Londra Enerji Kulübü YK Başkanı
Diplomaside en tehlikeli anlar, sert sözlerin söylendiği değil; sessizliğin uzadığı anlardır. Çünkü uluslararası siyasette boşluk kalmaz. Bırakılan her boşluk, karşı tarafın cesaretiyle, hamleleriyle ve zamanla fiilî duruma dönüşen adımlarıyla doldurulur. Bugün Ege’de tam da böyle bir eşikteyiz. Şubat ayında, Ramazan’ın başlayacağı 19 Şubat’tan önce Ankara’da yapılması beklenen Yüksek Düzeyli İşbirliği Konseyi toplantıları (*) ve Erdoğan–Miçotakis
Düşman hiçbir zaman kendiliğinden ortaya çıkmadı. Hep üretildi. İnşa edildi. Hikâyesi yazıldı. Korkusu yayıldı. Sonra o korkunun etrafında ordular dizildi, bütçeler şişti, özgürlükler daraldı, toplumlar hizaya sokuldu. Düşman, tarihin en eski ve en etkili psikolojik silahıdır. Çünkü düşman sadece “öteki”ni tanımlamaz; “biz”i de yeniden kurar. Kimin ait olduğunu, kimin dışarıda kalacağını, kimin konuşup kimin
İran’da güvenlik güçlerinin göstericilere ateş açması, can kayıplarının gayrı resmi bilgilere göre 500’ü aşması ve ülkenin adeta dijital bir karanlığa gömülmesi, artık sadece bir iç düzen sorunu değil. Bu tablo, bölgesel güç dengelerini sarsabilecek bir jeopolitik kırılma anına işaret ediyor. ABD Başkanı Donald Trump, İran’ın kendisine “uzlaşma mesajları” göndermesinin “güçlü askeri seçenekleri” masadan kaldırmadığını söyledi.
Son dönemde gündeme gelen Türkiye–Suudi Arabistan–Pakistan ittifakı iddiaları, ‘Müslüman NATO’su mu kuruluyor?’ sorusunu beraberinde getiriyor. Yoksa bu dünyanın ve bölgenin içinde bulunduğu durumdan kaynaklanan bir tedirginliğin yol açtığı bir fikir mi? Türkiye’nin savunma teknolojisi, Pakistan’ın nükleer caydırıcılığı ve Suudi Arabistan’ın finansal ağırlığını yan yana koyunca “Müslüman NATO’su” gibi iddialı bir etiket kulağa hoş geliyor. Kim
Biz gündemimizi Venezuela dosyası, Trump’ın ne yapacağı ve Beyaz Saray’ın “sırada kim var” listesi üzerine odaklarken, Asya’da daha sessiz ama çok daha derin bir kaynama yaşanıyor. Tarih bize şunu defalarca gösterdi: Küresel kırılmalar çoğu zaman en çok konuşulan cephelerden değil, en az ses çıkaran fay hatlarından doğar. Bugün o fay hattı Asya’da. Merkezinde de 1,4
ABD’nin 3 Ocak 2026 Venezuela operasyonu dünyayı sarstı. Ancak son dönemde yaşananları parça parça okursak yanılırız. Venezuela’da “saraydan başkan kaçırma” görüntüleri, Kolombiya’ya yöneltilen açık müdahale tehditleri, İran’dan gelen yumuşak mesajlar, Miami’de Netanyahu ile yapılan kritik görüşmeler… Bunların her biri aynı filmin farklı sahneleri. Büyük bir senaryo var, aşama aşama uygulanıyor. Artık “Olur mu olmaz mı?”
2026’ya girerken dünyaya baktığımda, içimde tuhaf bir duygu var: Demokrasiden herkes söz ediyor ama kimse gerçekten savunmuyor. Özgürlükler dilden düşmüyor ama hayatın içinden çekiliyor. İnsan hakları her bildiride var, sahada ise giderek daha az görünür. Bu sorular kafamda dolaşırken, geçen gün gazeteci dostum Ali Değermenci ile yaptığımız sohbet adeta düğmeye bastı: “Farkında mısın,” dedi, “Avrupa’da
Avrupa’nın enerji güvenliği tartışması, Rusya’nın arz haritasındaki ağırlığının azalmaya başladığı 2022’den sonra kökten değişti. Bugün Brüksel’de “enerji güvenliği” denince ilk akla gelen kavram artık fiyat değil; kırılganlık. Avrupa Birliği, en çok gazı kimin sağladığından ziyade, hangi tedarikçinin ve hangi güzergâhın Avrupa’yı siyasi baskıdan, ani kesintilerden ve “tek düğmeye” bağımlılıktan uzak tuttuğuna bakıyor. Bu yeni denklemde
Yeni bir yıla yaklaşırken tek tek yaşadığımız gelişmelerin ötesinde asıl rahatsızlık, ağaçların arasında yolumuzu bulmaya çalışırken, içinde bulunduğumuz ormanı bütünüyle gözden kaçırma riskidir. Günlük krizler, tepkisel açıklamalar ve giderek sertleşen dil arasında, Türkiye’nin gerçekte nereye doğru sürüklendiğini sakin bir mesafeden değerlendirmek her geçen gün zorlaşıyor. Oysa tarih bize şunu öğretir: Tam da böyle dönemlerde, analiz
Avrupa Birliği denince uzun yıllar akla gelen tanımı bugün hâlâ hatırlıyorum: “Ekonomik dev, siyasi cüce.” O zamanlar bu ifade biraz abartılı, hatta haksız bulunurdu. Bugün ise bir polemik değil; neredeyse herkesin sessizce kabul ettiği bir gerçeklik hâline gelmiş durumda. Üstelik tablo geçmişe kıyasla daha da ağır. Avrupa artık sadece siyasi olarak değil; stratejik ve psikolojik









