Turkish Domestic Politics Analysis and Forecast

How many Kurds, Sunnis and Alevis live in Turkey?

Istanbul respresents Turkey’s diversity the best, in both ethnicity and faith. (Photo: Burak K – Pexels)

Discussions on what the Kurdish population in Turkey is have resumed in international media in the wake of the Syria debate. The Turkish Statistical Institute (TUIK) has not yet published any official numbers on that.
But the November 2019 “Gender in Turkey” report by KONDA research company based on the data from its 2018 Lifestyles Survey contains some interesting information on the ethnic identity, or belonging, of the people living in Turkey alone.
First of all, it needs to be stated that the Kurdish population in Turkey, different then Kurds in neighbouring Iran, Iraq and Syria, do not live in all together in a single area and do not marry Kurds exclusively. The city with the highest Kurdish population is not Erbil or Diyarbakır but Istanbul. The 2011 report by KONDA titled “Perceptions and Expectations Regarding the Kurdish Issue”, Turkish-Kurdish mixed marriages constitute approximately a portion of 3.5 million of the whole of Turkey’s population.

Belonging is the right question to ask

That’s why, the researchers at KONDA, supervised by Bekir Ağırdır, have asked 5793 people in 36 provinces, 291 districts and 951 neighbourhoods the same question: “what do you think or feel your identity is?”.
The answer was “Kurdish” by 16 per cent among both men and women. As the population of Turkey is a little above 82 million by the end of 2018 according to TUIK, it can be estimated that more than 13 million people in Turkey identify themselves as Kurds.
76 per cent of women and 77 per cent of men responded to the same question by saying they identified as “Turk”. This leads us to a little over 62 million people with the same ethnic identification. Meanwhile, 3 per cent identify as Arabic (around 2.5 million), and about 2 per cent as Zaza (around 1.5 million). Those who identified with other ethnicities amounted to 3 per cent, so about 2.5 million as well.
The participants of the KONDA survey were also asked: “what is your religion, and your sect?”

Sunni, Alevi, non-Muslim, non-believer

In those who identified themselves as Sunni-Hanafi, there was a difference between men and women; 71 per cent of men and 74 per cent of women reported belonging to the “Sunni and Hanafi” branch of Islam. On average, it makes 60 million out of 82 million people. 13 percent of men and women identified themselves as Sunni-Shafi; that means close to 11 million.
The percentage of those who call themselves Alevi is 5 per cent among women and men both; meaning that the Alevi population by the end of 2018 was slightly over 4 million.
There is also a certain 4 per cent of the population which KONDA reports to be “other Muslims”, including those belonging to the Shiite-Jafari sect.
Non-Muslims are about 1 per cent…
There is an interesting finding in KONDA’s research and that is the rise in the number of non-believers: 4 per cent of men and 2 per cent of women have declared themselves to be in this category. KONDA comments that this could explain the decline in the proportion of men who declared Sunni-Hanafi belonging.
Under President Tayyip Erdoğan’s Justice and Development Party (AKP), Turkey has been experiencing the most pious governments ever with a dominant Sunni-Hanafi tone since 2002. The rise in those who declare to be non-believers, since 2008 according to KONDA, is worthy of being investigated by sociologists and political scientists.

Türkiye Ankara İçişleri Siyaset Kulisleri Haber ve Yorumlar

Türkiye’de kaç Kürt, kaç Sünni, kaç Alevi yaşıyor?

İstanbul hem etnik köken, hem de inanç aidiyeti açısından Türkiye’yi en çok temsil eden şehir. (Foto: Burak K – Pexels)

Suriye tartışmaları nedeniyle Türkiye’de ne kadar Kürt nüfus yaşadığı uluslararası medyada yeniden tartışılmaya başladı. Türkiye İstatistik Kurumunun (TÜİK) bu konuda açıkladığı sayı yok.
Ancak KONDA araştırma şirketinin 2018’de yaptığı Hayat Tarzları araştırması verilerinden derlenerek Kasım 2019’da yayınlanan “Türkiye’de Toplumsal Cinsiyet Raporu”nda sadece Türkiye’de yaşayanların etnik aidiyeti üzerine dikkat çekici bulgular var.
Öncelikle söylemek gerekir ki, Türkiye’deki Kürtler, İran, Irak ve Suriye’de yaşayanlardan farklı olarak sadece belli bir bölgede topluca yaşamıyor, sadece Kürtlerle evlenmiyorlar. Dünyada en çok Kürtün yaşadığı şehir, Diyarbakır ya da Erbil değil, İstanbul olarak biliniyor. Yine KONDA tarafından 2011’de yayınlanan Kürt Meselesinde Algı ve Beklentiler raporunda, Türk-Kürt karma evliliklerinden oluşan 3,5 milyon nüfusun olduğu tahmin edilmişti.

Doğru soru: aidiyet

O nedenle Bekir Ağırdır yönetimindeki KONDA araştırmacıları 2018’de, 36 il, 291 ilçe, 951 mahalle veya köyde görüştükleri 5793 kişiye “Kimliğinizi ne olarak biliyorsunuz veya hissediyorsunuz?” sorusunu sormuşlar.
Yanıtı, kadınlar ve erkeklerde yüzde 16 çıkmış. Türkiye’nin 2018 sonu itibarıyla nüfusu 82 milyonun biraz üzerinde çıktığına göre, bu bulguya Türkiye’de kendisini Kürt olarak tanımlayan 13 milyondan fazla vatandaş olduğu sonucuna varılabiliyor.
Aynı soruya “Türk” yanıtını verenler, erkeklerde yüzde 76, kadınlarda yüzde 77 olmuş. Aynı hesaba göre, 82 milyon vatandaştan köken aidiyetini Türk olarak tanımlayanlar 62 milyondan biraz fazla. Yüzde 3 (yaklaşık 2,5 milyon kişi) kendisini Arap, yüzde 2’ye yakın da (yaklaşık 1,5 milyon) Zaza olarak tanımlamış. Başka köken aidiyetini açıklayanların toplamı da yüzde 3, yani 2,5 milyon kadar.
KONDA araştırmasına katılanlara “Kendinizi ait hissettiğiniz dininiz, mezhebiniz nedir?” diye de sorulmuş.

Sünni, Alevi, gayrı Müslim, inançsız

Kendisini Sünni-Hanefi olarak tanımlayanlarda erkekler ve kadınlar arasında fark çıkmış; erkeklerin yüzde 71’i, kadınların yüzde 74’ü “Sünni ve Hanefi” aidiyet bildirmiş. Ortalama alınacak olursa 82 milyonun 60 milyonu demek.
Kendisini Sünni-Şafi olarak tanımlayanlar erkekler ve kadınlarda yüzde 13; bu da 11 milyona yakın demek.
Kendisini Alevi olarak tanımlayanların oranı, kadınlarda ve erkeklerde yüzde 5; bu da 2018 sonu itibarıyla 4 milyonun biraz üzerinde nüfus demek.
KONDA’nın “diğer Müslüman” olarak tanımlayan yüzde 4’lük, 3 milyonun üzerinde bir nüfus var; buna Şii-Caferi mezhebine aidiyet belirtenler dâhil.
Gayrı Müslimler yüzde 1’in altında…
Ancak KONDA’nın ilginç bulduğu bir durum var, o da inançsızların sayısındaki artış. Erkeklerin yüzde 4’ü, kadınların yüzde 2’si inançsız olduğunu beyan etmiş. KONDA’nın yorumu, Sunni-Hanefi aidiyet beyan eden erkeklerin oranındaki düşüşün de buna bağlı olabileceği
. Türkiye’de 2002’den bu yana Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan yönetiminde, Sünni-Hanefi aidiyetin ağır bastığı, gelmiş geçmiş en dindar iktidar var. Bu dönemde, KONDA’ya göre 2008’den bu yana dini inancı olmadığını beyan edenlerin sayısındaki artış, sosyolog ve siyaset bilimciler tarafından araştırılmaya değer.

Türkiye Ankara İçişleri Siyaset Kulisleri Haber ve Yorumlar

Bu arada, dünyanın öbür ucunda…

Japon medyasında Erdoğan-Trump görüşmesi karikatürü: Erdoğan Suriye’de YPG’yi, Trump Rus S-400’lerini işaret ediyor.

Son bir kaç gündür Japonya’dayım. Japon Dışişlerinin dış politika ve güvenlik sorunları ağırlıklı bir programına davetliydim. Erdoğan-Trump görüşmesinin gölgesinde, küresel çatışmanın yeni alanı olan Pasifik bölgesinde, Türkiye’yi de etkilemesi kaçınılmaz bir dizi soruna yoğunlaşmak imkanı buldum.
Erdoğan-Trump görüşmesi Japonya’da sadece ciddi gazetelerin ve buranın TRT’si NHK’nın dış politika haber ve yorumlarında, o da Orta Doğu enerji güvenliği çerçevesinde ilgi çekiyor. Ve tabii bir de ABD Başkanı Donald Trump’ın dış politika zikzakları çerçevesinde. Çünkü Japonlar da Trump’ın günü birlik değişen siyasetinden endişe duyuyor. Türkiye’de zaten stratejiye de “kervan yolda düzülür” kafasıyla yaklaştığımız için, Trump’ın Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a bir gün “en iyi arkadaşım” deyip, başka gün “kabadayılık yapma, aptal olma” diye mektup yazmasını -maalesef de diyebiliriz- geçiştirip yola devam edebiliyoruz. Türkiye-ABD ilişkilerinin neredeyse sadece Erdoğan ve Trump’ın kimyalarının tutmasına indirgenmesini yadırgamaz olduk.
Oysa her şeyi dakika dakika planlamadan, sisteme dahil etmeden adım atılamayan Japon idaresi, neredeyse bütün güvenliğini teslim ettiği ABD ile ilişkileri sadece Başbakan Shinzo Abe ile Trump “dostluğuna” indirgemekte zorlanıyor.

Trump’a güven olur mu?

Japonya, 1945’te Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan iki atom bombası ardından ABD’ye teslim olduğundan bu yana resmen bir orduya sahip değil. ABD işgal güçleri tarafından yazılıp verilen Anayasanın 9’uncu maddesi, Japonya’nın dış politika meselelerinde askeri güç kullanımını yasaklıyor. Japonya Öz Savunma Güçleri, F-35 dahil modern silahlara sahip, ama doğrudan saldırı altında olmadıkça
kullanamıyor.
Bu yüzden iki şeye güveniyorlar. Birincisi ABD. Ülkede hala çok sayıda Amerikan üssü ve 70 bin Amerikan askeri bulunuyor. İkincisi de komşuların iyi niyeti.
İkincisi, giderek tartışmalı hal alıyor. Rusya’nın kuzeyde Kuril adalarında hak iddia etmesi yeni değil. Yeni olan Çin’in Senkaku adacıklarında ve Japonya gibi ABD müttefiki olan Güney Kore’nin de Takeshima adacıklarında hak iddia etmesi. Biraz Türkiye ve Yunanistan arasındaki Kardak Kayalıkları sorununa benziyor. Japonya’nın elinden Uluslararası Adalet Divanına gidelim demekten ve ABD’ye güvenmekten başka bir şey gelmiyor.
Trump’ın “Önce Amerika” sloganı o nedenle Japonları kaygılandırıyor. Sadece Güney Kore, Çin ve Rusya nedeniyle değil, en çok Kuzey Kore nedeniyle. Trump’ın Kuzey Kore ile ABD topraklarını vurabilecek Kıtalar Arası Balistik Füzeleri (ICBM) engellemek üzere el sıkışıp gerisini düşünmeyeceğinden endişe ediyorlar. Çünkü Kim Jong Un’un elinde, hala bir kaç yüz kilometre ötedeki Japon adalarını vurabilecek orta menzilli füzelerin olacağını biliyorlar.
Trump’ın kendi ülkesinde Kongre’ye rağmen kararlar almasının, yarın bir gün Japonya’nın güvenliğini zora düşürebileceğini de…

Rusya, Çin, Orta Doğu, yatırımlar

Bir Japon yetkili, ismini vermeden “ABD’ye rağmen Rusya, ya da Çin’le anlaşmamız mümkün değil” diyor; “Böyle bir seçeneğimiz yok, savunmamız ABD’ye dayanıyor.” Bu nedenle, örneğin Trump’ın ilan ettiği yaptırımlara tam uyum sağlayıp İran’dan petrol alımını sıfırlıyorlar. Ancak yine ABD’nin adres göstermesiyle Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirliklerinden aldıkları petrol de Basra Körfezi çıkışlı; yürekleri ağızlarında.
Zamanında İran’a yatırım yapmışlar. ABD’nin önceki başkanı Barack Obama güven vermiş. Şimdi o petrol sahası işletim ruhsatları Çin’in eline geçmiş.
Koşullar bu olunca, yakın zamana dek Türkiye’deki büyük yatırımlara talip olan Japon şirketleri şu sıra fazla niyetli görünmüyor. Özellikle de Sinop nükleer enerji santrali projesinden çekildikten sonra. Gerekçeleri sadece Suriye ve Körfez başta olmak üzere Orta Doğu’daki durum, Türkiye’de döviz kurundaki iniş çıkışlar, artan maliyetler ve Türk halkının azalan alım gücü değil. Aşırı nezaketle ifade ettikleri “yönetişim sorunlarının” da Türkiye’de büyük yatırımlara karşı mesafeli durmalarına yol açması söz konusu.
ABD ile Çin arasındaki ticaret savaşları önümüzdeki dönemde tırmanabilir. Bu tırmanma dünyanın en zengin ülkelerinde ama kendini savunması ABD’ye bağımlı Japonya’yı başka, ekonomik sıkıntılar içinde ve ABD ile fırtınalı ilişkiler içindeki Türkiye’yi başka türlü etkileyecek; ama etkileyecek.
Yani dünyanın bir ucunda olanlar bizi fena halde ilgilendiriyor; ara sıra değinmekte fayda olacak.

Türkiye Ankara İçişleri Siyaset Kulisleri Haber ve Yorumlar

Erdoğan-Trump: Bilanço

Erdoğan-Trump çifti Beyaz Saray’da. Sorunlar çözülmüş değil, sadece S-400 için bir müddet daha bekleniyor. (Foto: Cumhurbaşkanlığı)

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın ABD Başkanı Donald Trump ile 13 Kasım görüşmesinden geriye ne kaldığına bakınca şunları görebiliriz:
1- Gezinin ABD ile kafa kafaya bir tren kazasıyla sonuçlanmamış olması, en ciddi sonucu oldu demek mümkün. En çok korkulan kabus senaryosu başa gelmedi: Demokratların Erdoğan ABD’de iken yaptırımlar ve Ermeni karar tasarılarını Senato’dan geçirme planı işlemedi.
2- Gezinin en önemli konusu Rus S-400 füzeleriydi, diğer bütün konular buna bağlıydı. Şimdiye dek, konu kapandı, füzeleri kullanıma alacağız diyen Erdoğan, “sorunun diyalogla hallolacağını” söyledi. Yani, S-400’ü 3-4 Aralık NATO Zirvesi öncesi yeniden tartışmaya açmak suretiyle Erdoğan biraz daha zaman kazanmış oldu.
3- Trump, hem de Batı kamuoyunda Suriye harekatı nedeniyle en çok hedef haline geldiği bir Erdoğan’a tahmin edilmesi zor bir PR desteği, tanıtım desteği verdi. Erdoğan hem uluslararası basına, hem de kendisine en çok karşı çıkanlar arasında bulunan senatörlere doğrudan hitap edebildi. Keza bu görüşme sonrasında Senatör Lindsey Graham Ermeni tasarısını durdurdu. Trump bu hamleyle Erdoğan’ın omuzlarından ağır bir iç siyaset yükünü kaldırdı.Doğrusu Bunu kimse kimseye yapmaz, tabii karşılıksız yapmaz; karşılığını yaşayıp göreceğiz.
Bunlar bilançonun artı tarafındaki maddelerdi.

Madalyonun diğer yüzü

Hükümet yanlısı medyanın zafer nidalarına karşın, tren kazasının atlatılmış olması ve S-400 için zaman kazanılması dışında Türkiye-ABD ilişkileri bakımından alınamayanların çoğunlukta olduğu görülüyor. Buradan devam edebiliriz:
4- S-400 konusu çözülemedi. Dolayısıyla F-35’lerin gaspı devam ediyor. Oysa Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, Türkiye’nin ortağı olduğu ve 20 yıllık geleceğe yatırım projesi olan F-35’leri kolayca bırakmak istemiyor. Bu gayet ciddi bir savunma sorunu olarak duruyor.
5- Hem Trump, hem de Trump’ın programda yer almayan bir oldu-bittiyle Erdoğan’ın karşısına dizdiği senatörler, S-400 konusunun kendileri için önemini ve bu durumda CAATSA yaptırımlarının gündeme geleceğini söylediler. Yani lobilerin artık oyuncağa çevirdiği Ermeni karar tasarısı gündemden çıktı ama yaptırımlar tehdidi devam ediyor.
6- Fethullah Gülen’in iadesi, hiç olmazsa soruşturma açılması konusunda bir vaat duymadık. Türkiye’deyken en önemli sorun denilen bu konuda ABD’de yankı bulmak imkansız, yani bu konuda da elde bir şey yok.
7- Erdoğan YPG/PKK’nın Kürtlerin tamamı saymanın yanlışlığını ve “General Mazlum”un CIA’nın da terörist saydığı bir kişi olduğunu anlattı, fırsatı değerlendirerek (NY Times tarafından “Kürt-karşıtı” diye etiketlenen) bir video gösterdi ve Graham’a “cevabını verdi”. Ama bu -tıpkı görüşme öncesi tahmin ettiğimiz gibi- Trump’ın YPG’ye desteğini kesmesini sağlamadı. Yeni bahanesi, YPG/PKK’ya petrol kuyularını koruma görevi vermiş olması.
8- Erdoğan, Trump’ın Türkiye Cumhurbaşkanına “Kabadayılık yapma. Aptal olma” diyebildiği kaba mektubunu, genelde “takdim ettim” bir yerde “iade ettim” dedi. Bu takdimde eğer cevap mektubu yoksa, o mektup cevapsız, bu gezi de cevapsız mektuba rağmen gidilmiş bir gezi olarak kayda geçmiş olacak.

ABD-Türkiye değil, Trump-Erdoğan

Ortaya çıkan en iyi yorumlayanlardan biri, yıllarca Washington Büyükelçisi olarak çalışan Namık Tan oldu. Tan, Twitterda “Son ziyaret bir defa daha gösterdi ki” dedi, “Türkiye ile ABD arasında doğru dürüst bir ilişki yok, sadece Erdoğan ve Trump arasındaki kişisel ilişkiler var.”
Bu ilişki o kadar dikkat çekiyor ki, New York Times işi bir “üç damat komplosuna” bağlamaya dek vardırdı. Yani Trump’ın damadı ve Orta Doğu özel temsilcisi Jared Kushner, Erdoğan’ın damadı ve Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak ve Aydın Doğan’ın damadı, Türkiye-ABD İş Konseyi Başkanı Mehmet Ali Yalçındağ. Gazeteci Can Ataklı bu üçlünün geçen hafta İstanbul’da buluştuğunu da yazdı. Yalçındağ bunun doğru olmadığını söylüyor. Ama Erdoğan-Trump görüşmesinden iki saat önce, saat 10.00’da Washington’da Trump’ın yakın çevresinden Ticaret Bakanı Wilbur Ross ile görüştüğünü kabul ediyor. Çin ile ticaret savaşları çerçevesinde Trump’ın koyduğu 100 milyar dolar ticaret hedefini ekonomik ambargo altına alacağı Türkiye ile nasıl gerçekleştirebileceğini sormuş; mesajin görüşme öncesi Trump’a iletildiğini tahmin ediyor.
Ancak bütün bu konular da dönüp dolaşıp Rusya’ya, S-400’e bağlanıyor.

Trump o kadar saf mı?

Trump da Erdoğan’ı övüyor ama bir yandan da dişini gösteriyor.
Örneğin Erdoğan’a “Serkan Gölge’yi bıraktığı için” teşekkür etmesi, Türkiye’de yargının Erdoğan’ın sözünden çıkmadığını ima etmesi anlamına gelmiyor mu?
Örneğin, Erdoğan Sabah’tan Hilal Kaplan’a söz verdiğinde “Sadece yandaşlar soru sorsun” (oradaki “friend” dost canlısı diye çevrilemez bence) diye laf çakması sizce neden? Kaplan Trump’a soru sorduğunda “Gazeteci misin, Türkiye’yi (devletine) mi çalışıyorsun. Kendi cumhurbaşkanına sor” diye terslemesi sizce artık bazı ipliklerin pazara çıktığını göstermiyor mu? Eğer tercüman korkup Trump’ın ne dediğini tercüme etmekten kaçındıysa o başka, ama aksi takdirde Erdoğan’ın bu sözü sineye çektiğini kabul etmemiz lazım.
Ha bir de Trump’la heyetlerarası yemeğe alınan MHP Genel Başkan Yardımcısı İsmail Faruk Aksu’nun konumu var. Bir açıdan bakınca AK PArti’nin MHP’ye ne kadar bağımlı hale geldiği olarak da yorumlanabilir.
Siyasette her şeyin bir bedeli, bir karşılığı var.
Erdoğan geziye çıkarken zor zamanda yapılan bir gezi demişti. Zorluğun devam ettiğini, sorunların Türkiye lehine çözülmediğini ancak bir müddet daha beklemeye alındığını söylemek mümkün.

Türkiye Ankara İçişleri Siyaset Kulisleri Haber ve Yorumlar

Kabus senaryosu

ABD Başkanı Donald Trump’ın Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ı 13 Kasım’da Beyaz Saray’a daveti iki ülke ilişkileri bakımından kilit önemde bir görüşmeye sahne olacak. ABD ile ilişkiler tarihte olmadığı kadar kötü, üstelik zaten birikmiş sorunlara ek olarak bir de Erdoğan ve Türkiye ile ilişkilerinin Trump’ın görevden azledilmesi girişimlerinin bir parçası haline gelmiş olması durumu var.

Lafı dolaştırmayalım. 13 Kasım’da Türkiye bakımından da, Türkiye-ABD ilişkileri bakımından da kabus senaryosu, düşük bir ihtimal olmasına rağmen, Erdoğan ABD’de iken Senato’nun Temsilciler Meclisinden gelen Yaptırımlar ve Ermeni karar tasarılarını oylaması olur. Gerçi diplomatik kaynaklar, ABD Dışişlerinin, Türkiye ile konuşulacak bir şey bırakmayacağı için bu tasarıların kabulüne karşı çıktığını, ayrıca Trump’a bağlı Cumhuriyetçi Kongre üyelerinin Demokratların Başkanı devirmesini hızlandırabilecek böyle bir hamleye izin vermeyeceği görüşünde. Ancak Washington’da Trump karşıtlığının ötesinde öyle bir Erdoğan karşıtlığı var ki, Türkiye ile ortaklığın ABD açısından stratejik önemini gölgeliyor. Yani, düşük bir ihtimal olsa da, Kongre’den böyle bir hamle gelirse, gerçekten konuşulacak bir şey kalmayabilir ve Erdoğan’a Beyaz Saray’dan çıkıp ülkeye dönmek üzere doğru havalimanına gitmek dışında bir seçenek bırakmaz.

Kabus senaryosu budur, ama kabus senaryosu dışında ilişkileri daha da zora sokabilecek başka olumsuz senaryolar da mevcut.

En önemli konu S-400

Ankara açısından bakıldığında da Türkiye’nin Rus S-400 füzeleri alımı nedeniyle ortağı olduğu F-35 programından dışlanmaması, tıpkı ekonomik yaptırımlar ve Türkiye’nin mali sistemine zarar verebilecek Halkbank davası gibi önemli bir konu. Keza ABD’nin Suriye’de YPG/PKK’ya desteğine son vermesi talebi var ki, burada bir risk bulunduğu, Pentagon’un Trump’a desteğin devamı için bastırdığından bir önceki yazıda söz etmiştik. Sonra Fethullah Gülen’in iadesi konusu var ki, Amerikan makamları henüz soruşturma dahi açmış değil.

Ama ABD bakımından bütün bu konuların önünde S-400 bulunuyor. Ankara’da şöyle bir bakış var: “ABD önce “sipariş verirseniz ilişkimiz biter” dedi, sipariş verildi, bir şey olmadı. Sonra alırsanız tehdidi geldi, bir şey olmadı. Sonra “teslim alırsanız” diye tehdit ettiler, teslim aldık, en fazla F-35’i dondurdular. Şimdi de aktive etmeyin, çalıştırmayın diyorlar. Sevmeseler de bize mecburlar.” Oysa siyasette bir kez olanın, bir daha aynen tekrarlanacağı diye bir kural yok.

Neticede ABD, Rusya’nın üstelik Türkiye gibi bir NATO müttefiki üzerinden silah pazarındaki baskın rolünü kırmasından rahatsız ve bu bir tür inatlaşmaya dönüşmüş durumda. Batılı bir diplomatik kaynak, S-400 konusunda bir orta yol bulunması halinde Türkiye’nin F-35 programına dönmesi, yaptırım ihtimalinin kalkması ve Suriye konusunda da gerilimin düşmesinin mümkün olduğunu söyledi geçen günkü sohbetimizde. Tabii Trump’ın Kongre ile arası bu kadar kötüyken verilen sözler ne kadar geçerli olur? O da ayrı konu. İsrail lobisinin geleneksel Türkiye karşıtı lobilerle birlikte YPG/PKK cephesinden yana durması işi daha da karmaşık hale getiriyor.

Öte yandan Halkbank konusu, Trump’ın kapsama alanının dışında, yerel mahkemenin girişimi, nasıl sonuçlanacağı konusunda Trump’ın vaatte bulunması dahi zor. 

Özetle zor bir seyahat, zor bir görüşme olacak. Trump da, Erdoğan da stratejik bir tercih kullanacak. Öfkeyle değil, sağduyuyla, ideolojik yönelişler değil, ülkenin çıkarları doğrultusunda karar verme zamanı.

Türkiye Ankara İçişleri Siyaset Kulisleri Haber ve Yorumlar

The worst case scenario on Trump-Erdogan meeting

US President Donald Trump has invited Turkish President Tayyip Erdogan to the White House on November 13; this will be a crucial meeting for the relations between the two countries. Turkey-U.S. relations are worse than they’ve ever been; furthermore, relations between Erdoğan and Turkey have become one of the ways of pushing for attempts of Trump’s dismissal from office.

The worst case scenario for both Turkey and the Turkey-U.S. relations that could take place on November 13. Despite being a low probability one, the Senate could pass the House of Representatives’ Sanctions and Armenian resolution bills while Erdoğan is in the U.S. Although, according to diplomatic sources, the U.S. Department of State is against passing those bills as it would leave no points to discuss with Turkey and that Republican Senate members would not allow such a move, as it could hasten the Democrats’ plans to dismiss Trump. But on the other hand, there is such a strong anti-Trump and anti-Erdoğan sentiment in Washington that it overshadows the strategic importance of cooperating with Turkey for the U.S. So, though the chances are low, if Congress should make such a move, there might indeed be not much left to talk about; Erdoğan would have no choice but to leave the White House and go straight to the airport to return to his country.

This is the nightmare scenario, but there are other scenarios which could also further deteriorate the relations. 

The most important issue: S-400s. 

For Ankara, avoiding exclusion from the F-35 program that it’s a partner of, due to the purchase of the Russian S-400 missiles, is of key importance.  As urgent, in fact, as the menacing economic sanctions or the Halkbank case which could jeopardize the Turkish economy. There is also the Turkish request that the U.S. stop supporting the People’s Protection Units/outlawed Kurdistan Workers’ Party (YPG/PKK) forces in Syria. My previous article mentioned that there were risk factors here and that the Pentagon was pressing for supporting Trump. And then, there is the issue of U.S. resident Islamist preacher Fethullah Gülen indicted of masterminding the coup attempt on July 15, 2016; the U.S. offices have not even opened a court case yet.

But for the U.S., the S-400 issue is the most significant here. The misconception in Ankara is as follows: “the U.S. first said that we’re through if you purchase the S-400 and nothing happened even though we placed the order. Then they threatened, saying it’s over if you accept them; the most they could do was to freeze the F-35 involvement. Now they’re telling us that we can’t activate them.”

Ankara believes the U.S. needs Turkey whether it likes it or not. However, there is no rule that what happens once in politics will reoccur.

After all, the U.S. is bothered by the fact that Russia’s gotten the upper hand in the arms trade with Turkey, a NATO ally; the obstinacy is growing day by day. During a conversation we had, a Western diplomatic source said that Turkey’s return to the F-35 plan, the withdrawal of the economic sanctions and detente in the tensions in Syria were all possible. Of course, how valid are the promises when Trump’s relationship with Congress is so bad? That’s yet another issue. The Israeli looby’s pro-YPG/PKK stance along with other traditionally anti-Turkish lobbies is further complicating the situation. 

And finally, there’s the Halkbank issue, which is out of Trump’s reach; it’s a local court’s initiative: it’s hard for Trump to make promises. 

In conclusion, it’s going to be a tough visit and a tough meeting. Both Trump and Erdoğan will make strategic choices. It’s time to decide not with anger but with common sense, with the country’s interest in mind and not ideological leanings. 

Turkish Foreign Relations Analysis Forecast

Trump may turn down Erdogan concerning the YPG in Syria and here’s why

U.S. President Trump is seen with his former CENTOM Commander General Votel (R). (Photo: CENTCOM site)

One of the key requests that Turkish President Tayyip Erdoğan is likely to make to U.S. President Donald Trump is to drop his support for the SDF military and their backbone, the Kurdistan Workers’ Party (PKK); the latter was designated a terrorist organization by the U.S. as well. But according to well-informed official sources on the matter, Trump, who agreed to pull the said forces back to a depth of 32 km (20 miles) from a 120 km section of the Turkish-Syrian border may turn this offer down or at least play with time while continuing to provide military support to these forces.
Trump’s justification for keeping U.S. troops in Syria has been the protection of the oil fields from being seized again by the ISIS if they revive. By coincidence or not, most of the oil regions where support to the SDF forces will continue are the Kurdish-populated areas in Syria. Sources told YetkinReport that the main reason for keeping the troops there might have to do with a new “proxy war” concept developed by the U.S. Special Forces and Central Command (CENTCOM) and adopted by the Department of Defence, Pentagon, in 2018.The concept which is described as an “operational approach” rather than a doctrine, is called “By-With-Through” by its major developer, Joesph Votel, the ex-commander of CENTCOM.

The By-With-Through concept

In an article Votel penned together with Strategy Analyst Colonel Eero Keravuori issued in the April 2018 issue of the Joint Force Quarterly magazine, the general, now retired, described the concept as “a way of conducting military activities and operations with less direct combat employment of the U.S. forces.” The article has a foreword, a quote from former Secretary of Defence James Mattis: “Our approach is by, with and through our Allies, so that they own these spaces and the U.S. does not; which might have further agitated Ankara’s concerns that a Kurdish state is being cultivated next to its borders.

Votel gives examples from Yemen, Afghanistan, Iraq and Syria on making local partners fight against “common enemies”, under the U.S.’s command and assistance, “By-With-Through” (BWT). He also wrote that the “significant difference” of the Syria case was that their partner was not the host nation, Bashar al-Assad’s Syrian government but the SDF, which is considered as outlawed by Damascus and named “non-state actor” by the U.S.

Sources talking to YetkinReport on condition on anonymity underlined that this significant difference makes Syria a “test case” for the BWT approach with non-state actors.

In an interview published on the same issue of the magazine, Votel says that the core of the SDF was the People’s Protection Units (YPG), which is the Syria branch of the PKK. The organisation was established with a Marxist-Leninist program in 1978 and some 50 thousand people have been killed in its armed campaign against Turkey since 1984.

The possible cost of supporting PKK

It was actually the U.S. government which has designated the PKK as a terrorist organization in the 1990s as a sign of solidarity with its NATO ally Turkey, and it was the CIA which helped the Turkish intelligence MIT in the arrest of the PKK’s founding leader Abdullah Öcalan in 1999. Öcalan had had his headquarters in Syria from 1979 to 1998 when he was expelled upon Turkish pressure on Damascus.

“The enemy of my enemy is my friend” has been a motto which failed its followers many times throughout history. In Afghanistan, the U.S. has supplied training, command and arms to Mujahideen against the Soviet invasion in the 1980s, which resulted in the emergence of the Taliban and al-Qaeda. ISIS has been a by-product of the invasion of Iraq. ISIS is an enemy for all, including Turkey but the U.S. partner against ISIS in Syria is also an enemy for Turkey in a neighbourhood with Russia gaining strength.

Both Votel and Mattis have gone but Pentagon’s stance seems firm on BWT approach and keeping on the PKK affiliates at its disposal. Trump has his own concerns about keeping his place strong but can think twice considering the possible consequences of the Pentagon persistence on the SDF.

Türkiye Dışişleri-ABD, Rusya, AB ve İslam Dünyası

Trump, Erdoğan’ı YPG/PKK konusunda geri çevirebilir. İşte nedeni…

ABD’nin yeni vekalet savaşı modeli “Birlikte-Yürüt-Yaptır”ın denemesi Suriye’de YPG/PKK üzerinden yapılıyor. Modeli kuran önceki CENTCOM komutanı Votel (sağda) Trump ile görülüyor. (Foto: CENTCOM sitesi)

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın 13 Kasım’da Beyaz Saray’da ABD Başkanı Donald Trump ile yapacağı görüşmedeki taleplerinden birisi de Suriye’de PKK’nın uzantısı YPG ile işbirliğini sonlandırması olacak.
Oysa yeni ortaya çıkan bilgiler, Trump’ın bu talebi geri çevirebileceğini, en azından yeni bir oyalama sürecine girip YPG’ye desteği sürdürebileceğini gösteriyor.
Çünkü ABD Savunma Bakanlığı Pentagon’da geliştirilen yeni bir askeri harekat modelinin ilk uygulaması Suriye’de ve YPG üzerinden yapılıyor. Birazdan ayrıntısıyla bahsedeceğiz ama zaten 16 Ekim’de Erdoğan’ın ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence ile YPG’nin sınırın 120 km’lik bölümünde 32 km geri çekileceği anlaşmasına varması ardından Trump’ın petrol bölgelerini tutmak için Suriye’deki birlikleri çekmekten vaz geçmesi bunu gösteriyor. Görünüşte bunun amacı petrol bölgelerinin IŞİD’in ve Suriye hükümetinin eline geçmesini önlemek. Oysa Haseki-Kamışlı hattında yoğunlaşan petrol yatakları aynı zamanda Kürt nüfusun ve ABD destekli PKK kontrolünün bulunduğu yerler.

Neden PKK?

YPG ile işbirliğinin şu sıra kendi koltuğunu Kongre saldırısından koruma derdinde olan Trump’ın fazla umurunda olduğu söylenemez, ama Pentagon’un umurunda.
Çünkü 2018 başından itibaren ABD Merkezi Komutanlık (CENTCOM) birliklerinin Afghanistan, Irak ve Suriye’de yeni bir “vekaletler savaşı” modelini uygulamaya koyduğu anlaşılıyor. Afghanistan ve Irak’ta bu model resmî ordu birlikleriyle yürütülüyor, zaten hükümetler IŞİD ve El Kaide ile mücadele için ABD’nin desteğini talep ediyor. Ancak Suriye’de durum farklı. Rusya ve İran’ın desteğini talep eden Esad -tıpkı Türkiye gibi- ABD’yi de “işgalci güç” sayıyor. Dolayısıyla ABD, Suriye’de bu yeni modeli, ilk defa bir “non-state actor “ yani “hükümet olmayan oyuncu” eliyle yürütüyor; o da YPG/PKK oluyor.
Bu noktada Türkiye’nin PKK’nın ABD tarafından da kabul edilmiş bir terör örgütü olduğu, YPG’nin onun Suriye kolu olduğu, Trump’ın “General Mazlum” olarak “görüşmeye sabırsızlandığı” Ferhat Abdi Şahin’in Türkiye’de kanlı terör eylemlerinin sorumlusu olarak arandığı gibi itirazlarının da maalesef kale alınması ihtimali zayıf.
Pentagon da CIA de bunları zaten biliyor, ama Suriye’de Amerikan çıkarlarını korumak için PKK’ya ihtiyaçları var. Amaç mutlaka orada bir Kürdistan kurdurmak olmayabilir, ama bunun sonunda kurulursa, Amerikan çıkarlarına halel gelmediği müddetçe itirazları da olmaz.
Gelelim bu yeni “vekaletler savaşı” modeline.

Birlikte-Yürüt-Yaptır (BYY) modeli

Modelin, ABD ordu yayınlarında henüz bir “askeri doktrin” değil, “harekat yaklaşımı” olduğu özellikle vurgulanıyor; ancak bir önceki Savunma Bakanı James Mattis tarafından yayınlanan 2018 Strateji Belgesinde yer verilmiş.
Modeli geliştirenler ABD Özel Kuvvetleri. Başında Raymond Thomas’ın olduğu dönemde geliştirilmeye başlanmış. Thomas’ı 2017 Temmuz ayında Aspen Forumunda (2015’te) YPG’den PKK’yı çağrıştırmayan bir isim istediğini, onların da Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ismiyle çıkıp geldiğini alaycı bir lisanla anlatmasından hatırlıyoruz.
Ancak modelin adının konulması 2017’de Katar’daki ABD karargahında dönemin CENTCOM komutanı Orgeneral Joseph Votel başkanlığında yapılan bir toplantıda olmuş. Mattis’n onaylamasıyla da Strateji Belgesinde yerini almış. Trump o arada Mattis’in görevine son vermiş, ama yerine gelen Yardımcısı Mark Esper, tam olarak bu stratejiyi uyguluyor; Pentagon’un dediği oluyor.
Yönteme İngilizcesiyle, “By-With-Through” (BWT) adı verilmiş; Türkçeye -tercüme ederken epey zorlanıp uzmanlarla tartıştığımı belirtmeliyim- “Yürüt-Birlikte-Yaptır” ya da Türkçe dil uyumuyla “Birlikte-Yürüt-Yaptır” (BYY) diye çevirmek mümkün.
ABD ordusu artık uzak diyarlarda çıkarlarını korumak için kendi askerini ölüme göndermek yerine, işi zaten o toprakların sahibi olan, ya da sahibi olmak isteyen yerel güçlere yaptırma yoluna gidiyor, Ancak komuta da danışmanlar, para ve askeri malzeme sağlanması yoluyla elde tutuluyor. Suriye ve YPG bunun “devlet olmayan” güçlerle ilk denemesi sayılıyor.
Ayrıntıları ABD Kara Kuvvetleri yayınlarından Joint Force Querterly dergisinin Nisan 2018 sayısında Joseph Votel ve ordunun Stratejik Analiz Grubundan Albay Eero Keravuori ortak imzasıyla yayınlanmış. Yazının başında Mattis’ten bir alıntı var: “Yaklaşımımız, müttefiklerimizle “birlikte-yürüt-yaptır” yaklaşımıdır; oralar onlara aittir, ABD’ye değil”.
Burada Ankara’nın Suriye’de bir Kürt devleti kurdurulmaya çalışıldığın endişelerini haklı çıkaran bir ima olduğu da doğru. ABD, kendi çıkarı ve hedeflerini gerçekleştirmeye bakıyor.

IŞİD’le mücadele kilidi

Gerek o yazı, gerekse aynı sayıda Votel ile yapılmış bir mülakattan, daha önce Afghanistan ve Irak deneyimlerinden, düşmanı yenseler de sonra yeniden canlandığını gördükleri için Suriye’de buna izin vermek istemedikleri için zaten aynı düşmana (bu durumda IŞİD’e) karşı savaşmakta olan yerel gruplarla işbirliği fikrinin ortaya çıktığını ve 2014 Kobani’nin dönüm noktası olduğunu anlıyoruz.
Başka türlü olabilir miydi? Yani 2014’te Erdoğan, Kobani’nin her an YPG’den IŞİD’in eline geçeceğini kabul etmiş görünmek yerine dönemin Başkanı Barack Obama’ya IŞİD’e karşı tam destek vermiş olsaydı ABD kendisine partner olarak o zamana dek Stalinist bir terör örgütü saydığı PKK’yı Suriye’deki müttefiki olarak seçmeyebilir miydi?
Olayları geçmişe dönük yargılayıp bugünkü sonuçlarını tahmin etmek her zaman geçerli olmuyor. Ancak geldiğimiz noktada YPG/PKK, ABD’nin yeni bir “vekaletler savaşı” yönteminin Suriye’deki deneme tahtasının aktörüdür. Bir zamanlar tam kadro Türkiye’nin yanında duran ABD’deki İsrail lobisi şu anda tam kadro olarak “Suriyeli Kürtler” adı altında YPG/PKK’nın arkasındadır.
Erdoğan, Barış Pınarı harekatıyla PKK’nın Suriye’de kantonlara dayalı bir devlet oluşumunu dağıtmış, o oyunu bozmuş görülüyor ama daha büyük bir oyun IŞİD’le mücadelenin devamı görüntüsünde karşısına çıktığı anlaşılıyor.
O oyunun diplomatik plandaki ilk sahnesini 13 Kasım’da Beyaz Saray’da izleme ihtimalimiz yüksek.

Türkiye Ankara İçişleri Siyaset Kulisleri Haber ve Yorumlar

Atatürk’ü yeniden keşfetmek

Kurduğu Cumhuriyetin yüzüncü yılına doğru yaklaşırken Mustafa Kemal Atatürk sevgisinin yediden yetmişe yeniden arttığı bir döneme tanık oluyoruz.
Üstelik bu yeniden yükseliş zoraki 12 Eylül askeri rejimi sırasında, ya da 28 Şubatdöneminde olduğu gibi zorlama değil. Dahası, AK Parti hükümetleri altında unutturulmaya, bir ara ders kitaplarındaki önemi düşürülmeye çalışılmasına karşın böyle. O kadar ki, iktidarının önceki yıllarında mecbur kaldığında “Gazi” diyen, “Gazi Mustafa Kemal” diyen ötesine geçmeyen Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan da, özellikle Cumhurbaşkanı olduktan sonra “Atatürk” demeye başladı.
Çünkü AK Parti tabanı içinde de Atatürk’ü sevenler, belki eleştirse dahi İstiklal Savaşı önderi olarak, kurtarıcı olarak saygı gösterenler olduğunu Erdoğan da, AK Parti yöneticilerinin önemli kısmı da kabullenmiş görünüyor.
Bununla kalmıyor. Bir zamanlar Atatürk’ü küçümsemeyi entellektüelliğin şartı sayan, sırf bütün kötülüklerin anası gördükleri Kemalizme karşı diye mesela tutup Fethullahçılarla ortaklık kuran kesimin de ayakları suya ermeye başladı. Çünkü, tıpkı ağrıdığı zaman dişimizin, gözümüzün, midemizin farkına varıp önemini anlamamız gibi laikliğin hayatlarındaki önemini anladılar. Laikliğin sadece din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması olmadığını, hayat tarzlarının güvencesi olduğunu gördüler. Sosyalist sol da bunu gördü. İstiklal Savaşının Mustafa Kemal’ini emperyalizme karşı duruşu nedeniyle benimseyip, sonrasına “Burjuva Kemal” diye burun kıvırmalar filan geçti.
Sonra Atatürk’ün kadın hakları için, kadın-erkek eşitliği için, toplumsal cinsiyet eşitliği için yaptıkları da yeniden keşfedilmeye başlandı. O nedenle Atatürk’ü sevenler arasında kadınlar daha fazla; çünkü kıymetini daha çok biliyorlar.
AK Parti döneminin önemli sonuçlarından birisi de Atatürk’ün, laikliğin unutturulmak istenmesine tepki olarak, asker zoruyla değil, sivil ve tabandan yükselişi oldu. Hakkını da teslim edelim, laik hayat tarzının kadınların kılık kıyafetine, başının örtüsüne, şekline saplanıp kalmamak olduğu da görüldü, anlaşıldı bu dönem.
CHP’nin Ankara Belediye Başkanı Mansur Yavaş ve İstanbul Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun 10 Kasım’da Atatürk ve silah arkadaşları İçin mevlüt okutma kararı, başka türlü bir barışmadır aslında. Önemlidir.
Bir nokta daha… Yakın zamana dek Kemalist sıfatını arkaik bir takı olarak kullanan Batılı siyasetçiler, laik Türkiye’nin önemini yeniden anlamaya başladı. Müslüman toplumlarda işleyen demokrasinin ancak din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması ile ve kadınların toplum hayatında eşit haklarla yer almasıyla mümkün olabileceği yeniden ve artık daha iyi görülebiliyor.
10 Kasım’da, vefatının yıl dönümünde hem kurtuluşun, hem kuruluşun kahramanı Atatürk’ü saygı, sevgi ve rahmetle anıyorum.

Türkiye Ankara İçişleri Siyaset Kulisleri Haber ve Yorumlar

Erdoğan’ın büyük üzüntüsü: ilahiyatçılar neden öğretmen olmak istemiyor acaba?

Cumhurbaşkanı Erdoğan, ilahiyatçıların imam-hatiplerde de, düz liselerde de öğretmen olmaktan kaçınmalarına tepkili. (Foto: Cumhurbaşkanlığı)

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, ev sahipliği yaptığı Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinin 70’inci Kuruluş Yılı töreninde bu derdi artık içinde tutamadı, ortaya döktü.
O kadar imam-hatip okulu açmışlardı, ilahiyat fakülteleri açmışlardı ama mezunları öğretmen olmak istemiyordu. Ne imam-hatiplere, ne düz liselere öğretmen olmak istiyorlardı.
Tabii oralarda yaşanan aksaklıkları yazan yok, pek duyulmuyor, ama neyse ki Cumhurbaşkanı söyledi de öğrendik: birçok imam-hatip okulunda kuran dersleri boş geçiyor, hatta din ve ahlak kültürü derslerine öğretmen bulunamıyormuş. Neden acaba?
Belki soruyu başka türlü sorsak daha kolay cevap bulabiliriz.
İmam-hatipliler, ilahiyatçılar neden öğretmen olmak istesin ki?
Acaba onlar da kendilerini öğretmenlikte dirsek çürütmek yerine devlet kurumlarında, kâğıt üzerinde bağımsız kurullarda, kamu şirketlerinin, hatta artık büyük özel şirketlerin de yönetim kurullarında, yönetici koltuklarında görmek istedikleri için olabilir mi?
Acaba imam-hatiplerde öğretmen olmayı, her toplumda bulunan idealistleri istisna sayarak söylüyorum, yeterince “havalı”, hatta yeterince itibarlı bulmadıkları için olabilir mi?
İmam-hatip liselerinden mezun olanların kaçının üniversiteye girişteki ilk sıra tercihleri ilahiyat fakülteleri acaba?
Okulların adını değiştirip ailelerin çaresiz itirazlarına rağmen imam-hatip okulu yapınca, Cumhurbaşkanının deyişiyle “dindar nesiller” yetiştirildiği mi varsayılıyor yoksa?
İmam-hatiplerde verildiği söylenen üst düzey eğitime rağmen üniversiteye giriş sınavlarında acaba neden başarı sıralamalarında hâlâ fen liseleri, Anadolu liseleri var? Herhalde imam-hatiplere giden çocukların algı eksikliğinden, ya da tembel öğrenci oluşlarından değil.
Hayat, Payitaht dizisindeki boş böbürlenmeler gibi değil ki. Ama madem dindar olması istenen nesle Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ten daha çok örnek gösterilmek istenen İkinci Abdülhamit oluyor, örneği Abdülhamit’ten verelim. Abdülhamit’ten örnek alınacaksa, Türk imparatorluğunun da, Osmanlı hanedanının yıkılışını hızlandıran Alman patentli pan-İslamist maceracılıktan değil, bu topraklardaki ilk ciddi eğitim reformu örnek alınabilir mesela. Abdülhamit bilmez miydi matematik, fizik, kimya gibi geleceği kuram dallara ağırlık veren rüştiyeler, mülkiyeler, tıbbiyeler kurmak yerine ilahiyat fakültelerine ağırlık vermeyi? “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir” diyen, oturup geometri kitabını daha iyi anlaşılsın diye Türkçeleştiren Atatürk de o okullarda yetişmişti, bugün vefasızca kötülenmeye çalışılan ama 70’inci yılı “Neden öğretmen olmak istemiyorsunuz?” sitemiyle kutlanan Ankara İlahiyat Fakültesini açan İsmet İnönü de.
Öğretmen olmak isteyerek öğretmen okullarına giren, mezun olan binlerce genç atamaları yapılıp öğrencilere ders anlatmak için can atarken, kimileri canlarına kıyarken, neden Cumhurbaşkanı özel olarak imam-hatip ve ilahiyat mezunlarının öğretmen olmaktan kaçınmasına dertleniyor?
Dertlenecek o kadar sorun var ki her yıl “reform” adı verilen değişikliklerle öğrencileri de aileleri de çaresizliğe iten, parası olanın çocuklarına daha iyi eğitim verip Batı ülkelerine göndermeye çalıştığı, ülkedeki fırsat eşitsizliği makasını her yıl biraz daha açan eğitim sistemimizde…
O kadar çok sorun var ki, ilahiyat mezunlarının imam-hatiplerde kuran derslerine öğretmen olmak istememesine dertlenmeye varana kadar…