Altan Öymen’in vefat haberi gazeteci milletini derinden üzdü. Altan Abi’yi 93 yaşında hâlâ mitinglerinde, toplantılarında görmeyi yadırgamayan, görmeyi bekleyen CHP’lileri de. Altan Abi ile bu meslekte çok kişinin hayatından geçti, iz bıraktı. 12 Mart rejiminin son günleriydi bunun hatırı sayılır bir kısmını Ankara, Mamak askeri cezaevinde çekmiştim. Bülent Ecevit’in 1974’te af çıkarttı, biz de dışarı
Cumhurbaşkanlığına bağlı bir Dezenformasyonla Mücadele Merkezinin (DMM) kuruluşunu 5 Ağustos 2022’de ilan eden dönemin İletişim Başkanı Fahrettin Altun’un 11 Temmuz 2025’te görevden alınmasından iki gün sonra Sabah gazetesinde dikkat çekici bir yazı yayınlandı. Milli Savunma Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Erhan Afyoncu’nun makalesi “Güç zehirlenmesi yaşayan vezirler tarihten silindi” başlığını taşıyordu. Afyoncu’nun Altun gider gitmez oturup,
9 Mayıs Avrupa’nın Doğusu ve batısında iki ayrı adla anılıyor. Avrupa’nın Batısında 9 Mayıs Avrupa’nın Birliği günü, Avrupa Birliği’nin AB temellerinin atıldığı tarih olarak anılıyor. Bugün Avrupa marşı ilan edilen Beethoven’in 9’uncu Senfonisi eşliğinde AB ülkelerinde kutlanıyor. Avrupa’nın Doğusunda ise Müttefik orduların Berlin’e girip İkinci Dünya Savaşının Avrupa’da sona erdirişinin, Faşizme ve Nazizme karşı kazanılan
Bugün 1 Mayıs, işçinin, emekçinin bayramı; Emek ve Dayanışma Günü kutlu olsun! İstanbul’un 1 Mayıs gösterilerine çıkan bölgeleri adeta kuşatma altında. “Bu neyin korkusu?” diye naif bir sordu bir arkadaşım. Bir başka arkadaşım, ortak yazışma gruplarından birine “Emeğin ve emekçinin değerini yitirdiği, dayanışmanın izlerinin dahi yok olmaya başladığı, hatta kutlama yapmanın dahi yasaklandığı günlerde, neyin
Alexandre Kojève belgeseli, 4 Haziran 1968’de Brüksel’de katıldığı Ortak Pazar toplantısının ses kaydı ile başlıyor. Kojève konuşuyor: Ortak ticaret politikasında üye ülkelerin etkili adımlar atmaları gerektiğini, kararların ayrı ayrı değil, tek bir merciden alınması lazım geldiğini anlatmaya çalışıyor. Sonra sessizlik. Toplantıdakilerden “doktor çağıralım” sesleri ve kısa bir süre sonra onsuz devam eden aynı toplantının ses
Diplomasi, ciddiyetin ve resmi prosedürlerin yoğun olduğu bir alan, çok az insan diplomasi ile mizahın yan yana gelebileceğini, hatta iç içe geçebileceğini düşünür. Oysa mizah, diplomaside yalnızca bir yumuşatma aracı değil, aynı zamanda iletişimde kapıları açan bir anahtar, gerilimleri azaltan bir tampon ve insanları birbirine bağlayan güçlü bir köprü. 16 Ocak 2025’te, 91 yaşında vefat
Filistin topraklarında 2023’ten bu yana sürdürülen intikamcı katliam operasyonlarında can veren sivillerin görüntüleri yüreklerimizi dağlarken; dünya orduları tarihinin şeref listesinde yer alan kurucu mareşalimizin devlet adamı olarak “Savaş ve Barış” alanında kazandığı deneyim ve birikimlerine dayalı özgün liderlik mirasını konuşmak anlamlı olacaktır. Öncelikle iki noktayı dikkatinize getireceğim: İlki; Mustafa Kemal Atatürk’ün, 1905’ten 1918 sonbaharında Dünya
Şam Ravda Meydanı, 15 Aralık 2024, Türkiye’nin Şam Büyükelçiline 12 yıl aradan sonra, ay yıldızlı Türk Bayrağı çekildi. Bayrağı göndere çekmek kadar, orada kalması da önemli. Bayrağımız göndere çekilirken, 12 yıl önce orada görev yapan bir diplomat olarak, televizyonun başında heyecan, gurur ve duygu yüklüydüm. O dönem Türkiye’nin Şam Büyükelçisi olan Ömer Önhon’un “Büyükelçinin Gözünden
30 Ağustos Zafer Bayramı’nı Bağımsızlık Savaşımızın son perdesi olan Büyük Taarruzun 1922’de tamamlandığı gün olarak kutluyoruz. O zafer sonrasında ilan edilen Cumhuriyetimizin bir asrını geride bırakmışken zaferin kime ve neye karşı kazanıldığını hatırlamak ve bununla yüzleşmek zorundayız. Zafer sadece işgalci düşmanlara karşı değil, aynı zamanda işgalcilerle işbirliği içindeki iç düşmanlara karşı da kazanılmıştır. Vatan yahut
19 Mayıs 1919 Türkiye’nin Türkiye olması tarihinin dönüm noktasıdır. Bazı askeri tarihçiler Kurtuluş Savaşının başlangıcını 30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi, silah bırakışma anlaşması olarak alırlar. Aslında silah bırakan, bıraktırılmak istenen sadece Osmanlı idaresindeki Türk ordusudur. Ordudaki direniş silah bırakmayı reddetme, saklama şeklinde başlamıştır. Kimi tarihçiler direniş ruhunun aslında 1915 Çanakkale’de ateşlendiği gerçeğinden yola çıkarak Çanakkale’yi









