordu; bugün 6 lira. Erdoğan IMF ile sağlam para sağlayıcı bir anlaşmaya sadece ideolojik nedenlerle yanaşmıyor değil; alınan paranın nereye kullanıldığının hesabını vermek de istemiyor, yani şeffaflık sorunu da var. Devlet ihale yasasının Erdoğan’ın 2007’ye dek uygulamak durumunda kaldığı IMF programı döneminden bu yana günün ihtiyaçlarına göre yüz kereden fazla değiştirilmesi buna örnek gösteriliyor.
Bunlar tabii yaygın bir şekilde yazılıp konuşulamıyor. Medya kuruluşlarının yüzde 90 kadarının sahipliği Erdoğan yörüngesindeki iş insanlarında.
Etrafındaki siyasiler “Basın da her şeyi yazıyor” diye yakınıp önlem istediğinde Atatürk’ün yanıtı “Basın özgürlüğünden kaynaklanan sorunların çözümü, yine basın özgürlüğüdür” cevabını vermişti, tarih 1930’lardı.
Bugün 19 Mayıs’ın 100’üncü yılında, Türkiye’nin iyi geleceğine inanan bir gazeteci olarak Mustafa Kemal Atatürk’ü bu özlü sözüyle de hatırlamak istiyorum. 19 Mayıs’ın ilk yüzüncü yılı hepimize kutlu olsun.

Atatürk’s legacy and Erdoğan’s Turkey

A hundred years ago on May 19, 1919, Mustafa Kemal Pasha set foot on the Black Sea port of Samsun as a young general of the defeated Turkish army under the Ottoman Rule with a handful of his brothers in arms. His mission as the commander of the 9th Army as mandated by Sultan Vahdettin was to suppress the Turkish nationalist resistance in the Eastern Black Sea region against the invading armies and their collaborators. Following the Mondros Armistice of October 30, 1918, ending the First World War for the Ottomans, Turkey was under the invasion of British, French Italian, Georgian and Armenian armies. Only four days before Kemal Pasha made it to Samsun, on another coast of the country on May 15, the Greek’s invasion of the Western port of Izmir had started: that was the final straw for many Turks.
Breaking the Sultan’s mandate, Kemal Pasha followed other plans that he had, uniting spontaneous civilian resistance groups with almost half of the military comprised of men who did not agree with the Sultan, and who thought he was only facilitating the works of the invaders. Kemal thus made his first manifestation in Amasya in June, which resulted in the Sheikh ul-Islam in Istanbul sentencing him to death in his absence. He convened the first resistance congress in the Eastern city of Erzurum in June, followed by Sivas in September. When he made his way to the central Anatolian town of Ankara in late December, he had officially become the leader of the Turkish resistance.
That’s why the 19th of May is considered as the beginning of the Turkish Independence War, which resulted in the end of the invasion, as well as the collapse of the six- century- long Ottoman dynasty, and the establishment of the Turkish Republic on October 29, 1923. Kemal, later adopting the surname Atatürk, meaning “father of Turks”, gave utmost importance to the date, and even registered it as his birth day. He designated it as the “Festival of Youth and Sports”, which is still being celebrated under the same name.
Reforms followed the establishment of the Republic. It was not a time where democracy was at its peak in Europe; Mussolini was in power in Italy, Hitler was inching towards Germany and Russia was under Stalin’s Soviet rule. Yet, Atatürk took some radical steps towards attaining the level of development in what he dubbed “contemporary civilization”, namely Western civilization. Separating state and religion through secular rule was a start. From equal electoral rights for women to changing scripture from Arabic to Latin letters, replacing the Islamic calendar with its universal counterpart, to adopting the Italian penal code and the French and Swiss civil codes he managed to get this “new Turkey” recognized by the international community.
The first iron and steel complex of the country, state sponsored textile factories, shoe factories, sugar factories and the railways… A modern Turkey, perhaps poorer but proud.
His number two, İsmet İnönü, who saved the country from the disasters of the Second World War, maintained the country’s place in the Western world afterwards. İnönü also paved the way towards turning the one-party regime under the Republican People’s Party (CHP) into a multi-party democracy in 1950.
Five decades after it was that very same democracy, wounded by three Cold- War- style military coups, which brought the Justice and Development Party (AKP) into power in November 2002, with its Islamist/conservative ideology and its charismatic leader, former mayor of Istanbul , Recep Tayyip Erdoğan.
He was celebrated by Turkey’s western allies, especially by the U.S. who were upset with the Turkish Army which they believed did notr do their best to convince the AKP government for opening up Turkish territories for American troops to invade neighbouring Iraq in 2003. Ignoring a handful of politicians and commentators saying that the political enthusiasm of the military was not the only problem on the road to a better democracy and economy in Turkey, Erdoğan enjoyed full support from the West in his first years, seen as a cure for Kemalist modernism in the army, as well as the judiciary and educational systems: he was going to transform it all.
Erdoğan did indeed transform the Turkish system but to the great disappointment of his one-time supporters in the West.
All executive powers are now in President Erdoğan’s hands; something which Atatürk did not enjoy and actually rejected when proposed. That weakened the role of the parliament and the judiciary.
Erdoğan wants a “mosque-oriented society” in Turkey, as he recently stated. Still secular on paper and in the Constitution, religion plays a greater role in state affairs. This did have its consequences: In 2016 there was a military coup attempt in Turkey conspired by an Islamist faction with its chief living in the U.S.; the generals who had abused Atatürk’s name for their own power games now pay lip service only when they really have to mention his name.
Nowadays, Turkey is debating the role of the judiciary in cancelling the March 31 municipal elections in Istanbul after the opposition CHP candidate’s win. Following insistent applications and statements by Erdoğan’s AKP, the Supreme Election Board which, consists of high judges ruled in favor of the re-run on June 23. The politicization problem of the judiciary evidently still exists.
The traditional Turkish foreign policy motto “Peace at home, peace in the world” is much damaged, especially after the break of the Arab Spring in 2010. Turkish involvement in the Syrian civil war boosted the terrorism problem in Turkey. The country’s name has started to be mentioned alongside Salafi terror groups, shaming many Turkish citizens. Once a co-founder of the Council of Europe, Turkey is seen as a country in the Middle East quagmire, using its relations with Russia and Iran as a leverage against the U.S. And the U.S. administrations, which used to consider Erdoğan as an exemplary role model on democratic rule in a Muslim society, are now turning him into a target for hatred, collaborating with Turkey’s number one security problem: the PKK in Syria. Back in 1999, they had helped the arrest of its leader.
The economy is in decline which is not helped by Erdoğan’s appointment of his son-in-law as the Finance and Treasury Minister. Erdoğan knows that another IMF program could help Turkey, but he has not been in good terms with concepts like transparency and accountability; the public procurement law has been amended more than a hundred times according to the needs of the day since the last IMF program was in effect when Erdoğan took the power. Inflation is on the rise, unemployment is on the rise, interest rates and current account deficit are on the rise but it is not always easy to voice them. Some ninety per cent of the media outlets is now in the hands of investors in the orbit of Erdoğan.
When some politicians complained to him about the press “writing everything”, Atatürk had said “the solution to problems sourcing from the freedom of press, is the freedom of press” and that was 1934.
On this centennial anniversary of the start of the Turkish resistance against not only invading armies but also a corrupt Sultan, for the sake of a better future for Turkey, and as a journalist believing in that goal, it is not possible for me not to remember Atatürk.

ABD’den Rusya tehdidi, İran krizi, ekonomide savrulma bir yana, İstanbul seçimi bir yana

ABD Temsilciler Meclisine 15 Mayıs’ta sunulan bir karar tasarısında Rusya’dan S-400 füzeleri alma kararına karşı Türkiye’ye adeta ültimatom anlamına gelen tehditler savruldu. Hem Cumhuriyetçi, hem Demokrat üyelerin katıldığı, Partiler-üstü Liderlik komitesi tarafından sunulan 372 sayılı karar tasarısında, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a “Rusya ile Türkiye-ABD ilişkilerini ve Türkiye’nin NATO’daki rolünü tehlikeye atacak şekilde askeri ilişkiden kaçınma” çağrısı da yapıldı. ABD Başkanı Donald Trump’tan da Türkiye Rus S-400 füzeleri alırsa yaptırım uygulama ve F-35 programından çıkarması isteniyor.
Cumhuriyetçi Parti Dış İlişkiler Komitesi üyesi Michael McCaul “Türkiye ya Rusya’yı, ya NATO müttefiklerini seçecek, Erdoğan doğru kararı vermeli derken, Dış İlişkiler Komitesinin Demokrat Başkanı Eliot Engel, “Bu, Erdoğan’a açık bir mesajdır; bu yolda devam edersen ciddi sonuçlarıyla karşılaşacaksın” diyecek kadar işi ileri götürüyor.
Bu karar tasarısı kabul edilirse ki öyle görünüyor, geriye sadece Trump’ın bunu veto etmesi ihtimali kalıyor. Peki, Trump, yani Türkiye’nin Suriye’de YPG’ye “saldırması” halinde, Türk ekonomisini “mahvedeceği” tehdidinde bulunan Trump, iki partinin ortak karar tasarısını Erdoğan ile “harika” ikili ilişkisi hatırına veto eder mi?
Türkiye’nin önceki Vaşington Büyükelçisi Namık Tan “Etmek istese de edemez” diyor; “2020 seçimlerine doğru gidilirken kendi siyasi geleceği tehlikeye girer.”
Geçtiğimiz günlerde Bloomberg’te “gelişmelere yakın kaynaklara” atfen çıkan “Türkiye ABD’nin talebiyle S-400 alımını yeniden değerlendiriyor” haberi aslında gelişmelerin “geri dönüşü olmayan” noktaya doğru ne kadar hızla ilerlediğini gösterdi. Bu haberin çıkmasıyla Suriye ordusunun İdlib’te, Türkiye’nin ateşkes sorumluluğunda bulunan bölgelere bombardımanı birden hızlandı. Nihat Ali Özcan ve Metin Gürcan gibi asker kökenli yorumcular, Türkiye’nin İdlib çevresindeki 12 gözlem noktasındaki yaklaşık 900 askerinin saldırılara açık hale geldiği ve artık önceliğin onların güvenliğine verilmesi gerektiğini yazdılar. 13 Mayıs’ı 14 Mayıs’a bağlayan 24 saat içinde önce Cumhurbaşkanı Erdoğan, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’i, ardından Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, Rus Savunma Bakanı Sergey Şoygu’yu aradı. Malum, bütün böbürlenmeye rağmen, Türk ordusunun Suriye’deki varlığı Rusya’yla işbirliğine bağlıydı. The Washington Institute uzmanı Soner Çağaptay, “Türkiye ABD’ye S-400’leri alacağını bildirdi, Suriye bombardımanı durdu” diye yazdı kendi kaynaklarına dayanarak. Putin’in meselesi yalnızca Türkiye’ye füze satmak değil, S-400 satışı üzerinden NATO ittifakını çatırdatmak ki şu ana dek bunu başarmış görünüyor. NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’in geçen haftaki Türkiye ziyaretinden de bir sonuç çıkmadığı böylece anlaşıldı. Nitekim 15 Mayıs’ta Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun “Anlaşmadan geri dönüş yok” diye kim bilir kaçıncı defa tekrarladığı saatlerde ABD Temsilciler Meclisine Türkiye’ye tehditlerle dolu karar tasarısının sunuldu.


İran-ABD gerilimi tırmanırken ekonomi

Yine aynı saatlerde, Cumhurbaşkanı Erdoğan, Beştepe’de(geçtiğimiz hafta Çavuşoğlu’nun alt yapısını hazırladığı ziyarette) Irak Cumhurbaşkanı Adil Abdülmehdi’yi ağırlarken, ABD Dışişleri Irak’ta görev yapan bütün diplomatlarını derhal bulundukları yerden ayrılmaya çağırıyordu. Bu çağrı, ABD’nin İran’a karşı askeri harekâta kalkışacağının işareti olarak yorumlandı. ABD geçen ay İran Devrim Muhafızlarını, yani fiilen bir orduyu “terör örgütü ilan etmiş” geçen hafta da uçak gemisi USS Abraham Lincoln’u Basra körfezine yönlendirince İran buna karşılık vereceğini söylemiş, nükleer anlaşmayı da askıya almıştı. ABD İran’a, İsrail ve Suudi Arabistan’ın desteklediği üzere askeri müdahalede bulunursa, Rus ve Çin seyirci mi kalacak? Pek mümkün görünmüyor.
İran, Türkiye’nin Astana Sürecinde, Rusya ile birlikte Suriye’deki “ateşkes” müttefiki. Trump, 2 Mayıs itibarıyla Türkiye dâhil altı ülkeyi (diğerleri Yunanistan, İtalya, Japonya, Hindistan ve Güney Kore) İran’a petrol ticareti ambargosundan muaf tutmaya son verdi; Türkiye’nin petrol ithalatının yarsı İran’dan. Yani, ABD-İran gerilimi de hem dış siyasetimiz, hem de ekonomimiz üzerinde yıpratıcı etkilere sahip.
Ekonomide artık tehlike çanları çalıyor. Artık Erdoğan’ın Hazine ve Maliye Bakanı damadı Berat Albayrak’ın yerinde kalıp kalmaması, ya da yeni bir paket açıklayıp açıklamaması tek başına bir şey ifade etmeyecek aşamaya geliyoruz. Hazine’nin Merkez Bankasından 40 milyar yedek akçe çektiği, bunların 23 Haziran İstanbul seçimi öncesi Bayram İkramiyesi ve diğer harcamalarda kullanılacağı haberleri aradan günler geçmesine rağmen yalanlanmadı. Türk ekonomisi tarihte hiç bu kadar dış siyasi gelişmelere bağlı olmamıştı.
Tablo ciddi.
ABD Temsilciler Meclisine sunulan karar tasarısı, adeta 1964’te ABD Başkanı Lyndon Johnson’ın Başbakan İsmet İnönü’ye yazdığı “Kıbrıs’a müdahale ederseniz, NATO’dan çıkartırız” mealindeki mektubunu anımsatıyor. İnönü’nün cevabı malum; “Yeni bir dünya kurulur, Türkiye o dünyada yerini alır”.


Batı, Erdoğan ile Türkiye’yi ayırmaya başladı

Ama bu defa hedef alınan Türkiye’den çok Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kararları… Karar tasarısında Türkiye’nin müttefikliğine güçlü bağlılık teyit edilirken, Erdoğan ayrı tutuluyor. Bu daha önce Almanya Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier tarafından da yapılan vurguydu: Erdoğan’ın “Türkiye benim, ben Türkiye’yim” vurgusuna karşı, Batı dünyasında, “Hayır, bizim bildiğimiz Türkiye sadece Erdoğan değil vurgusu” yapılıyor. Bunda 2014’te Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçilmesinden bu yana idarenin giderek sadece Erdoğan’ın elinde toplanmasına, muhalefet üzerinde kurulan yargı baskısına, iş dünyası üzerinde kurulan siyaset baskısına, medyanın tek tipleştirilmesine karşı, seçmenin yarısının hâlâ –ve demokratik olgunluk içinde- “hayır” demesinin payı var elbette. Vikipedia’yı yasaklamaya benzemiyor bu, elalemin gözü, kulağı, ağzı kapalı değil ki.
Tabii bir de Kıbrıs var. Erdoğan ve AK Parti hükümeti, “Türkiye ve Kıbrıs Türklerinin çıkarlarını korumak” gibi son derece meşru bir söylemle, tam da Avrupa Parlamentosu seçimleri öncesi, hem AB, hem ABD’den gelen tepkiler altında Kıbrıs sorununu öne çıkarmış bulunuyor. Ankara’daki diplomatik çevrelerde, bunun acaba zaten önyargılara sahip Avrupa ve Amerikalı siyasetçileri Erdoğan karşıtı demeçler vermeye sevk edip Erdoğan’ın 23 Haziran seçiminde “Dünya bana karşı, destek olun” mesajını vermeyi amaçlayan bir taktik olup olmadığı konuşuluyor.
Çünkü bütün bu tablo içinde Erdoğan’ın birinci önceliğinin İstanbul Büyükşehir Belediyesini yeniden alıp, 31 Mart seçimleriyle güç yitirdiği izlenimini gidermek olduğu konuşuluyor diplomatik çevrelerde.


Erdoğan-Bahçeli cephesinin önceliği İstanbul

Erdoğan, Türkiye’nin güvenlik çıkarlarının kendi iktidarından geçtiğini kanıtlamak için iktidarının hala güçlü olduğunu göstermek, bunun için de İstanbul’u ne gerekiyorsa yaparak geri almak istiyor. Buna bir kanıt da seçim ortağı ve artık fiili koalisyon ortağı MHP lideri Bahçeli’den geliyor. CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nu şehit cenazesinde saldırıya uğraması ardından dahi PKK ile dolaylı işbirliğiyle suçlayan Bahçeli, başka koşullarda yeri göğü inleteceği bir gelişmeyi, PKK lideri Abdullah Öcalan’ın yıllar sonra avukatlarıyla görüştürülmesini, 23 Haziran uğruna savundu. Daha ne yapsın?
Ama durum Türkiye’nin milli güvenliği ve İkinci Dünya Savaşından bu yana içinde yer aldığı Batı dünyasında, NATO ittifakında kalıp kalmaması bakımından kritik bir noktaya doğru gidiyor.
Savuma Bakanı Hulusi Akarın 15 Nisan’da Vaşington’da Türk-Amerikan konseyi açılışındaki konuşmasında “Türkiye NATO’da kalacaktır” vurgusu önemliydi. Acaba hâlâ önemli mi?

Erdoğan zora düştükçe daha da sertleşebilir (*)

İngiliz Reuters haber ajansı 13 Mayıs’ta hükümetin Merkez Bankası kasasındaki “yedek rezervlerinden” 40 milyar lira, yaklaşık 6,6 milyar doları Hazine’ye aktaracağı iddiasını duyurdu. Kimi iktisatçılar, haberin doğru çıkmasının artık evdeki gümüşleri satmaya başlamak anlamına geleceğini söyledi. Bu haberde beni, ekonominin kötü gidişi kadar etkileyen bir başka unsur oldu.
Reuters haberini “üç ayrı ekonomi yetkilisine” dayandırıyordu. Yani, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı tam da neredeyse siyasi geleceğini bağladığı İstanbul seçimi öncesi en çok zora sokacak haberlerden biri, kendi ekonomi bürokrasisinden çıkmıştı.
Yani, bürokrasi artık stratejik bilgileri dışarı sızdırmaya, dışarıya “biz uyardık, dinlemediler, bizden bilinmesin” mesajı vermeye başlamıştı.
Buna benzer bir duruma, 2001’deki büyük mali kriz öncesinde tanık olunmuştu. Başbakan Bülent Ecevit’in MHP lideri Devlet Bahçeli ve ANAP lideri Mesut Yılmaz ile kurduğu kırılgan koalisyonun çatırdama sesleri, ilk olarak bir sonraki iktidara “günah bizden gitti” mesajı verir gibi basına bilgi sızdıran bürokratlar kanalıyla duyulmaya başlamıştı.
Ekonominin döküldüğünü görmek için bürokrasinin konuşmasına aslında ihtiyaç yok, her şey ortada. Ama bürokrasinin bilmediğimiz ayrıntılardan da bizi haberdar etmeye başlaması neyi gösteriyor biliyor musunuz? İdarenin de dökülmeye başladığını. Bütün kilit görevlerdeki atamaların bizzat Cumhurbaşkanı tarafından yapıldığı (ya da binlerce dosyanın birikmesi nedeniyle yapılamayıp önemli mevkilerin “vekâleten” idare edildiği) ortamda, memurlar amirlerini “idareten” dinliyorlar. “İta zinciri” kırılıyor. Çünkü asıl talimatın Beştepe’den gelmesini bekliyorlar; öyle ya, onu o göreve atayan bizzat cumhurbaşkanı.


Suriye, PKK, S-400 derken bir de Kıbrıs

Üstelik düşürülemeyen hayat pahalılığı ve işsizlik, düşürülemeyen enflasyon ve faizler artık sadece yeni bir ekonomik programla düzeltilebilecek boyutta değil. Bağımsız ve tarafsız yargı sorunu zaten kronik, ona girmeyelim şimdi. Ama ekonominin gidişi Türkiye tarihinde hiç bu kadar dış politika sorunlarına bağlı olmamıştı.
Dış politikada Erdoğan hem ABD Başkanı Donald Trump, hem de Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile ciddi sorun yaşıyor. Trump, Türkiye’nin Suriye’deki ortağı, PKK’nın uzantısı YPG’ye “saldırması” durumunda NATO ortağı Türkiye’nin ekonomisini “mahvetme” tehdidinde bulunmadı mı? Diğer yandan Suriye’deki ortağımız ve ihtiyacımız olan petrolün yarısını oradan aldığımız İran’a uygulanan Amerikan ekonomik yaptırımlarına maruz kalmamız an meselesi. Bir de ABD’nin, Rusya’dan alınacak S-400 füzeleri nedeniyle Türkiye’nin ortak üreticisi olduğu F-35 uçaklarını teslim etmeme tehdidi var ki en stratejik sorun da bu. Tabii Erdoğan S-400 alımını iptal edecek olsa, bu defa Putin karşısına çıkacak. Türkiye’nin Suriye’de bu kadar rahat asker tutabilmesi sadece ve sadece Rusya’nın onayıyla mümkün olabiliyor.
Son iki aydır ısınan, ısıtılan bir sorun da Kıbrıs; ada etrafındaki petrol arama hakları nedeniyle restleşme… Bu konuda ABD ve Avrupa Birliğinden gelen uyarılara daha da milliyetçi bir lisanla karşılık veriyor, söz konusu olanın Türkiye ve Kıbrıs Türk halkının çıkarları olduğunu söylüyor. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ve Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, konuyu demeçleriyle gündemde tutmaya gayret ediyor. Kıbrıs’ta bir fiili durum, İstanbul’da tekrarlanacak 23 Haziran seçimi öncesi rüzgârın yönünü Ekrem İmamoğlu’ndan Binali Yıldırım’a çevirebilir mi?
Cevabı kesin bir “evet” olmasa da, bu geçerli bir sorudur.
Çünkü Erdoğan için şu anda ekonominin, idarenin, dış ve güvenlik politikasının dökülmeye başlamasından daha önemli olan tek bir sorun söz konusu: İstanbul’u geri alabilmek.


“İstanbul’u başaramazsak, bundan sonra…”

Ülke ekonomisinin neredeyse üçte birini üreten İstanbul’un belediye imkânlarının nerelere harcandığının bir kısmını, İstanbul Büyükşehir Belediyesi bürokrasisinden sızan bilgi ve belgelerle görmeye başladık, YSK mazbatayı İmamoğlu’ndan geri almadan önce. Erdoğan, bu imkânlar kesilince, şimdi kendisine siyasi-ideolojik birliktelik için değil, çıkar birliği çerçevesinde de destek veren iş dünyasından tarikat ve cemaatlere dek bazı kesimlerin desteğinin kısa sürede kesileceğini bilecek siyasi deneyime sahip. AKP’nin kuruluşunda Erdoğan ve Abdullah Gül ile birlikte yer alan Bülent Arınç’ın “İstanbul’da başaramazsak, bundan sonra da başaramayız” demesi boşuna değil. Bir de kendi siyasi yükselişinin 25 yıl önce İstanbul belediye başkanlığı ile başladığını bilerek, İmamoğlu’nun önünü şimdiden kesmek istiyor; bu da işin siyasi-psikolojisi.
Erdoğan’ın 31 Mart seçimlerinden önce, seçimden yenik çıkarsa içeride, dışarıda ve ekonomide daha ılımlı bir siyaset izlemesi mümkün görünüyordu. Oysa İstanbul seçimlerini kayıp farkın az olmasını bir fırsat olarak gördü. Tamamen yasal olan itiraz süreçlerine YSK üzerine kurulan baskının gölgesi düşse de, seçimi iptal ettirdi.
Şimdi 23 Haziran’a 40 günden az kalmış halde ise oyun sert oynanıyor. Erdoğan, ne olursa olsun İstanbul’u almak istiyor; oysa ekonomide, dış ve güvenlik politikasında tam da seçim öncesi zora düşüyor. Erdoğan zora düştükçe, stratejik öncelikleri 23 Haziran’a dek askıya alıp ekonomide, iç ve dış siyasette daha da sertleşebilir. Ekonomide bunun işaretlerini Merkez Bankası ve iş dünyası üzerine kurulan fiyat, faiz ve “konuşmama” baskısında, iç siyasette “Her şey güzel olacak” gibi bir sözü neredeyse terörizmle eş tutmada, İmamoğlu destekçilerine kurulan baskıda görüyoruz. Dış politikadaki sertleşmenin Kıbrıs’ta seçim öncesi bir fiili durum ihtimali yüksek ama riski Suriye’de hem ABD, hem Rusya’yı karşıya alacak bir fiili durum kadar yüksek değil.

(*) Deutsche Welle Türkçe Servisi’nde 14 Mayıs 2019’da yayınlanan yorum.

Bakırköylü Elpidophoros, Amerika Başpiskoposu oldu

Bu seçim de İstanbul’da yapıldı ama sonucuna itiraz eden olmadı. İstanbul, Balat’taki Grek Ortodoks Patrikliği boş bulunan Amerika Başpiskoposluğuna Sinod Meclisinde yapılan oylama ile Heybeliada Ruhban Okulu Müdürü ve Bursa Kilisesi Başrahibi Elpidophoros Lambriadis’in seçildiğini 11 Mayıs’ta ilan etti.

Grek Ortodoks Patriği Bartholomeos (resimde solda) Amerika Başpiskoposu olarak atanan Elpidophoros Lambriadis ile sohbet ederken görülüyor.

Bu seçim, Grek Ortodoks Patriği Bartholomeos’un ruhani önderliğinde 2019 başından bu yana attığı ikinci stratejik adım oldu. Bartholomeos, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in doğrudan devreye girdiği baskılara rağmen 5 Ocak 2019’da yaklaşık 40 milyon üyesi bulunan Ukrayna Grek Ortodoks Kilisesinin bağımsızlığını tanıyarak Moskova kilisesinin etkisinden çıkmasını sağlamıştı. Şimdi de tarihte ilk defa bir Türk vatandaşı merkezi New York’ta bulunan Amerikan Ortodoks Kilisesi Başpiskoposluğuna getirildi; ABD’deki 1,5 milyon Grek Ortodoks’un en üst ruhban makamı olan Başpiskoposluk son yıllarda mali sorunlarla boğuşuyordu. Amerika Kilisesi, Ekümenik Partiklik olarak İstanbul’u ve Patrik Bartholomeos’u tanıyor.
Grek Ortodoks Kilisesinin karar organı Sinod Meclisi tarafından oybirliğiyle seçilen Elpidophoros Lambriadis 1967 İstanbul, Bakırköy doğumlu. Selanik’teki Aristotle Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden mezun olan Lambriadis, lisansüstü eğitimini Almanya ve Lübnan’da tamamladı; dolayısıyla Avrupa ve Ortadoğu kiliseleri ve bölge sorunlarıyla yakın ilişkileri var. Rumca ve Türkçe’nin yanı sıra İngilizce, Almanca ve Arapçaya da hâkim. Lambriadis ilahiyat doktorasını da Selanik Üniversitesinde tamamladıktan sonra Patrik Bartholomeos’un önerisiyle Sinod Meclisi Genel Sekreterliğine ve ardından -hükümetçe eğitime kapalı tutulan- Heybeliada Ruhban Okulu Müdürlüğüne getirilmiş. Halen Selanik Üniversitesinde kilisenin uluslararası ilişkileri konusunda ders de veren Prof. Dr. Lambriadis, Patrikhanenin uluslararası ilişkileri ve diğer kiliselerle diyalogunda da etkili konumda bulunuyor ve Ukrayna Kilisesinin bağımsızlığını kazanmasında pay sahibi olarak biliniyor.
Seçiminin ilanı ardından YetkinReport’un sorularını yanıtlayan Lambriadis şunları söyledi: “Bu göreve seçildiğim için çok mutluyum. Çok önemli bir sorumluluk, hem Kilisemiz, hem Türkiye için. Haziran sonunda başlayacağım bu önemli görevi başarmak için elimden gelen gayreti göstereceğim.”
Patrihkhane, 9 Mayıs’taki Sinod oturumunda da 1 milyon Ortodoksun yaşadığı Avusturalya’nın Başpiskoposu olarak Girit doğumlu Makarios Christoupoulis’i atamıştı. Daha önceki Başpiskopos Stylianos, Heybeliada’dan mezun olan kuşaktandı. Amerika’dan Avustralya’ya, Avrupa’dan Ortadoğu ve Afrika’ya kadar yayılan coğrafyada 300 milyondan fazla Grek Ortodoksun ruhani merkezi saydığı Fener Patrikhanesi, Heybeliada Ruhban Okulunun kapalı olması nedeniyle Ortodoks Türk vatandaşlarının din adamı olarak yetişip Patrikhane görevine alınmasında sorunlar yaşıyor. Hükümet kararıyla 1971’de kapatılan Heybeliada Manastır ve Ruhban Okulunun açılması için o tarihten bu yana hükümetler Batı Trakya’daki Müslüman Türk azınlığın hakları ve Atina’da cami açılması konularını karşılıklılık ilkesi olarak görüyorlar. Türkiye’de yaşayan Rum Ortodoks azınlığın nüfusu ise, çoğu İstanbul’da olmak üzere 2 bin 500 kadar tahmin ediliyor.

İmamoğlu: İsrafın belgelerini açıklayacağız

“O belgeleri açıklayacağız” diyor Ekrem İmamoğlu 23 Haziran seçim kampanyası hazırlıklarını anlatırken. “Mazbatanın bizde olduğu o 18-19 gün içinde elde ettiğimiz verilerde İstanbul Büyükşehir Belediyesinin nasıl büyük bir israf ekonomisiyle yönetildiğini, vatandaşın vergilerinin nerelere harcandığını gördük. Buna neredeyse bütün büyük belediye ihalelerinin hep bir kaç şirkete verilmiş olması dâhil değil. İsraftan söz ediyorum. İsraf belgelerini açıklayacağız.”

“Bu işin bir ekseni” diye devam ediyor; “Ama iki ekseni daha var. Birinci ekseni, seçimin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı için yapıldığı olgusu. İkinci ekseni de 23 Haziran’ın bir demokrasi seferberliğine dönüşüyor olması; sadece İstanbul değil, Türkiye için, demokrasi için de önem taşıyor.”

“AA’ya alternatif seçim haber merkezi”

“Bir yeniliğimiz daha olacak” diye devam ediyor 10 Mayıs günü, Kıbrıs için yola çıkmadan önce Beylikdüzü Belediyesi Kültür Merkezi’nin bir odasında yaptığımız mülakatta; “Seçim gecesi için alternatif bir haber merkezi kuruyoruz. Zaten mevcut olan bilgi merkezimizi genişletip aktif hale getiriyoruz. Vatandaşın tek haber kaynağı AA olmayacak. Her bir sandık açılıp sonucu belli olunca buradan şeffaf bir şeklide duyuracağız.”

“Bunu nasıl yapacaksınız?” diye sordum; “otuz bin küsur sandık var.” Anadolu Ajansının bütün sandıklardan doğrudan haber almadığı, sonuçları AK Parti il Başkanlıklarından aldığı, İstanbul İl Başkanlığı Binali Yıldırım’ın geri düştüğü anlaşılınca Genel Merkeze giden veri akışını kesmesi ardından sonuç verememesiyle ortaya çıkmıştı.

“31 bin 186 sandık var” diye açıkladı. “Bunlardan sağlıklı sonuç alma sorunumuz olmadığını zaten 31 Mart seçimi gecesi gösterdik. Hem CHP, hem İYİ Parti teşkilatı gayet iyi çalıştı. Şimdi yeni gönüllülerimizle bu gayreti topluma çabuk ve sağlıklı bilgi vermeye de dönüştürüyoruz. Aramıza yeni katılan gönüllülerimizin bir işi de bu olacak.” İmamoğlu’nun verdiği bilgilere göre, YSK’nın 31 Mart İstanbul seçimini iptal edip yenilenmesine karar verdiği 6 Mayıs’ı takip eden iki-üç gün içinde “İstanbul Gönüllüleri” sayısı 20 bin civarından 100 bine çıkmış. “Bu gidişle gönüllü sayısının 250-300 bineulaşabileceğini tahmin ediyor.

“YSK’ya rağmen, yeniden…”

“Sandık güvenliği konusunda tereddüdümüz yok” diye, kesin konuşuyor İmamoğlu. “İYİ Parti’nin de desteğiyle, CHP teşkilatı ve bizim kampanya gönüllülerimiz sandık güvenliği tereddüdümüzü ortadan kaldırıyor. Tek tereddüdümüz YSK. 31 Mart’ta 8 gerekçeli itiraz başvurusunda tutturulamadı, gerekçesiz başvuruyla karar aldılar. Bizim, YSK’ya hiç bir şekilde gerekçe vermeyecek şekilde hukuki önlemler de almamız gerekiyor. 49 Baro’nun bize destek vaat etmesi bizim için çok değerli; sandık görevlileri arasında hukukçular da olacak.”

YSK “tereddüdüne” rağmen “Yeniden kazanacağız” diyen İmamoğlu’na, medyada geçmiş bağlantılarına dair ortaya atılan iddiaları sorunca, ellerini iki yana açarak “Buyursunlar baksınlar” diye gülümsüyor; “Biz diyoruz ki, bizim derdimiz İstanbul’un daha iyi yönetilmesi. İstanbul Büyükşehir Belediyesi şu kadar yıldır İstanbul halkına kapalı, şeffaflıktan uzak, yüzünü sadece bir partiye, partinin içindeki belli kesimlere dönerek çalıştırılmış. İstanbul halkına hak ettiği hizmet bu yüzden verilememiş. İstanbul halkı da bizim bunu düzelteceğimize inanıyor. O yüzden Berkay kardeşimizin “Her şey güzel olacak” sözü, bir slogan olarak toplumca bu kadar benimsendi.”

İmamoğlu 23 Haziran seçim kampanyasında başka slogan kullanmayacaklarını da sözlerine ekliyor.

Dış politikada yaşanan büyük sıkışma ekonomiyi daha da kötü etkileyebilir

Bir kaç gün önce Türk ekonomisini yakından izleyen ve bu konuda kararları etkileme konumunda bulunan bir Batılı iktisatçı ile konuşuyordum. Dolarda yaşanan son sıçramanın üzerindeki en büyük etkinin İstanbul seçiminin iptal edilmesinden kaynaklanmadığını söylüyordu; o ikinci sıradaydı. Türk lirasının dolar karşısındaki son değer kaybındaki en büyük etki Türkiye’nin ABD ile Rus S-400 füzeler üzerine yaşanan gerilimin giderek artmasıydı bu üst düzey uzmana göre.

Kamuoyu pek farkına varmasa da, YSK’nın İstanbul seçimini iptal ettiği 6 Mayıs günü NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg Ankara’daydı; Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile görüşmeye gelmişti.

O görüşmeden bir sonuç çıkmamıştı. Konu Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun 11 Mayıs’ta ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo ile yapacağı telefon görüşmesine havale edilmişti. Ama tek sorun zaten S-400 de değildi.

Ondan kaç gün önce 2 Mayıs’ta Türkiye’nin Brüksel’deki Daimi Temsilciliği aracılığıyla NATO Konseyine bir uyarı mesajı verilmişti. 3 Mayıs’ta NATO Avrupa Müttefik Kuvvetler Komutanlığı’nın (SACEUR) görevi Amerikalı orgeneral Curtis Scaparotti’den yine Amerikalı orgeneral Todd Wolters’a devir töreni vardı. Ve bu törene Türkiye’ye haber verilmeden Kıbrıs Cumhuriyeti adına Kıbrıs Rum Hükümetinin temsilcisi de davet edilmişti. Kıbrıs Cumhuriyeti NATO üyesi değildi, ama Türkiye 1952’den bu yana NATO’nun veto yetkisine sahip bir üyesiydi. Ankara, Güney Kıbrıs’ın ertesi günkü törene alınmamasını istiyordu.

Ankara’nın protestosu dikkate alınmayıp, Kıbrıs Rum Temsilcisi ertesi gün Stoltenberg’in konuştuğu törende gurur gösterisiyle yerini alınca Türk askeri heyetinin ne yaptığını belki okumuşsunuzdur: ortak ev sahibi olduğu töreni davet etmediği misafire terk edip gitmişti.

Stoltenberg ile Erdoğan arasında bu da konuşuldu, ama sonuç alınamadı. İşte Türkiye’nin S-400’lere karşı Amerika’nın F-35 uçaklarını teslim etmemesi durumunda NATO Askeri Komite faaliyetlerini kısmen askıya alacağı haberleri de bu sırada yayıldı.

Stoltenberg, daha sonra, Suriye sınırındaki göçmen kamplarını ziyareti sırasında Hürriyet Daily News gazetesi muhabiri Sevil Erkuş’a o nedenle S-400/F-35 meselesinin sadece Türkiye değil, bütün NATO savunmasına zarar vereceğini söyledi; orada ABD’ye de mesaj vardı.

Yine aynı 6 Mayıs günü bir gelişme daha oldu. Türkiye’nin NATO üyesi İspanya ile ortak yaptığı ve küçük boy uçak gemisi de sayılan ilk amfibik saldırı gemisi Anadolu denize indirildi. Hizmete girmesi 2021’de planlanıyor ama en önemli özelliği dikine kalkış yapabilen 12 uçak taşıyabilecek olması. Türkiye’nin elinde dikine kalkış yapabilecek uçak şimdi yok ama Genelkurmay’ın daha 1990’ların sonundan itibaren içinde yer almak istediği ve bütün savunma planlarında yer verdiği F-35’lerle olacak.

Yani Türkiye’nin Karadeniz, Ege ve Doğu Akdeniz’deki deniz gücü ektinliği de doğrudan bu konuya bağlı. Bu projede -daha üretim aşamasına geçmemiş- Rus Su-57’lere yer verilmesi şu anda bir fantezi.

Ama yine aynı gün hem AB’nin Dış ve Güvenlik politikaları sorumlusu Federica Mogherini’nin ve ayrıca ABD Dışişlerinin Türkiye’yi Kıbrıs etrafındaki petrol arama faaliyetine Deniz Kuvvetleri korumasında gemi göndermesi konusunda uyarması da rastlantı değil.

Ve en son, Cumhurbaşkanı Erdoğan 9 Mayıs Avrupa Gününde katıldığı Ankara Ticaret Odası iftar yemeğinde “Türkiye AB üyeliğinde samimi” diyerek kendi kitlesinden dahi cılız alkış alırken, Romanya’da konuşan AB Konseyi Başkanı Donald Tusk, Türkiye’den “AB üyesi Kıbrıs’ın haklarına saygı göstermesini” istiyordu. Erdoğan, bunu bir şekilde dolarla oynayanların Türkiye’yi Anadolu’dan “jiletle kazımak” isteğine bağlıyordu.

Bütün bunlar ne anlama geliyor biliyor musunuz?

Biz fazla ilgilenmesek de, küresel yatırımcılar Türkiye’nin Batı dünyasıyla bağlarının çatırdadığını görüyor, artık Türk ekonomisinin (ve hukukunun) Batı sistem ve güvencelerinin dışına düşeceği endişesine kapılıyorlar.

O nedenle bizim pek ilgilenmediğimiz S-400, F-35, Kıbrıs, AB, İran yaptırımları ve hatta -gülmeyin- “Venezuela altınları Türkiye’de mi?” gibi konular, dışarıda işini ciddiye alan iktisatçılar tarafından şu anda ekonomimiz üzerindeki ciddi risk unsuru olarak görülüyor.

Rusya mı? Rusya, Kıbrıs konusunda Türkiye’nin yanında yer almaz. Birincisi BM Güvenlik Konseyi üyesi, dolayısıyla zaten olanlardan sorumlu. İkincisi, NATO içi çelişkilerin derinleşmesini ister ve Türkiye’nin NATO ile de çelişkisinin artmasında çıkar gözetir. Üçüncüsü, Rus donanmasının Rum Hükümeti ile limanların kullanımı anlaşması var. Dördüncüsü, Güney Kıbrıs kayıt dışı Rus parasının en önemli aklanma merkezlerinden.

Ve bir kötü haber daha. Rusya ile Türkiye’nin Suriye işbirliği İdlib’te Suriye ordusu ile ÖSO arasındaki çatışmalar nedeniyle sıkıntılı günlerden geçiyor.

Dış politikayı Dışişleri’ne bırakılmayacak kadar önemli sayarak akıl küpü danışmanlara bırakma sorumluluğu büyüyor ana fatura ülkenin ve halkın çıkarlarına kesiliyor.

Özetle, dış politikadaki bu sıkışma ekonomiyi daha da kötü vurabilir.

Üçüncü Perde: Erdoğan, İmamoğlu’nun yine kazanacağını anlarsa 23 Haziran’ı engelleyebilir mi?

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, YSK’nın tartışılan kararıyla 23 Haziran’da tekrarlanacak İstanbul seçimini yine CHP adayı Ekrem İmamoğlu’nun kazanacağını anlarsa, yaptırmamaya, iptal ettirmeye çalışır mı?
Soruyu ortaya atan da, “mümkün” cevabı veren de Amerikan düşünce kuruluşu The Washington Institute’un Türkiye programı yöneticisi, araştırmacı-yazar Soner Çağaptay oldu. Çağaptay’a göre, Erdoğan’ın Türk ekonomisinin neredeyse üçte birini (2018 rakamlarına göre yüzde 27’den fazlasını) üreten ve bu yönüyle ayrıca AK Parti iktidar “makinasının” çalışmasını, “yağlanmasında” işlevi olan İstanbul’a kaybetmeye “tahammül edemez”, bunu göze alamaz. Dolayısıyla kaybetmemek için seçimi yaptırmamak dâhil her şeyi göze alabilir.
Bana sorarsanız, evet, Erdoğan bunu deneyebilir, ama denese bile başarması o kadar kolay olmayabilir.
Ya da şöyle diyelim: artık o kolay olmayabilir.
Çünkü Türkiye’de siyasi rüzgârların yönü YSK kararının açıklandığı 6 Mayıs’tan bu yana hızla değişmeye başladı. Hem birazdan ayrıntısına gireceğimiz bu değişim, hem de zaten ağır sorunlar yaşayan ekonomik tabloyu –ABD Başkanı Donald Trump’ın zorbaca “mahvederim” mesajı dâhil- daha da kötüleştirebilecek dış politika sorunları buna izin vermeyebilir. Erdoğan’ın “dış güçlerin” ekonomik yöntemlerle de “diz çöktürmeye” çalıştığını vurgulaması boşuna değil. Ama yapılması gerekenler az çok belli iken, Erdoğan’ın Hazine ve Maliye Bakanı (ve damadı) Berat Albayrak ne Türk Lirasının ABD doları ve Avro karşısında hızlı değer kaybını durdurabiliyor, ne yüksek enflasyon, yüksek işsizlik ve yüksek faiz sarmalına gem vurabiliyor
O kadar kolay olmayabilir dedik ya, temel iki nedenden dolayı o kadar kolay olmayabilir. Birincisi, seçim ortağı MHP lideri Devlet Bahçeli’yle birlikte, özellikle CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’na yapılan 21 Nisan saldırısından itibaren sürekli artan çağrı ve uyarı dozuyla YSK üzerinde kurulan baskıyla da olsa, 31 Mart seçiminin iptali yasal bir zemine monte edilmeye çalışıldı. 23 Haziran’ın yaptırılmamasının oturtulabileceği bir yasal zemin bulunmuyor.
İkincisi, bu nedenle “milli birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde” klişesinin kullanılabileceği, dış politika ve güvenlik gibi, akan suları durdurmasının düşünüleceği bir fiili durum ortaya yaratılabilir. Bunun için ABD ile Rus S-400 füzeleri ve Suriye’de PKK uzantılarıyla işbirliği konusundan tutun da Kıbrıs sularında petrol aramaya, hatta –bırakalım mübarek Ramazan ayını, her zaman iş yapan- İsrail ile Kudüs ve Filistin gerilimine dek öne çıkarılabilecek çok sayıda sorunumuz mevcut.
Bu durumda gittiği yere kadar İstanbul Büyükşehir Belediyesine 23 Haziran’a dek kayyum atan İstanbul Valisi Ali Yerlikaya iş başında kalır; HDP’li belediyelerin kayyum yönetiminin İstanbul’a da pek ala örnek olabileceği düşünenler dahi çıkabilir.
Ancak Türkiye’nin siyasi coğrafyasında YSK’nın 6 Mayıs kararından bu yana ilginç değişiklikler oluyor; rüzgârın yönü sanki değişiyor.
Bunun en büyük nedeni, Erdoğan-Bahçeli ittifakının İstanbul’da İmamoğlu’nun galibiyetini iptal ettirmek için uyguladığı aşırı doz siyasi baskı ardından çıkan YSK kararının, vicdan sahibi kimi AK Partililer dâhil, önemli bir çoğunluğu ikna etmemiş olması.
Sadece lideri Kemal Kılıçdaroğlu ve seçim ortağı İYİ Parti lideri Meral Akşener, ya da Almanya Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier değil, YSK kararına akıl erdiremeyen, anlam veremeyen, tepki gösteren.
Örneğin 7 Mayıs’ta önceki cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Twit mesajı önemliydi. Gül, “Anayasa Mahkemesi’nin 2007 yılındaki haksız “367 Kararı” karşısında ne hissettiysem, başka bir yüksek mahkeme olan Yüksek Seçim Kurulu’nun dün aldığı kararı duyunca aynı duyguları yaşadım” diyordu; “Yazık, bir arpa boyu yol alamamışız”. Bu mesaj Gül’ün Erdoğan ve Bahçeli girişimiyle alınan YSK kararından duyduğu rahatsızlığı açığa vuruyor ve belki de 23 Haziran’da Erdoğan-Bahçeli ittifakının ortak adayı Binali Yıldırım’a oy vermeyebileceğini düşündürüyordu. Gül’ün şu sıralar AK Parti içinden ve dışından yeni bir siyasi oluşum bekleyenlerin gözdesi durumunda bulunan, Erdoğan’ın önceki ekonomi kaptanı Ali Babacan’a destek verdiğinin bilinmesi, bu mesajın ağırlığını artırıyor. Ayrı bir kanaldan, Erdoğan’ın AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan olarak halefi, ancak şimdi dışlanmış vaziyette parti içi muhalefet bayrağı açan Ahmet Davutoğlu da YSK kararını kınadı, karşısında yer aldı. Gül, Babacan ve Davutoğlu’nun AK Parti taraftarları içinde hiçbir etkisi olmadığını düşünenler, kısa sürede yanıldıklarını görebilir.
Ama oyunu İstanbul’da kullanmış bir seçmen olarak YSK’nın kararına ben de anlam veremiyorum. Yani bazı sandık kurullarında diyelim usulsüzlük yapılmış ama bu usulsüzlük aynı zarf içine koyup sandığa attığımız ilçe belediye başkanı, belediye meclisi ve muhtar oylarını geçersiz kılmayıp, sadece büyükşehir belediye başkanlığı için verilmiş oyları geçersiz kılmış, öyle mi? Ne akla, ne hukuka, ne vicdana sığan bu karara dair AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Ali İhsan Yavuz’un açıklamalarının sosyal medyada hiciv videolarına konu olması boşuna değil.
Tabii asıl değişim rüzgârının muhalif çevrelerde estiğini söylemek gerekli.
Muhtemelen Erdoğan-Bahçeli ikilisinin aksine, YSK kararının muhalefet partilerinde yol açtığı moral bozukluğu bir saat içinde yerini moral üstünlüğe bıraktı. AK Parti adayı Binali Yıldırımın adeta yüzünden düşen bin parça ifadesine rağmen, galibiyeti elinden alınmış Ekrem İmamoğlu, “Yine kazanacağız” diyerek şen şakrak kürsüye çıktı, halka hitap etti. “Her şey güzel olacak” sözü, muhtemelen partiler üstü bir seçim sloganı olarak anında yayıldı sosyal medyada. Umre için Kâbe’de bulunan dört vatandaşın telefona çekip gönderdiği “Dualarımız seninle. Her şey güzel olacak” mesajı izleyenleri şaşırttı.
İki konuda AK Parti planlarının geri teptiği gözlendi.
Birincisi, CHP ve İYİ Parti arasını HDP ile açma planıydı. Tutmadı. İYİ Parti lideri Akşener 7 Mayıs Meclis Grubu hitabında, YSK kararını “utanç” verici olarak niteledi ve İmamoğlu’na tam desteğini tekrarladı.
İkincisi, tam da YSK kararından birkaç saat önce hükümetin yasa dışı PKK lideri Abdullah Öcalan’ın avukat görüşüne yıllar sonra, 2 Mayıs’ta izin verildiğinin açıklanmasıyla HDP’nin muhalif saflardan kopacağı beklentisiydi. HDP tam tersine, 31 Mart tutumlarından herhangi bir değişiklik olmayacağını açıklayıp YSK kararını sert dille kınadı.
Batı dünyasının peşin hüküm ve kolaycılıkla “Türkiye’de demokrasi bitti” demesine karşın, Türkiye’de seçmenin en az yarısının, demokrasi ve demokratik kurumlara sahip çıkma azim ve kararlılığı nedense pek görülmüyor. Asıl etken bu oysa.