
Hürmüz’de uzun süreli kapanmanın enerji, gıda, navlun ve sigorta maliyetlerini zincirleme biçimde yukarı itmesinden sadece İngiltere değil tüm dünya etkilenmeye başladı.
Perşembe günü Londra’nın öncülüğünde düzenlenen çevrim içi Hürmüz toplantısı ilk bakışta enerji güvenliği için atılmış teknik bir diplomatik adım gibi görünebilir. Gerçekten de temel amaç buydu ve Londra için elzemdi. Türkiye’yi temsilen Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın katıldığı çevrim içi toplantıda, Birleşik Krallık’ın biraraya getirdiği 35’ten fazla devletin temsilcileri, İran’ın fiilen kapattığı Hürmüz Boğazı’nda askeri tırmanmayı değil, öncelikle diplomatik ve siyasi yollarla seyrüsefer serbestisinin yeniden tesisini tartıştı.
Kamuoyuna yansıdığı kadarıyla toplantının temel amacı, küresel petrol akışının yaklaşlık beşte birinin geçtiği bu kritik su yolunu yeniden açmaktı. Bununla beraber ilk aşamada diplomatik-siyasi araçlar, daha sonra ise gerekirse mayın temizliği ve tanker koruması gibi daha sınırlı güvenlik önlemleri de masada. Bu tercih son derece rasyonel, çünkü Hürmüz’de uzun süreli kapanma enerji, gıda, navlun ve sigorta maliyetlerini zincirleme biçimde yukarı iter. Bundan sadece İngiltere değil tüm dünya etkilenir ki etkilenmeye başlandı bile. Kısacası bu konu Trump’ın gel-git aklına bırakılamayacak kadar önemli. İngilizler burada ciddiyetlerini gösterdiler.
Starmer’ın Üçlü Hesabı
1- Avrupa
Ancak bu toplantı sadece enerji krizi yönetimi ile özetlenebilecek basitlikte değil, aynı zamanda Starmer’ın ve ekibinin dış politikada yaptığı daha büyük bir tercihin işareti. Donald Trump’ın “Hürmüz bizim işimiz değil” çizgisine kayması ve yükü müttefiklere bırakması, Londra’ya yeni ve belki de hiç beklemediği bir alan açtı. Bu bağlamda İsçi Partisi hükümeti bir taşla üç kuş vurmaya çalışıyor.
Starmer’ın son dönemde verdiği mesaj, Londra’nın dış ve güvenlik politikasında Avrupa’yı yeniden merkezî bir ortak olarak görmeye başladığı yönünde. Bu, yalnızca diplomatik nezaket dili değil; Aynı zamanda Brexit sonrasında gevşeyen siyasal eşgüdümü, savaş ve enerji güvenliği gibi yüksek maliyetli krizler üzerinden yeniden kurma arayışı. İran savaşı ve Hürmüz hattındaki kırılganlık, Londra’ya ABD’ye tam bağımlı bir çizginin artık yeterli olmadığını bir kere daha gösterdi.
Washington’un giderek daha öngörülemez, daha işlemsel ve müttefiklerin güvenlik kaygılarını paylaşmaktan ziyade onları yönetmeye çalışan yaklaşımı karşısında Starmer, Londra’nın çıkarlarını AB ile daha yakın savunma, enerji ve diplomatik eşgüdüm içinde koruyabileceğini düşünüyor ki bu çok doğru. Dolayısıyla burada asıl mesele yalnızca Avrupa ile yakınlaşma değil, aynı zamanda da Brexit’in açtığı stratejik boşluğu, güvenlik ve enerji krizlerini kullanarak pragmatik biçimde daraltmak ve dahası İngiltere’yi yeniden kıta Avrupa’sıyla kader ortaklığı kurabilen bir aktör olarak konumlandırmak. Bu aynı zamanda Starmer’ın, Trump döneminin sert Atlantikçiliği yerine daha dengeli, çok taraflı ve Avrupa destekli bir İngiliz dış politikası inşa etme arzusunu da yansıtıyor.
2-Körfez
İkinci hamle doğrudan Körfez ile ilgili. Özellikle Katar burada merkezi bir örnek ama tek örnek değil elbette. Misal, Katar yalnızca 2024 sonunda Londra’ya 1 milyar sterlinlik iklim teknolojisi yatırımı taahhüt etmedi, aynı zamanda Canary Wharf, Barclays ve Heathrow gibi stratejik varlıklarda da güçlü bir yatırımcı konumunda. Buna savunma boyutunu eklediğimizde tablo daha da netleşiyor. Londra, Katar’daki ortak Typhoon filosunu güçlendirdi, Suudi Arabistan’a Sky Sabre hava savunma sistemi gönderdi, Bahreyn’in savunma sistemlerine entegrasyon sağladı, bölgede yaklaşık 1.000 askerlik ilave savunma konuşlandırmasına gitti. Yani Britanya, ABD-İsrail ekseninin yarattığı güven boşluğunu tümüyle dolduramasa da, Körfez monarşilerine Washington kadar saldırgan değilim ama sizi sahada yalnız da bırakmam mesajı veriyor. Bununla da hem jeopolitik hedeflerine koşuyor hem de ekonomik ortakları ile daha fazla yakınlık kuruyor.
3- “Eski Londra” refleksi
Üçüncü hamle ise tarihsel ve daha olgusal. Londra, Ortadoğu’da hâlâ diplomatik merkez olabildiğini göstermek istiyor. Bu, bir tür “eski Londra” refleksi ve İngiliz devlet aklında bir karşılığı var. Ancak tam bir geri dönüş mümkün değil. Britanya artık ne ekonomik kapasite ne de bölgesel nüfuz bakımından tek başına oyun kurucu bir imparatorluk. Ama ABD’nin karizmasının çizildiği, Trump’ın öngörülemezliğinin müttefikleri ürküttüğü bir konjonktürde, Londra kendisini daha öngörülebilir, daha koordinasyoncu ve daha diplomatik bir merkez olarak yeniden konumlandırabilir. Bunu tek başına değil, AB ile yaparsa dengeleme kapasitesi ciddi biçimde artar.
Türkiye İçin Çıkarılacak Dersler
Buradan Türkiye için çıkarılacak dersler de var. Stratejik akıl, kriz anlarında büyük güçlere duygusal sadakat göstermek değil, jeoekonomik kırılganlıkları, diplomatik fırsatları ve bölgesel boşlukları aynı anda okuyabilmek aynı zamanda. Ankara da Hürmüz krizini yalnızca güvenlik penceresinden değil, enerji, ticaret, arabuluculuk ve Avrupa ile yeniden dengeleme fırsatı olarak okuyor belki ama daha çok vurgulaması gerekiyor.
Kuşkusuz Türkiye zaten İran ile ABD arasında mesaj taşıyan aktörlerden biri olduğunu gösterdi. Bu kapasiteyi Körfez’le koordinasyon, AB ile ekonomik senkronizasyon ve enerji koridorları siyasetiyle birleştirebilirse daha etkili olur.
Türkiye’nin Önündeki Seçenekler
Bu bağlamda Türkiye’nin önünde üç gerçekçi seçenek var. Birincisi, AB ile daha yakın koordinasyon kurmak ve Yunanistan ile Kıbrıs kaynaklı tüm gerilimlere rağmen Avrupa’yla aynı büyük jeoekonomik gemide olduğunu kabul etmek ve ettirmek.
İkincisi, Türkiye Körfez’e kötü gün dostu olduğunu daha görünür biçimde göstermeli. Çünkü Körfez, özellikle Katar gibi aktörler, bugün sarsılsa da yarın yeniden yatırım, finansman ve bölgesel etki üretebilecek kapasiteye sahip. Ankara’nın bugün vereceği siyasi ve diplomatik destek, ileride ekonomik ve stratejik karşılık doğurabilir.
Üçüncüsü, Türkiye bu savaşı istemediğini tek başına değil, Londra gibi ortaklarla birlikte daha güçlü dile getirmeli. Britanya Hürmüz’de tam da bunu yapıyor. Tek başına çözüm dayatmıyor, ama çok taraflı diplomatik meşruiyet üretmeye çalışıyor. Ankara da benzer bir çizgi izlerse, bölgede doğan otorite boşluğundan yarın çok daha rahat faydalanabilir.

İmamoğlu: “Tutuksuz yargılanmak haktır, bütün tutuklu arkadaşları serbest bırakın, ben buradayım.” Foto: Vikipedia
İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne (İBB) yönelik, aralarında Ekrem İmamoğlu’nun da bulunduğu 107’si tutuklu 402 sanıklı davada mahkeme ara kararını açıkladı. Silivri’de görülen davanın son celsesinde 18 tutuklu sanık hakkında tahliye kararı verilirken, çok sayıda sanığın tutukluluğunun devamına hükmedildi.
Mahkeme, aralarında İmamoğlu’nun Özel Kalem Müdürü Kadriye Kasapoğlu’nun da bulunduğu 18 sanığın tahliyesine oybirliğiyle karar verdi. Tahliye edilen sanıklara yurtdışına çıkış yasağı şeklinde adli kontrol tedbiri uygulandı. Tutuklu CHP’li Belediye Başkanlarının hiçbirisi hakkında tahliye kararı çıkmadı.
İmamoğlu bu celsede yaptığı savunmada yargılamanın hukuki değil siyasi saiklerle yürütüldüğünü söyleyerek hakkındaki suçlamaları reddedetti. İmamoğlu ayrıca “tutuksuz yargılanmak haktır, bütün tutuklu arkadaşları serbest bırakın, ben buradayım” dedi.

Kimse Özel’in İmamoğlu için tutması çok zor bile olsa, her ihtimali zorlamadığını söyleyemez. CHP’ye getirebileceği fazladan riskler bulunan ara seçim önerisi de bu çerçevede görülebilir. Fotoğrafta Özel, yakınlarda gözaltına alınıp serbest bırakılan Çeşme Belediye Başkanı Lâl Denizli ve önceki genel başkanlardan Murat Karayalçın ile kiralık sosyal konutların temel atma töreninde görülüyor. (Foto: CHP)
CHP lideri Özgür Özel, Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Bozbey’in şafak operasyonuyla gözaltına alındığı, birkaç saat sonra da Uşak Belediye Başkanı Özkan Yalım’ın tutuklandığı 31 Mart öğleden sonra bir basın toplantısı düzenledi. Gazetecilerin bu iki olay üzerine sorularına Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a erken seçim çağrısını yineleyerek yanıt verdi. Bir de “iddialı bir hamleden” söz etti. Birkaç saat içinde, Özel’in bir ara seçimden bahsettiği, 22 CHP milletvekilini istifa ettirerek Erdoğan’ı sandığa “zorlamayı” planladığı haberi siyasi kuliselerde yayıldı.
Özel CHP’nin “ara seçim” planını Nefes’te gazeteci Deniz Zeyrek’e anlattı.
Buna göre;
• Özel önce TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’tan halen boş olan 8 sandalye için seçim yapılması çağrısında bulunacaktı.
• O olmazsa, 30 sandalye boşalacak şekilde 22 milletvekili istifa ettirilerek ara seçim zorlanacaktı. [Anayasanın 78’inci maddesine göre, üye tam sayısının (600) yüzde 5’i boşalırsa ara seçim öngörülüyor.]
Ya AK Parti Reddederse?
Özel, kayyım atanan ve başkanları tutuklu belediyelerde de yerel seçim tekrarı yapılmasını istiyor. Haberlerde, bu yolla CHP’lilerin öteden beri kayyım sorunuyla boğuşan DEM’i de yanına çekmeyi ümit ettikleri öne sürülüyor.
Ancak DEM Parti Sözcüsü Ayşegül Doğan, seçim tartışmalarının partilerinin gündeminde olmadığını açıkladı; “Muhalefetten beklediğimiz, ülkenin güncel sorunlarına ortak yanıtlar üretebilmek” diye ekleyerek.
DEM Parti daha yolun başında CHP’nin ara seçim çağrısına “Bizi saymayın” yanıtı verdi böylece.
Peki AK Parti buna yanaşmazsa ne olacak? İşte o zaman CHP “Seçimden kaçtılar” diye seçmene şikâyet edecekmiş. Sanırım CHP yönetimi bu şikâyetin bölge savaş halindeyken ve zaten AK Parti [kendi kafalarındaki Kasım 2027’den önce] bir erken seçimi defalarca reddettiği, yani bunun bilinmeyen bir şey olmadığı halde seçmen gözünde etkili olacağına inanıyor.
Ama Özel’in ilan ettiği “iki aşamalı planın”, örneğin Meclis muhabirlerinin derhal saptayabildiği iki ciddi riski var.
Ara Seçim Planının İki Riski
Diyelim AK Parti 8 milletvekili için seçime gitmeyi kabul etmedi ve Özel de 22 milletvekilini istifaya razı etti…
Anayasa’nın 84’üncü ve TBMM İç Tüzüğü’nün 136’ncı maddesine göre, her milletvekilinin istifasının Genel Kurul’da ayrı ayrı oylanıp kabul edilmesi gerekiyor.
Diyelim 22 CHP’li vekil istifa etti ve AK Partililer ile MHP’liler de içlerinden bazılarının istifasını kabul edip diğerlerini etmediler. Sonuçta, CHP seçmeninin oylarıyla seçip Meclis’e gönderdiği milletvekilleri istifa ettikleriyle kalmayacak mı?
Bu noktada “Seçimden kaçıyorlar” şikâyeti CHP seçmenini ikna edecek mi?
Peki, diyelim, Erdoğan da “Özel haklı, yanlış yapıyoruz” deyip ara seçim önerisine “evet” dedi.
Diyelim bir ilde CHP’nin de AK Parti’nin de 3’er milletvekili var; diğer partileri katmadan konuşuyoruz. CHP’de diyelim, o ilde 2 milletvekili istifa ettirdi. AK Parti’nin 3 vekili yerinde dururken, CHP kendi vekillerinin seçimi tehlikeye atmış olmayacak mı?
Bir İhtimal Daha Var
Bir ihtimal daha var; onu da atlamayalım.
Diyelim, CHP lideri TBMM Başkanıyla konuştu, o da Cumhurbaşkanıyla danışıp boştaki 8 milletvekili için seçim yenilemeye yeşil ışık yaktı.
Halen sandalyesi boş olan iller: İstanbul (2), Hatay (Can Atalay’a yapılan haksızlık nedeniyle), Kocaeli, Afyonkarahisar, Adıyaman ve Kırıkkale.
Diyelim CHP bu illerdeki seçimlerde önde çıkarsa “erken seçim” çağrılarına AK Parti-MHP iktidarının boyun eğme ihtimali nedir?
O ihtimale gelince…
İmamoğlu İhtimali mi?
Anayasa’nın 76’ncı maddesine göre, bir vatandaşın milletvekili seçilebilmesi için yolsuzluk benzeri suçlarından kesinleşmiş cezası bulunmaması gerekiyor ama üniversite diploması gerekmiyor. Bu durumda Ekrem İmamoğlu’nun mevcut statüsüyle İstanbul’da yapılacak bir seçimde aday olup seçilmesi ihtimali Erdoğan ve Kurtulmuş’un kararına bağlı olacak, ama o durumda da iki engel bulunuyor.
Birincisi, İmamoğlu’nun milletvekilliğine aday olması için belediye başkanlığından istifa etmesi gerekiyor.
İkincisi de halen Yargıtay’da bulunan “Ahmak davasının” kesinleşmesi halinde söz konusu olabilecek “siyaset yasağı”.
Kimse Özel’in İmamoğlu için her kapıyı zorlamadığını söyleyemez. Her ne kadar tutması pek zor görünse de “Ara seçim” önerisi belki de denenmemiş hiçbir ihtimal bırakmama kaygısındandır.
Özel’in CHP Genel Başkanı seçildiği ve şimdi “mutlak butlan” davası konusu olan 2023 kurultayında Kemal Kılıçdaroğlu’na eleştirilerinden birisi de Mayıs 2023 seçimleri arifesinde Ümit Özdağ’a bakanlık taahhüdünde bulunurken parti kurullarına danışmamış olmasıydı.
Ara seçim önerisinin CHP kurullarında kararlaştırıldığına dair bir açıklama yapılmadı; belki bu bile önerinin güncel siyasi manevra özelliğini gösteriyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın son konuşması Türkiye’nin İran savaşının uzayarak Sünni-Şii çatışmasına dönüşmesinden kaygısını gösteriyor. AK Parti grubundaki Türk bayrakları ve atkılar, Türk millî futbol takımının Kosova’yı yenerek Dünya Kupası’na katılma hakkı kazanmasını kutlama amaçlı. (Foto: Cumhurbaşkanlığı)
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın 1 Nisan’da AK Parti grubuna hitabından CHP lideri Özgür Özel’le söz düellosu kısımlarını ayıkladığımızda, geriye aslında dış muhataplara verilmiş önemli bir mesaj kalıyor. Bu mesajın ABD ve İsrail’in başlattığı İran Savaşı’nın bölgesel ve küresel etkileriyle bir Sünni-Şii çatışmasına dönüşmesi endişesini öne çıkarttığını görmek için biraz satır arası okuması gerekiyor. Erdoğan, Türkiye’nin bu savaşa girmeyeceği ve uzlaşma için elinden geleni yaptığını yineledikten sonra şunları söyledi:
• “Ancak bölgemizi bekleyen tehlikelerin başında savaşın uzamasının yanı sıra bölgesel bir iç çatışmaya dönüşmesi riski vardır. Enerji, ulaştırma, sivil altyapıya yönelik misillemeler maalesef bu ihtimali artırmaktadır. (…) Savaşın yeni cepheler açılmak suretiyle devam etmesine sebebiyet verecek her gelişme İsrail’in kanlı stratejisine hizmet edecek, bölgemize ise kaybettirecektir.”
Sünni-Şii Çatışması Kaygısı
Şimdi satır arası okuması:
• Türkiye şu anda en büyük tehlike olarak savaşın uzaması ve “bölgesel iç çatışmaya” dönüşmesini görmektedir.
• Bölgede zaten savaş var. İkisi de din devleti olan İsrail de İran da bölge ülkesi. Keza İran’a saldıran ABD-İsrail ittifakı ile İran’ın misillemeleri arasında kalan Arap monarşileri de. ABD-İsrail ittifakının İran’a saldırması iç savaş değildir.
• O zaman Erdoğan, “bölgesel iç savaş” derken Müslüman ülkeler arasında bir çatışmadan söz etmektedir. Erdoğan belli ki 11 Mart konuşmasında açıkça söz ettiği Sünni-Şii çatışması tehlikesinden, bu defa işin üstüne daha sert gitmemek adına açıkça söz etmemekte ama onu kastetmektedir.
• Mesajındaki “enerji, ulaştırma, sivil altyapıya misillemeler” uyarısının muhatabı İran’daki Şii mollalar rejimi. “Savaşta yeni cepheler açılması” uyarısının muhatabı ise, başta Suudi Arabistan olmak üzere, Körfez bölgesindeki petrol zengini, Sünni Arap monarşileri; BAE, Katar, Kuveyt, Bahreyn.
• Dolayısıyla Erdoğan, Ortadoğu’da Müslüman yönetimler arası mezhep savaşının küresel yansımaları da olacak en büyük bölgesel tehlike olduğunu söylemektedir.
İsrail ve Trump’ın NATO Blöfü
Erdoğan, ABD’nin adını hiç anmadan İsrail’in Körfez monarşilerinin de İran’a karşılık vererek savaşa girmesini böylelikle Sünni-Şii çatışmasını kışkırttığına inanmaktadır. İsrail’in savaşın ortasında Kudüs’ü ibadete yasaklaması, ardından parlamentonun Filistinli mahkûmlara özel idam cezasını oylaması, kışkırtma bakışını doğrulamaktadır.
Bu gelişmelerse İtalyan Başbakanı Giorgia Meloni’nin, “İsrail kırmızı çizgiyi aştı” diyerek bomba yüklü ABD uçaklarının havaalanlarını kullanmasına izin vermemesine, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un benzeri bir karar almasına yol açtı.
Trump’ın Avrupalı müttefiklerine “NATO’dan ayrılma” blöfü atması bu gelişmeler üzerineydi. Ama blöf tutmadı; en başta İngiltere Başbakanı Keir Starmer “O biraz zor” mealinde karşı çıktı. NATO ittifakının coğrafi avantajları olmaksızın ABD’nin Cebelitarık’ın doğusunda operasyon yapması, Çin ile bağları güçlenen Rusya’ya meydan okuması ve İsrail’e bugünkü gibi açık çek vererek destek olması çok zor.
Aslında 1 Nisan’daki Ulusa Sesleniş konuşmasında “İran’da kimsenin yapamadığını yaptım” demesi, Vaşington’daki İsrail lobisine, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’ya “Söyleyin artık bitirelim” arzuhali gibi.
Sünni-Şii Fay Hatları
Sünni-Şii çatışması ihtimaliyse, Trump’ın bitirmek istediği savaşın, Ortadoğu’daki Müslüman halkların birbirine düşmesi, İsrail’in bir taşla iki kuş vurması demek.
Bu kışkırtmaya en açık ülkeler, Mekke dolayısıyla kendisini Sünni İslam’ın lideri gören Suudi Arabistan ile Hürmüz Boğazı’nın diğer yakasında bulunan, İran’a misilleme yaparsa, Boğaz’da stratejik konumdaki Ebu Musa, Büyük Tunb ve Küçük Tunb adalarının kendisine verileceği ümidi kışkırtılan BAE’dir.
Ancak bu durumda Ortadoğu ve Güney Asya’da Şii nüfusa sahip ülkelerin ve bunların Batı ülkelerindeki bağlantılarının nasıl etkileneceği sorunu ortaya çıkıyor:
• Suudi Arabistan’ın yüzde 10-15’i tahmin edilen Şii nüfusu Irak ve Kuveyt’le sınır bölgesi olan, aynı zamanda dünyanın en büyük petrol şirketlerinden ARAMCO’nun merkezi ve bir ABD üssünün bulunduğu Dahran şehri civarında ve güneyde Yemen’deki Husilere komşu bölgelerde yaşıyor.
• Irak (ABD’ye yardımcı olan Kürdistan Bölgesel Yönetimi dışında) savaştan uzak kalmaya çalışıyor ama nüfusun yüzde 65-70’i Şii ve Kuveyt-Suudi Arabistan’la sınır oluşturan ana petrol bölgesinde yaşıyor.
Muhtemel Bölgesel ve Küresel Etkileri
• Pakistan, İran ve Irak’tan sonra Şii nüfusun en etkili olduğu ülke. Pakistan, İsrail’le ittifak içindeki Hindistan’ın desteğine sahip Afganistan’daki Taliban yönetimiyle savaş halinde.
• Bahreyn’de nüfusun yüzde 60 kadarı Şii, ama yönetim Suudi destekli Sünni.
• Bölgede Sünni-Şii çatışması şiddetlenirse Lübnan diye bir ülkenin filen kalmayacağı ve İsrail tarafından yutulacağı ihtimali var.
• İran’da (yönetime seçilme hakları bulunmayan) Sünni azınlığın durumu var. Bunlar Kürtler, Beluçlar ve bir miktar da Türkmenlerden oluşuyor; vatandaşlık hakları yönetime seçilememekle sınırlanmış durumda. İsrail’in ABD’ye İran ve Irak’taki Kürt ve Beluç silahlı güçlerini piyade olarak kullandırma planı şimdilik boşa çıktı, ama bir Sünni-Şii çatışmasını Türkiye, Mısır ve Pakistan tarafından engellenmesi zorlaşabilir.
Türkiye’nin Durumu
Türkiye’de Şiiler nüfusun yüzde 1 civarında tahmin ediliyor. Iğdır, Kars, Ardahan civarında ve iç göçlerle İstanbul’da yaşıyorlar; duygusal bağlardan kaynaklanan rahatsızlıklar olsa da iç barışa fazladan tehdit olacak bir durum yok.
İran’ın Körfez ülkelerinden karşı saldırıya uğraması halindeyse, Türkiye’nin asli dokusundaki Aleviler arasındaki bazı militan grupların ve aynı şekilde militan Sünni grupların gibi birbirlerine karşı kışkırtılması sorunu olabilir. Bundan kaçınılması için iktidara olduğu kadar muhalefete de siyasi rol düşer.
Ancak Ankara’nın asıl stratejik endişesi, İran savaşının uzamasıyla artacak Sünni-Şii çatışması ihtimalinin bölgedeki Müslüman halkların ve mezhep savaşları yoluyla hem birbirlerini hem de yaşadıkları ülkeleri yıpratarak zayıflatması ve İsrail’in bu yolla bölgedeki nüfuzunu artırması.

Hürmüz, Çin’in enerji giriş kapısıysa, Malakka bu enerjinin ekonomiye ulaşma kapısıdır. Çin’in deniz ticaretinin ve enerji akışının büyük bölümü Malakka’ya bağlıdır. (Harita: Gemini)
Hürmüz Boğazı küresel bir boğaz; genellikle küresel enerji sisteminin kalbi olarak tanımlanıyor. Doğru ama eksik: Hürmüz küresel bir geçittir fakat hayati önemi öncelikle Asya içindir, Hürmüz Asya’nın hayat hattıdır.
Bugün bu dar su yolundan geçen enerji akışının büyüklüğü tartışmasız. Günlük yaklaşık 20–21 milyon varil petrol, yani küresel tüketimin yaklaşık yüzde 20’si, bu hat üzerinden taşınmaktadır. Aynı şekilde küresel LNG (sıvılaştırılmış doğal gaz) ticaretinin yaklaşık yüzde 20’si de Hürmüz’den geçmektedir. Bugün ise bu akışın önemli ölçüde aksaması, sadece bir arz meselesi değil; küresel sistemin kırılganlığının açık bir göstergesidir.
Ama asıl çarpıcı olan bu akışın yönüdür. Normal şartlarda Hürmüz’den geçen petrol ve LNG’nin yaklaşık %83–89’u Asya’ya gitmekteydi. Yani bu boğaz küresel ekonomiyi etkiler, ama Asya ekonomileri için yaşamsal.
Asya: Bağımlılığın Coğrafyası
Asya’nın kırılganlığı yalnızca hacimle açıklanamaz; yapısaldır. Çin, Hindistan, Japonya ve Güney Kore, Hürmüz’den geçen petrolün yaklaşık yüzde 70–75’ini tüketmektedir. Aynı şekilde, Hürmüz üzerinden gelen LNG, Asya’nın toplam LNG ithalatının yaklaşık yüzde 27’sini karşılamaktadır.
Bu tablo tek bir gerçeği ortaya koyuyor: Hürmüz Asya için bir tercih değil, zorunluluktur. Bu hat kesildiğinde mesele sadece fiyat artışı değildir. Sanayi durur, üretim aksar, büyüme yavaşlar.
Avrupa: Hacim Küçük, Etki Büyük
Avrupa’nın doğrudan bağımlılığı sınırlıdır. Hürmüz’den çıkan petrolün yalnızca yaklaşık %4’ü Avrupa’ya yönelir. LNG tarafında da payı yaklaşık yüzde 7 civarındadır. Ancak Avrupa’nın kırılganlığı hacimde değil, etkidedir. Fiyat artışları, rafine ürün arzı, sigorta ve navlun maliyetleri Avrupa ekonomisini hızla baskı altına alır. Bu nedenle Avrupa askeri olarak temkinli, ekonomik olarak ise hassastır.
Amerika: Bağımsız Ama Etkisiz Değil
ABD artık Körfez petrolüne büyük ölçüde bağımlı değildir. Hürmüz üzerinden gelen petrol, ABD tüketiminin yalnızca yaklaşık %2’sini oluşturur. Bu yüzden “Hürmüz beni ilgilendirmiyor” söylemi tamamen yanlış değildir. Ama eksiktir.
Çünkü petrol yerel değil, küresel bir piyasadır. Hürmüz’deki bir kesinti fiyatlar üzerinden ABD’ye geri döner. ABD petrol almıyor olabilir. Ama fiyatı kontrol edemediği sürece etkiden kaçamaz.
Türkiye: Fiziksel Değil, Finansal Kırılganlık
Doğrudur, petrolde ve doğal gazda dışa bağımlılığımız yüzde 90’ın üzerinde, ama Körfez’e doğrudan bağımlılığımız sınırlı. Orta Doğu petrolünün payı yaklaşık %10 seviyesinde. Ancak Türkiye için asıl mesele arz değil, fiyat şokudur.
Petrol fiyatındaki her artış: enflasyonu yükseltir; cari açığı büyütür; sanayi maliyetlerini artırır.
Bu nedenle Türkiye için Hürmüz bir tedarik hattı değil, bir ekonomik hassasiyet noktasıdır.
Şah Damarını Sıkan Boğaz: Malakka
Bu noktada kritik soru ortaya çıkar: Eğer Hürmüz Asya’nın şah damarıysa, o halde bu damar nerede sıkılır? Cevap giderek netleşiyor: Malakka Boğazı. Malakka Boğazı, Hint Okyanusu ile Pasifik’i birbirine bağlayan en kritik geçitlerden biridir.Günde yaklaşık 23 milyon varil petrol bu hattan geçmektedir. Bu, Hürmüz ile karşılaştırılabilecek bir büyüklüktür.
Çin açısından tablo daha da hassastır.
Hürmüz, Çin’in enerji giriş kapısıysa, Malakka bu enerjinin ekonomiye ulaşma kapısıdır. Popüler söylemlerde geçen “%90 bağımlılık” tartışmalı olabilir. Ama tartışılmaz gerçek şudur: Çin’in deniz ticaretinin ve enerji akışının büyük bölümü Malakka’ya bağlıdır.
Bu nedenle Malakka, Çin’in stratejik zayıf noktasıdır. Pekin bu kırılganlığı azaltmak için çok boyutlu bir strateji izliyor. Kuşak ve Yol Girişimi, Pakistan’daki Gwadar limanı, Myanmar üzerinden enerji hatları, Rusya ile Arktik rota arayışı…
Yeni Jeopolitik Dönem: Güzergâhlar Savaşı
Bu girişimlerin ortak amacı nettir: tek bir boğaza bağımlı kalmamak.
Dünya artık sadece enerji kaynakları için rekabet etmiyor. Enerjinin ve ticaretin geçtiği yollar için rekabet ediyor. Hürmüz, Malakka, Bab el-Mandeb, Süveyş, Panama, Cebelitarık ve “Türk Boğazları”, İstanbul ve Çanakkale…
Bunlar artık coğrafi geçitler değil, küresel gücün kilit noktalarıdır. Son dönemde Kızıldeniz ve Süveyş hattındaki ciddi aksaklıklar, bu sistemin ne kadar kırılgan olduğunu açıkça ortaya koymuştur.
Türkiye İçin Tarihi Fırsat
Bu dönüşüm Türkiye için önemli bir fırsat sunuyor. Türkiye sadece bir geçiş ülkesi değil. Doğru stratejiyle bir güzergâh tasarımcısı olabilir.
Karadeniz, Orta Asya, Orta Doğu, Körfez, Akdeniz ve Avrupa arasındaki bağlantı hatları Türkiye’yi bu yeni oyunun merkezine taşıyabilir.
Zengezur Koridoru, Orta Koridor ve Kalkınma Yolu bu bağlamda sadece projeler değil, jeopolitik kaldıraçlardır.
Güç Artık Haritalarda
Bugün yaşananlar bize çok net bir gerçeği gösteriyor: Güç artık kaynağın olduğu yerde değil, o kaynağın geçtiği güzergâhta. Hürmüz küresel bir boğaz olabilir. Ama gerçek şudur: Asya onsuz yaşayamaz.
Eğer büyük güç rekabeti yeni bir aşamaya geçerse de oyun Hürmüz’de değil, Malakka’da oynanacaktır. Çünkü artık savaşlar petrol için değil, petrolün ve ticaretin geçtiği yollar için yapılacaktır.
Belki de bu yüzden, Donald Trump’ın Asya ve Avrupa ülkelerine yönelik şu sözleri sanıldığı kadar basit değil: “Gidin petrolünüzü kendiniz alın. Hürmüz’ü de kendiniz açık tutun.”
Haklı olmayabilir. Ama bu yeni dünyanın mantığını, çoğumuzdan daha erken okuduğu da bir gerçek.

Türk Milli Takımı’nın Kosova’yı 1-0 yenerek Dünya Kupası’na katılma hakkı kazandığı maçın tek golünü atan Kerem Aktürkoğlu ve hemen arkasında Arda Güler gol sevinci içinde. (Foto: TFF)
Türk A Milli Erkek Futbol Takımı 31 Mart akşamı Priştine’de oynanan eleme grubu maçında Kosova Milli Takımı’nı 1-0 yenerek 24 yıl sonra yeniden FIFA Dünya Kupası’na katılma hakkı kazandı. Maçın tek golünü 53’üncü dakikada Kerem Aktürkoğlu attı.
Türkiye son olarak Haziran-Temmuz 2002 tarihlerinde Japonya ve Güney Kore’de ortaklaşa düzenlenen kupaya katılmış ve dünya 3’üncüsü olmuştu.
Maçtan Önemli Dakikalar
Dün gece baştan sona dek çekişmeli ve yüksek tempoda geçen maçın önemli dakikaları şunlardı:
10. dakikada Kosova savunmasının uzaklaştırmak istediği top Hakan Çalhanoğlu’nda kaldı. Hakan’ın şutuyla defanstan dönen topu ceza sahası içi sol çaprazında alan Kenan Yıldız yakın mesafeden vurdu. Savunmanın ayak koyduğu top direğin hemen üzerinden kornere gitti.
27. dakikada ceza sahası dışı sol çaprazında topla buluşan Orkun Kökçü bekletmeden kaleyi düşündü. Bu futbolcunun sert şutunda, top az farkla direğin yanından auta çıktı.
29. dakikada hızlı gelişen Kosova atağında Asllani, ceza sahası dışı sağ çaprazından kaleyi görür görmez çok sert ve falsolu bir şut çıkardı. Uğurcan Çakır müthiş bir refleksle soluna uzandı, parmaklarının ucuyla dokunduğu top yan direğe de çarparak kornere çıktı.
Gol İkinci Yarıda Geldi
53. dakikada sol kanatta topla buluşan Kenan Yıldız ceza sahasına girip penaltı noktası üzerine pasını aktardı. Bu noktaya hareketlenen Orkun’un vuruşunda, savunmaya çarpan top kaleye yönelirken geriden gelen Kerem Aktürkoğlu dokunarak golü kaydetti: 0-1
63. dakikada Arda Güler’in pasında sol kanatta topla buluşan Kenan Yıldız ceza sahası içine girip rakibinden sıyrıldı. Kenan’ın sol çaprazdan sert şutunda, kaleci Muric uzanarak gole engel oldu.
81. dakikada Türk millî takımının savunması uzaklaştıramadığı top Muslija’da kaldı. Bu futbolcunun ceza sahası dışından düzeltip vuruşunda, meşin yuvarlak az farkla yandan auta gitti.
87. dakikada Zhegrova’nın getirdiği meşin yuvarlağa savunma müdahale ederken top ceza sahası önündeki Asllani’nin önünde kaldı. Bu futbolcunun sert şutunda, Uğurcan son anda uzanarak topu kornere yolladı.
Dünya Kupası Ne Zaman, Nerede?
Millî Takımın İtalyan teknik direktörü Vincenzo Montella galibiyetin ardından “Bu mesleği yapan herkes Dünya Kupası hayali kurar. Hayallerimize kavuştuk, mutluyuz. Oyuncularımı hiçbir şeyle değişmem, başarı onlara aittir” dedi.
Türkiye Futbol Federasyonu Başkanı İbrahim Hacıosmanoğlu da şöyle konuştu:”Tarihin en karakterli ve en yetenekli kadrosuna sahibiz. Bu çocuklar abilerinin (2002 nesli) izinden gidiyor ve bu aziz millete büyük sevinçler yaşatacaklar. Allah nasip edecek, ABD’ye gideceğiz ve oradan kupayı alıp Türkiye’ye geleceğiz. Ben buna inanıyorum.”
Dünya Kupası maçları, 48 millî takım arasında 11 Haziran-19 Temmuz tarihlerinde ABD merkezli olarak Meksika ve Kanada’da ortaklaşa oynanacak. Türkiye kupanın ilk eleme maçlarını ABD, Paraguay ve Avustralya’yla birlikte yer aldığı D Grubu’nda oynayacak.
İlk maçlarını 13 Haziran’da Kanada’nın Vancouver şehrinde Avustralya ile oynayacak millilerin ikinci maçı 20 Haziran’da ABD’nin San Francisco şehrinde Paraguay ile, 26 Haziran’da da Los Angeles’te ev sahibi ABD ile.

CHP genel merkezinde düzenlediği basın toplantısında konuşan Özel, operasyonun tam da CHP’nin 2024 seçim zaferini kazanmasının ikinci yıldönümü sabahı yapılmasına dikkat çekti. (Foto: CHP)
CHP lideri Özgür Özel, CHP’li Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Bozbey’in 31 Mart sabahı aile fertleriyle birlikte gözaltına alınmasına sert tepki gösterdi. Parti genel merkezinde düzenlediği basın toplantısında konuşan Özel, operasyonun tam da CHP’nin 2024 seçim zaferini kazanmasının ikinci yıldönümü sabahı yapılmasına dikkat çekerek şunları söyledi:
- “Mafya mısınız lan siz? 31 Mart’ın tam yıldönümünde Bursa’ya operasyon! Çünkü belediye meclisi çoğunluğunun AK Parti’de olduğu tek büyükşehir orası. Başkanı içeri atacak ve Bursa’yı geri alacak. 31 Mart günü yapıyor bunu ya… Mafya mısınız siz?”
Erken Seçimde Sandık Uzlaşısı
Bursa Cumhuriyet Başsavcılığının hakkında yolsuzluk operasyonu başlatmasını Bozbey’in AK Parti’ye katılmamasına bağlayan Özel, “Gel erken seçim yapalım. Biz hırsızsak, biz yolsuzsak, biz bu milletin güvenini kaybetmişsek kaybedelim” diye konuştu.
Hemen gidilmesi koşuluyla “genel ve yerel seçime yönelik her türlü sandık uzlaşısına açığız” diyen Özel şunları söyledi:
- “Cumhuriyet Halk Partisi’nin evinde yangın çıkıyor’ diye bakanlara şunu söyleyeyim: Komşuyuz. Bizim ev yanarsa apartman yanar. Bu ulu çınar yanarsa orman yanar. (…) O yüzden herkes nerede durduğuna, kime ne yaptığına, kimle paslaştığına, kimi tehdit ettiğine doğru karar versin.”
Bozbey’in gözaltına alınması üzerine konuşan CHP Cumhurbaşkanlığı Aday Ofisi Koordinatörü Bülent Tezcan da iktidarın “yargıyı araçsallaştırmak” suretiyle sadece CHP ve sadece muhalefeti değil, ileride iktidar içinde de olacak şekilde, siyaseti tasfiye edip rakipleri ortadan kaldırarak yönetimde kalmayı amaçladığını öne sürdü.

DEM Parti Eş Genel Başkanı Hatimoğulları: İpe un sermeyin. Yasalar Meclis’e gelsin. MHP lideri Bahçeli de aynı gün aynı mesajı verdi.
DEM Parti PKK lideri Abdullah Öcalan’la 27 Mart’ta yaptıkları görüşmede söylediklerini -belli ki üç gün süren onay çalışmaları ardından- 31 Mart’ta açıkladı. Öcalan’ın “Cumhuriyetle bir sorunlarının olmadığı”, ama “demokratik hale getirmek” için silahların bırakılması gerektiği, çünkü artık “silahlı mücadele döneminin sona erdiği” beyanları fazla yankılanmadı. Çünkü AK Parti “Önce PKK silah bıraksın” derken, PKK “Önce TBMM’den yasalar çıksın” diyor.
DEM Parti: İpe Un Sermeyin
Bir yandan ABD ve İsrail’in İran’a başlattıkları savaş var. PKK bu ortamda yasal garanti olmadan silah bırakırsa, Öcalan’ın kullanmayı pek sevdiği deyimle “Mezopotamya’da” kaldıraç etkisinin kalmayacağını hesaplıyor. O yüzden Öcalan mesajında fikirlerinin “Doğru anlaşılması için uygun yöntemlerle tüm kamuoyuna ulaşmayı” istiyor. Gazeteciler gidecek, başkan da görüşlerini arada DEM de, MİT de olmadan anlatacak.
Bu mesajın açıklandığı gün DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları TBMM’de bir Öcalan haberi daha verdi: henüz kendisi taşınmamıştı ama İmralı Cezaevi’nde Öcalan’a ayrı bir konut inşası tamamlanmıştı. Ama mesele sadece konut değil, konutun “statüsüydü” Hatimoğulları’na göre. Daha önce Öcalan’ın statüsünün “Baş müzakerecilik mi?” olmasını mı istediklerini sorduğumda “Evet” demişti. Öcalan’ın İmralı’daki konutunun adının, örneğin baş müzakereci makamı olması mı kastediliyor? Henüz belli değil.
Ancak Hatimoğulları bir şeyi gayet net söyledi: İktidar ipe un sermeyi bırakmalı, Meclis, Terörsüz Türkiye süreci için bir an önce adım atmalı ve bunu takvime bağlamalıydı.
Aynı Mesaj Bahçeli’den Geldi
DEM Parti bunu daha önce de söylemişti.
Ama DEM Parti Grup toplantısı öncesinde MHP grubuna hitap eden Devlet Bahçeli, daha bir hafta önce “Aceleye getirmeyelim” demişti; el freni olarak yorumlanmıştı.
Bir haftada artık neler değiştiyse, Bahçeli 31 Mart’ta şunu söyledi:
• “Gerekli yasal düzenlemelerin yapılması için uygun iklim oluşmuştur. Bundan sonraki hedef, amaca hizmet edecek yasaların hızlıca çıkarılmasıdır. Terörsüz Türkiye doğru zamanda atılmış doğru bir adımdır. Gelinen kritik aşamada tüm siyasi aktörler titizlikle hareket etmeli, süreci provoke edecek eylemlerden kaçınmalıdır.”
Belli olan bir şey var: MHP’nin Terörsüz Türkiye yasalarının “hızlıca çıkarılması” için verdiği mesajın adresi, DEM Partinin aynı mesajıyla, aynı adresidir. Meclis’i harekete geçirecek olan Cumhurbaşkanı Erdoğan’dır.
Bir şey daha var: Bahçeli’nin İran savaşı koşullarında önce biri, sonra diğeri anlamına gelen “peş peşe” değil, bir adım birinden, bir adım diğerinden anlamına gelen “iç içe” sürecini başlatacak ilk adımı AK Parti’nin atmasını istiyor muhtemelen. Bunun da açıklık kazanması gerekiyor.

ABD’de geçen yıl başlatılan Trump karşıtı “Krallara Hayır” koalisyonu yeniden faaliyete geçti. 50 eyaletin tamamında toplam 3000 civarında savaşa da karşı yapılan protesto eylemine 8-9 milyon kişinin katıldığı tahmin ediliyor. (Foto: Ekran Görseli)
ABD’nin İsrail’in desteğiyle İran’a saldırılarıyla başlayan savaş bir ayını dolduruyor. İranlı yetkililerin açıklamalarına göre savaşta bugüne değin 216’sı çocuk olmak üzere 2076 kişi öldürüldü. Üç milyon insanın yerlerinden edindiği söyleniyor. 750 bin İsrailli de savaştan kaçarak ülkelerini terk etmiş. İran ve Körfez ülkelerindeki maddi kayıpların boyutunu bugünden tahmin etmek mümkün değil.
Savaşta son durum
Tüm diplomatik girişimlere rağmen savaş yayılıp devam ediyor. ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’a verdiği 10 günlük süre 6 Nisan’da doluyor. Bir dediği diğerini tutmayan Trump’ın bu süre zarfında saldırılara ara verileceğine ilişkin sözü de doğru çıkmadı. Tahran’da aralarında bir üniversitenin de bulunduğu sivil hedefler bombalanmaya devam ediyor.
İsrail’in Hizbullah’ı yok etmek amacıyla Lübnan’a karşı açtığı ikinci cephe Netenyahu’nun talimatıyla daha geniş bir alana yayılacak.
Yemen’deki İran destekli Husiler, İsrail’in güneyine fırlattıkları füzelerle “Biz de buradayız” mesajı verdiler. Üçüncü cephenin açılması an meselesi. Hürmüz’den sonra bir de Babülmendep Boğazı kapanırsa, kim tutar akaryakıt fiyatlarını?
İlk günlerde,” Bu savaş bizim savaşımız değil “diyen Avrupalılar, işin ucu kendilerine değmeye başlayınca sokaklara döküldüler. Geçtiğimiz hafta sonu Hollanda, İngiltere, Avusturya, İspanya, Almanya ve Yunanistan’da savaş karşıtları düzenledikleri gösterilerle ABD ve İsrail’i kınadılar. Tel Aviv’de bugüne kadar en kalabalık hükümeti protesto mitingi yapıldı.
ABD’de geçen yıl başlatılan Trump karşıtı “Krallara Hayır” koalisyonu yeniden faaliyete geçti. Trump’ı ve savaşı destekleyenlerin oranı yüzde 35’lere düşmüş. Aklın havsalanın almadığı bu kadar olan bitenden sonra ABD’de her üç kişiden birinin hâlâ Trump’ı desteklemesi düşündürücü. Rahmetli Aziz Nesin yaşasaydı, acaba Amerikalıların kaçta kaçını zeka özürlü bulurdu?
Tarafsızlık doğru tercih
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan bu kere, Birinci Körfez Savaşı’nda Başbakan Turgut Özal’ın yaptığı gibi “Bir koyup üç almak sevdasına” kapılmadı. Gazeteci Murat Yetkin, bu sitede 7 Mart’ta yayınlanan yazısında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Rusya-Ukrayna savaşının ardından ABD-İran çatışmasında izlediği diplomasi çizgisinin giderek İkinci Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün İkinci Dünya Savaşı boyunca izlediği diplomasi çizgisine benzemeye başladığını yazmış. Yetkin’in yazısı muhtemelen bazı çevrelerin tepkisini çekmiş olabilir. Ama tarafsız bir gözle dile getirdiği görüşler yabana atılacak cinsten değil.
Türkiye bu badireyi de atlatırsa bugünkünden daha güçlü bir konuma bile gelebilir. ROKETSAN ve ROKETSAN’a parça üreten küçük çaplı imalathaneler bir süredir 3 vardiya 24 saat esasında çalışıyormuş. Ekonomistler, Türkiye’nin son yıllarda yakaladığı beklentilerin üzerindeki kalkınma hızını büyük ölçüde 2021 yılındaki güneydoğu depreminden sonra canlanan inşaat sektörüne bağlıyorlar. Savaş sona erdikten sonra, İran’daki yıkılan altyapının yeniden imarını herhalde Amerikalı, Fransız, İngiliz müteahhitler üstlenmeyecek.
Trump’ın Tehlikeli Övgüleri
Trump 27 Mart’ta Miami’deki yatırımcılar konferansında yaptığı konuşmada, bazı müttefiklerini kendilerini desteklememesinden dolayı eleştirirken Türkiye’yi ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı “Türkiye harikaydı, gerçekten harikaydı. Onlardan yapmamasını istediğimiz şeylerden uzak durdular. O harika bir lider” sözleriyle övdü.
Trump Türkiye’ye ve Erdoğan’a ilk kez övgüler yağdırmıyor. Erdoğan’ın Vaşington ziyareti sırasında, Barış Kurulu’nun açıklandığı toplantıda da benzer ifadeler kullanmıştı. Ama bu kere ilk kez Türkiye’yi yapmadığı bir iş için övüyor. Erdoğan’ın yapmak isteyip de Trump’ın yapma deyince uzak durduğu ne olabilir? Kimse çözebilmiş değil. Herkes kendine göre bir tahminde bulunuyor. Belki de hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz.
Trump’ı ne kadar ciddiye almak lazım? O da ayrı bir soru. Şimdi sadece son birkaç günde Trump’ın dile getirdiği, hepimizi hayrete düşüren ifadelerine bir bakalım.
Kadın Sunucuya Sarkıntılık
Trump Miami’deki konuşmasında salonda hazır bulunanların gözlerinin içine baka baka eziklerle takılmayı tercih ettiğini, çünkü onlarla birlikte olunca kendisini daha iyi hissettiğini, başarılarını dinleyen insanları sevdiğini söyledi. Sorulara verdiği cevaplarda “Benden duymuş olmayın, ama sırada Küba var,” dedi. Kongreyi es geçmek için kasıtlı olarak savaşı “askerî operasyon” diye nitelendirdiğini itiraf etti.
İki gün önce de canlı bağlandığı Fox Televizyonu’nun sunucusu Dana Perino’nun İran’daki sivil halkın durumuyla ilgili sorusuna verdiği cevapta soruyu pas geçerek kendisiyle yıllar önce Trump Tower’in zemin katında yedikleri öğle yemeğini hatırlattı. Perino’nun hiç değişmediğini, hatta kendisini daha da güzelleşmiş bulduğunu söyledi. Epstein dosyasındaki suçlamalardan henüz beraat etmeyen Trump, milyonların gözü önünde resmen kadına sarkıntılık etti.
ABD’nin başkanlık koltuğunda oturan karşımızdaki Trump böyle bir Trump. Yıllar sonra bir gün Trump’ın anıları yazılacak olursa, “Bir Delinin Hatıra Defteri”nden daha güzel bir başlık olamaz.

Uşak Belediye Başkanı Özkan Yalım’ın yolsuzluk suçlamalarıyla 30 Mart’ta tutuklanmasının ardından CHP’li Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Bozbey’in de 31 Mart sabahı evinden gözaltına alındığı bildirildi. Halk TV’nin haberine göre Bursa Cumhuriyet Başsavcılığının talimatıyla, Bozbey ile birlikte eşi, kızı, iki kardeşi ve özel kalem müdürü dahil 55 kişi gözaltına alındı
Bursa Cumhuriyet Başsavcılığınca yapılan açıklamada Bursa, İstanbul ve Diyarbakır’da eş zamanlı yapılan operasyonlarda gözaltına alınan 55 kişinin yanı sıra, 4 kişinin de aranmakta olduğu bildirildi. Başsavcılık, soruşturmanın rüşvet ve yolsuzluk ağı üzerinden çıkar amaçlı suç örgütü kurma iddiasıyla yürütüldüğünü bildirdi.
Bozbey bir süre önce CHP’den istifa ederek AK Parti’ye geçeceği iddialarını yalanlamıştı.
CHP ve Yargı Fırtınası
Halen aralarında İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ile Bolu Belediye Başkanı Tanju Özcan’ın yanı sıra, ilçe belediye başkanlarının da bulunduğu 18 CHP’li belediye başkanı tutuklu yargılanıyor.
İmamoğlu, 30 Mart’ta, bir yandan “çıkar amaçlı suç örgütü” davasından yargılanırken görülen “Bilirkişi” davasında siyasi amaçlı bir “mahkeme fırtınasıyla” karşı karşıya olduğunu söylemiş, burada yaptığı savunma dolayısıyla İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı hakkında bir soruşturma daha başlatmıştı.
Öte yandan CHP MYK, yolsuzluk suçlamasıyla tutuklanan ve Ankara’da Uşak belediyesi çalışanı bir genç kadınla otel odasındayken gözaltına alınması tartışmalara yol açan Uşak Belediye Başkanı Yalım’ın parti üyeliğinin askıya alınarak disipline verilmesini oy birliğiyle kabul ettiği açıklandı.







