İran’ın 4 Mart’ta Milli Savunma Bakanlığının Türk hava sahasına yönelmişken “Doğu Akdeniz’deki NATO unsurlarınca” imha edildiğini açıkladığı füzesini Türkiye’ye atmadığını söylemesi olaya yeni bir boyut kattı. Bakanlıktan sonra Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan da, ayrıntı vermeden, Türkiye’nin NATO müttefikleriyle birlikte her türlü önlemi aldığını söylemekle yetindi. CHP lideri Özgür Özel, “Hatay’a yönelen” füzeyi NATO düşürmeseydi facia yaşanabileceğini
Acaba ABD Başkanı Donald Trump’a Nobel Barış Ödülü verilseydi İran’a saldırır mıydı? Bugün bu soru artık anlamını yitirmiş görünüyor. Çünkü mesele ödül ya da uluslararası meşruiyet değil, mesele karar alma tarzı. Trump’ın siyaset anlayışı, ilkesel çerçeveden ziyade anlık güç projeksiyonuna ve kişisel siyasi hesaplara dayanıyor. Böyle bir liderlik tarzında sembolik bir “barış” unvanının caydırıcı olması
İran’da yaşananlar artık yalnızca “lider nasıl öldürüldü?” sorusunun ötesine geçti. İran örneğinde Dini lider Ali Hamaney’in öldürülmesi, sıradan bir lider kaybı değil; sistemin omurgasına yönelik eşzamanlı ve çok boyutlu bir darbe. Hamaney’in öldürülmesi tek başına da tarihsel bir kırılma olurdu. Ancak tablo bununla sınırlı değil. Aralarında İran Genelkurmay Başkanı Abdurrahim Musavi, Savunma Bakanı Aziz Nasırzade,
İran Dini Lideri Ali Hamaney’in 28 Şubat’ta İsrail ve ABD güçlerince başlatılan saldırıda öldürüldüğü İran Devlet Televizyonunca doğrulandı. Hamaney’in 28 Şubat sabahı, Türkiye saatiyle 06.00, İran saatiyle 09.30’da başlatılan ilk hava akınında, Tahran Üniversitesi yakınlarında, Pasteur Caddesindeki “Beyt-i Rehbâri-Rehberlik Evi” yerleşkesindeki makamının bombalanmasında öldürüldüğü açıklandı. İsrail’in “Aslan Kükremesi”, ABD’nin de “Destansı Öfke” adını taktığı ABD-İsrail
Dünyanın gözü ABD-İran-İsrail gerilimindeyken bölgede bir çatışma daha patladı. Pakistan, Afganistan’daki Taliban yönetimine karşı 27 Şubat’ta “açık savaş” ilan etti. Savunma Bakanı Khawaja Asif, X’te yaptığı paylaşımda “Sabır taşımız taştı. Artık aramızda açık savaş var” dedi. Pakistan jetleri sabah 01:50’de Kabil, Kandahar ve Paktia’yı bombaladı. Pakistan, “Ghazab Lil Haq- Hakk’ın Gazabı” adını verdiği” operasyonla Taliban
ABD’nin İran’a baskı ve tehdidinin en büyük nedeni olan nükleer silah konusu, Almanya Başbakanı Friedrich Merz’in Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile gizli nükleer görüşmelerini açıklamasıyla yeni bir tehlike düzeyine ulaştı. ABD Başkanı Donald Trump’ın kurallar temelli dünya düzenini yerle bir etmesinden en fazla nasibini alanların başında silahların kontrolü ve silahsızlanma geliyor. Bir zamanların moda terimi
ABD-İran krizinde de jeopolitik analiz çoğu zaman mevcut güç dengelerinin soğuk hesabına dayanıyor. Uçaksavar, radar sistemleri, füze menzilleri, yaptırım paketleri, uçak gemileri… Ancak bazen bilinçli biçimde gerçeklikten bir adım uzaklaşıp “olursa ne olur?” sorusunu sormak daha yararlı olabilir. Çünkü alternatif senaryolar, tıkanmış denklemlerde yeni çıkış yolları gösterebilir. Hatırlayalım: Çin arabuluculuğunda İran ile Suudi Arabistan arasında
Dün, 13 Ocak’ta, TBMM standartlarına göre bile alışılmadık bir gelişme oldu. MHP lideri Devlet Bahçeli, olayların devam ettiği ve öldürülen göstericilerin arttığı İran’daki Azeri Türk (*) toplumuna Meclis kürsüsünden şifreli bir çağrıda bulundu. Bahçeli’nin konuşmasının ana fikri aslında ABD ve İsrail’in bölgemizdeki Siyonist ve emperyalist niyetleriydi. Örneğin, kendi başlattığı terörsüz Türkiye sürecinin Suriye ayağında, SDG’nin
İran’da güvenlik güçlerinin göstericilere ateş açması, can kayıplarının gayrı resmi bilgilere göre 500’ü aşması ve ülkenin adeta dijital bir karanlığa gömülmesi, artık sadece bir iç düzen sorunu değil. Bu tablo, bölgesel güç dengelerini sarsabilecek bir jeopolitik kırılma anına işaret ediyor. ABD Başkanı Donald Trump, İran’ın kendisine “uzlaşma mesajları” göndermesinin “güçlü askeri seçenekleri” masadan kaldırmadığını söyledi.









