Londra Enerji Kulübü YK Başkanı
Türkiye, sıkça dillendirdiği “Dünya beşten büyüktür” iddiasını enerji sahasında da hayata geçirebilecek potansiyele sahip bir ülke. Geniş yenilenebilir kaynakları, güçlü mühendislik geleneği, stratejik jeopolitik konumu ve dünya çapında deniz taşımacılığı kabiliyetiyle aslında küresel enerji oyununda ön saflarda yer alabilecek niteliklere sahip. Ancak ne yazık ki, Türk enerji şirketlerinin küresel enerji arenasındaki varlığı hâlâ silik. Ne
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan Türkiye’nin 50 yılı aşkın süredir yürürlükte olan Kerkük–Yumurtalık Ham Petrol Boru Hattı Anlaşmalarını 20 Temmuz 2025’te Resmî Gazetede yayımlanan kararıyla 27 Temmuz 2026 itibarıyla sonlandırdı. Bu karar Irak hükümetinin 17 Temmuz’da Irak Kürdistan Bölgesel Yönetiminde üretilen (IKYB) bütün petrolün, devlet petrol şirketi SOMO’ya devri kararıyla birleşince, Ortadoğu’nun enerji diplomasisinde çok katmanlı bir
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın geçtiğimiz hafta CHP lideri Özgür Özel’e cevaben dile getirdiği “Ümmeti savunmak suç mu?” sorusu, sadece bir retorik değil. Türkiye’nin dış politika vizyonu ile iç politika dengesi arasındaki çatışmalı alanları da gün yüzüne çıkarıyor. Bu söz, bir yandan Erdoğan’ın İslam dünyasında giderek güçlenen duygusal liderliğinin altını çizerken; diğer yandan Türkiye’nin laik, demokratik ve
Enerji artık yalnızca bir kaynak değil—bölgesel sınırları yeniden çizen jeopolitik bir kaldıraç. Bunun en güncel örneği, Azerbaycan devlet enerji şirketi SOCAR ile Ahmed el-Şara liderliğindeki Suriye geçici yönetimi arasında 12 Tammuz’da Bakü’de imzalanan anlaşmadır. İlk adımda Azerbaycan’ın Türkiye üzerinden Suriye’ye doğalgaz satışını öngören bu mutabakat, konvansiyonel bir yatırım adımının çok ötesindedir: Ortadoğu’daki güç dengelerinin yeniden
Enerji, artık sadece evlerimizi ısıtan, sanayiyi döndüren ya da arabalarımızı çalıştıran bir girdi olmaktan çok daha fazlası. Bugün enerji; diplomasiyi şekillendiren, savaşlara yön veren, teknolojik dönüşümleri hızlandıran jeostratejik bir güç. Türkiye bu satranç tahtasında uzun süredir yalnızca hamle bekleyen bir piyon gibi durmakta. Oysa artık zamanı geldi: Megavat hesaplarının ötesine geçmeli, “megastratejiler” üretmeliyiz. Tabii ki
AK Parti 3 Kasım 2002’de yüzde 34 oy alarak tek başına iktidara gelişi, sadece bir hükümet değişimi değil, aynı zamanda köklü bir zihniyet devrimiydi. Ama o seçimde geçerli oyların yüzde 45’i yüzde 10 barajı nedeniyle Meclis dışında kaldı. Bu “eksik temsil” zemininde kurulan yeni düzen, aradan geçen 23 yıla rağmen hâlâ muhalefetin büyük kısmı tarafından yeterince anlaşılamadı—ya
Bir zamanlar Asya-Pasifik bölgesinin yönetiminden sorumlu olduğum Uluslararası Enerji Ajansı’nın (IEA) yeni raporuna göre, 2025 yılında küresel enerji yatırımları 3,3 trilyon dolara ulaşacak. Bu rakam yalnızca nicel bir rekoru değil, aynı zamanda enerji önceliklerinde niteliksel bir değişimi işaret ediyor. Bu toplamın 2,2 trilyon doları yenilenebilir enerji, nükleer, şebeke altyapısı, enerji depolama ve düşük emisyonlu yakıtlara
Ortadoğu’nun siyasi haritası değişti; ülke sınırları kâğıt üzerinde aynı kaldı ama artık yeni dengeler ve roller geçerli; ezberler altüst oldu. Geride, füzelerle yerle bir edilmiş ama henüz akıl ve işbirliğiyle yeniden kurulamamış bir bölgesel boşluk kaldı. Bu boşluğun yönetimi ise artık birkaç ülkenin değil, yalnızca iki aktörün üzerinde dönüyor: İsrail ve Türkiye. İsrail kaba gücüyle
Son haftalarda İsrail’in İran’a yönelik doğrudan saldırıları, İran’ın karşı saldırıları, ABD’nin nükleer tesisleri hedef alan operasyonları ve Devrim Muhafızları komutanlarının ölümüne kadar varan çatışmalarla gerilim zirveye tırmanmıştı. ABD Başkanı Donald Trump’ın sabahın ilk saatlerinde ilan ettiği sürpriz ateşkes ve “barış” çağrısı, sahada olduğu kadar Tahran’ın koridorlarında da taşları yerinden oynattı. İran, tarihi boyunca birçok devrime,
İran, son kırk altı yıldır bölgede hem istikrarı hem de krizleri aynı anda temsil eden bir rejim yapısına sahip. 1979 Devrimi’yle Şah’ın devrilmesinden bu yana, Ayetullahlar rejimi; teokratik bir otoriterlikle toplumu baskı altına alırken, aynı zamanda sistem içi krizleri ustalıkla yöneterek iktidarını korumayı başardı. Ancak artık hem içeriden hem dışarıdan gelen dalgalar ve de ekonomik









